Tasavvuf Terimleri

Ana sayfa » Tasavvuf Terimleri
Tasavvuf Terimleri2018-07-01T00:59:27+00:00

Tasavvuf Terimleri


ARİF (ARİF-İ BİLLAH):
Bilen, vakıf, irfan ve marifet sahibi. (tas.) Allahü Teala’nın kendi zatını, sıfatlarını, isimlerini ve fiillerini müşahede ettiği kimse. Arif, kendi varlığından fani, Hakk ile bakidir. Arif, Allahü Teala’ya cehennemden kurtulmak veya cennete girmek için değil, Cenabı Hakk’ın Hak olduğu O’na ibadet eder. İbadeti ve kulluğu en tabii bir görev bilir, hiçbir karşılık beklemeden ibadet eder.

BATIN ASHABI:Görünürdeki eşya ve olayların arkasındaki hakikatleri ve sebepleri keşif yoluyla bilen ve kalp gözüyle gören evliya-i kiramdır.

BİDAT: Dinin aslında olmadığı halde, din namını sonradan çıkmış adetler. Mesela: Giyim ve kıyafetlerde toplum hayatındaki ilişkilerde, terbiye ve ahlak kurallarında ibadet hayatında, yani dinin hükmettiği her sahada, dine uygun olmayan şekiller, tarzlar, adet ve alışkanlıklardır ki, insanı sapıklığa götürür. Din alimleri tarafında din namına beğenilen ve din ile ilgili yeni icatlar ve hükümlere bidat-ı hasene (güzel bidat) ; beğenilmeyip tasvip görmeyenlere de bidat-ı seyyie (kötü bidat)tır. Rasulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki “Her bidat sapıklıktır, her sapıklık da ateştir.”

CEMİYET: Derli toplu düzenli ve huzurlu olma (Tas) Masivadan yüz çevirme ve dikkati Allahