Sultanım

Ana sayfa » Sultanım

Sultanım

Sultanım (Beylerbeyi Bayburdî Hz.),
Ben 10 veya 11 yaşımdayken çok istediğim için hafızlık ve diğer ilimleri tamamlamak üzere Rize Diyanet Kursu’na başladım. Orada ibtida derslerimi tamamladıktan sonra İstanbul’da bir cemaatin Kur’an kursuna gitmeye karar verdim ve kursa başladım.

Bunun için gece gündüz durmadan ağlayarak ellerimi açıp Allah’ıma şükürler ediyordum.
Kurstan içeriye adımımı attığımda bir kaç hoca beni içeride çok iyi ağırladı ve ben onları gördüğümde onlar hakkında o kadar güzel şeyler düşündüm ki… Ama onların benim hakkımda ne kadar çirkef şeyler düşündüğünü bilemedim. Oradaki arkadaşlarla tanıştık ve kaynaştık. Onlar beni o kadar çok sevmişlerdi ki yapacakları her şeyi bana danışıp yaparlardı. Bu durumu gören çarşaflı, bütün ilimlerini bitirmiş hocalarım, arkadaşlarımın bana karşı olan sevgilerini kıskanmışlardı. Onları benden uzaklaştırabilmek için büyük bir çaba sarf ediyorlardı. Sonunda bunu başardılar.

Bir gün kursa cep radyo götürdüm diye herkese “Arkadaşlık yaptığınız terbiyesize bakın” dediler. Yanıma bir arkadaşım oturdu diye, “Aranızda aşk mı var” deyip arkadaşımla aramı açtılar. Ona küçük surelerden oluşan küçük bir kitapçık hediye ettim diye, arkadaşıma “Sana büyü yapmış” dediler. Namazımı aşkla, yavaş kılıyorum diye, zaman kazanmak için yalandan yaptığımı söylediler. Daha neler, neler… Benim kalbimdeki manevi aşkı söndürmeye çalıştılar ve başardılar. Ben onları Rabb’ime havale ediyorum. Beni namazımdan ettiler.

Sultanım, artık her şeyden vazgeçmişken evladınız Cem Bey’le tanıştık. Allah’ım! O nasıl iman, o nasıl terbiye? Kendisine verdiğiniz ahlakla bütün ailemi kendisine hayran bırakmıştı.
Bana sürekli dünya işleri hakkında değil, tasavvufi sohbet etmek isterdi. Sadece sizden bahsetmek isterdi. Sizin cemaatinizi daha önce hiç duymamıştım ve Cem Bey’in size olan sevgisini kıskanmaya başlamıştım. Bir gün beni mürşidinle tanıştır diye ısrar edince, sağ olsun beni kırmayıp sizinle tanıştırmaya karar verdi. Aslında benim niyetim sizde -hâşâ- kusur bulup Cem Bey’i sizden ayırmaktı.

Sonunda sizin mübarek beytinize ulaştık. İlk dikkatimi çeken Hacı Anne’nin ve gelininizin çok rahat bir şekilde gelip Cem Bey’in yanında oturmaları olmuştu. Biz çarşaflı olduğumuzdan 10 yaşından büyük kuzenimizden bile kendimizi sakınırdık, ona görünmezdik. Ama ben o gün bunun bir imtihan olabileceğini düşünecek durumda değildim. Çünkü zaten bir sürü ön yargım vardı maalesef. Derken siz teşrif ettiniz. O da ne? İlk defa bir mürşidin sırtında cübbe, başında sarık yoktu. Çok şaşırmıştım. Oysa diğer mürşitler hep cübbeli ve sarıklıydı. Hâşâ, Cem Bey’in kandırıldığını düşünüyordum. İçimden ne fitneler geçirdim.

Siz benim gönlümdekileri bildiğiniz hâlde, bunu yüzüme vurmayıp benim geçmişte yaşadıklarımı bildiğiniz için, tatlı bir tebessümle karşılık verdiniz. Beni bırakmayıp “Ben senin ne yaşadığını biliyorum kızım’’ diyerek bana o gün mübarek, o öpülesi, uğruna bin can feda edilebilecek elinizi uzattınız. Şükürler olsun, daha ne olduğunu düşünmeye fırsat bulamadan tutmuştum tespihinizden.

Yeni evlendiğim sıralardı henüz. Efendim -hâşâ- neden takım giyiyor deyip terbiyesizlik ederek Efendimin sohbetine gitmediğim dönemlerdi. Bir kandil gecesiydi, rüyamda eşimle Eminönü’nde gezerken bir anda bedenlerimiz yok olup bir camide var oldu. Bu cami, Sultanahmet Camii’ydi. Caminin ortasında iki tabut vardı. Birinde Efendim Hz.leri, ayak ucundaki tabutta ise Abdurrahim Efendi Hz.leri vardı. Ben normalde tabuttan çok korkarım; ama o gün hiç korkmadan Efendimin mübarek ayaklarının üzerinden kayan örtüyü örtmek için Efendim Hz.leri’ne yaklaşıp Efendimin mübarek ayaklarını öptüm. Sonra kapattım. Tam kalkmak üzereyken mübarek ayaklarını tekrar açtı, ben tekrar öpüp tekrardan kapattım, derken bu durum birkaç defa tekrarlandı ve o sırada benim vücudum kayboldu. Kendimi çok büyük ve güzel bir üzüm bağında buldum, aman Allah’ım! Sultanım yoktu. Ayaklarını örtmem için -hâşâ- bana ihtiyacı var diye düşünüp ağlamaya başladım. Bağda salkım salkım siyah üzümler vardı; babamlar da oradaydı. Ben bağıra bağıra ağlayarak ne olur beni Efendime götürün. O, üzümü çok sever diye haykırıp yalvarıyordum; ama kimse beni duymuyordu. Tam o esnada bir mübarek el omzuma değdi. Arkamı döndüğümde, aman, o nasıl bir boy, o nasıl bir endamdı Allah’ım? Bu, benim sultanımdı. Üzerinde siyah bir takım elbise vardı, sağında Yücel ağabey, solunda ise Kerem ağabey vardı. “Üzülme, kalk Sümeyra kızım. Ben geldim artık ağlama” deyince ben mutluluktan Efendimin ayaklarına sarıldım.

Uyandıktan sonra bu rüyamı Cem Bey’e anlatınca Abdurrahim Efendi’nin üzüm bağı olduğunu, Efendimin en çok sevdiği meyvenin siyah üzüm olduğunu duyunca çok şaşırdım. Efendimin büyüklüğünden ve hikmetinden sual sorulmaz. Amenna, kerametinin büyüklüğüne de akıl ermez. Cem Bey evlendiğimiz sıralarda içimdeki şüphelerimi yok etmek için beni cemaatimizden birkaç ağabeyle tanıştırdı. İlk olarak Ömer Bey’in sohbetlerini dinlemek nasip oldu. Aman ya Rabbi, o nasıl aşkla anlatılan bir sohbetti? Ağzından çıkan her Efendim kelimesi aşk kokuyordu. Hiçbirisi cübbe giymiyor, sarık sarmıyorlardı. Ama her birinde bin cübbelinin bile kaldıramayacağı aşk, muhabbet vardı. Artık şüphelenmem yersizdi; çünkü böyle bir terbiyeyi, aşkı, imanı ve sevgiyi normal bir insan ve hoca veremezdi. Bu ancak büyük bir mürşidin, evlatlarının kalbine aşkı, sevgiyi nakış nakış dokumasıydı. Keramet isteyenlere büyük bir keramet… Bu terbiyeyi her mürşit veremezdi.

Cem bey de “Onların muhabbeti, önceden tanıdığın cemaatteki hanımlardan çok farklı, onlarla tanış, göreceksin” deyince ben de kabul ettim. Ama tedirgindim. Sizin de teşrif edeceğiniz bir ramazan iftarı için ihvan kardeşlerimizden birinin evine davetliydik ve nihayetinde hanımlardan birkaç kişiyle tanıştık. Ama siz beni öyle bir imtihana tabi tuttunuz ki… Bana eski kursumu, eski hocalarımı hatırlattınız. Sonra hanımlar sizinle görüşebileceğimi söyleyince bir heyecan sarmıştı beni. Ama sizin yanınıza gelir gelmez, aman ya Rabbi, bütün hanımlar sizin mübarek ellerinizi öpmek için yalvarıyorlardı. Yine aklım karışmıştı. Mürşidin erkeği, dişisi olmaz sözünü hiç duymamıştım. Artık Efendim beni böyle imtihan etmeyin, ben size yaklaşmak isteyince kendinizden uzaklaştırıyor, uzaklaşmak isteyince boynuma bir ip takıp kendinize çekiyordunuz. Efendim, ne olur beni bırakın ya da kendinize köle yapın. Bir ömür bu kapıda hizmet edeyim diye yalvarıyordum.

Bir gün sizin aylık sohbetlerinizden birine gelmek istedim. Giderim, Efendimin sohbetini dinler, diğer hanımlarla da muhatap olmam diye düşünüyordum. Gerçekten de derneğe gittim ve en kuytu bir köşeye oturdum. Hiçbir hanımla konuşmayıp onların yüzlerine bile bakmıyordum. Bir tek sevdiğim, huyuna suyuna kurban olduğum Ayşen ablam vardı. Sonra oradaki hanımlar teker teker “Hoş geldin” deyip sanki yıllardır kardeşmişiz, canciğermişiz gibi sımsıkı sarılıp içlerine sokuyorlardı beni. Bana sahteymiş gibi geldi. Üstlerinde bir çarşaf bile yoktu. Hatta Açıklar bile vardı. Böyle iman mı olur diye düşündüm. Hâlbuki çok çarşaflı gördüm; ama içinde bir insan bile yoktu. Aralarından Seyhan Hanım yanıma yaklaştı. Benimle sohbete başlayınca fark ettim. Ona verilen ahlak daha başkaydı. Bana adımı, telefon numaramı ve kan grubumu sordu. Her şeyi anlamıştım da kan grubumu sormasına bir anlam verememiştim. Dayanamayıp kan grubumu neden sorduğunu sordum. Gelen cevap nasıl inceliklerle doluydu! Bunları yetiştiren vallahi mürşit, billahi mürşit dedim. Cevabı şuydu: “Eğer bir gün bizden birine kan lazım olursa, başkalarına ihtiyaç duymadan ihvan kardeşlerimize kanımızı son damlasına kadar verelim.” dedi. Çok etkilenmiştim.

Daha sonra siz derneği şereflendirdiniz. Sizi gördüğümde siz bana hâl hatır edip “Bundan sonra sen benim evladımsın” diyerek kalbime ilk sevginizi işlediniz ve ondan sonraki günlerimde hep siz vardınız. Her günümü ayrı hâllerle ve ayrı rüyalarla geçiriyordum.

Bir gün cumartesi aylık sohbetinize gitmek için Cem Bey evden ayrıldı. Ben de salondaki koltuğa uzandım. Zeynep’e hamile olduğum dönemlerdi. Uyuyakalmışım, rüyamda tam bir günah işlemek üzereyken sanki bir el tarafından dürtüldüm, gözlerimi açar açmaz gördüğüm manzarada bir tarafta Cem Bey, diğer tarafta siz vardınız. Cem Bey’in üzerinde beyaz bir gömlek, beyaz pantolon… Efendimin üzerinde ise uzun, beyaz bir cübbe, başında beyaz bir sarık vardı ve gözleri sürmeliydi. Ama o nasıl bir güzellik, o nasıl bir heybet, o nasıl bir celal! Sübhanallah, bir yandan Efendimi izlemek isterken, diğer yandan Sultanımın yay kaşları çatık, hiç konuşmadan bana bakıp “Sen benim evladımken bu günahı nasıl işlersin’’ diyordu. Çok korkmuştum. Kalbimin atış sesini kulaklarım duyuyordu. Kendimi teselli etmeye çalışıyor, sen rüya görüyorsun Sümeyra, diyerek gözlerimi kapatıp açtım. Gene aynı şekilde Efendim baş ucumda duruyordu. Bu bir rüya değil, Efendim resmen oradaydı. Bir çığlık atıp Efendim ben istemeden gördüm o rüyayı. Ne olur böyle bakmayın diyerek kafamı öne eğip hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Kafamı tekrar kaldırdığımda Efendim ve Cem Bey’in vücutları yok olmuştu ve ben günlerce yaşadığım bu hâlin tesiri altında kaldım.

Sultanım, ben sizinle geçirdiğim bütün günleri değil, bir ânı bin anı olarak yazsam yine bitiremem sizi anlatmayı. Bir değil bin destan olarak yazsam yine bitiremem. Sizi çok seviyorum Sultanım. Bütün bu yanlış düşüncelerime rağmen beni bırakmadığınız için çok teşekkür ederim.

By |2018-06-28T22:29:06+00:00Salı, Eylül 16, 2014|Hatıralar|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin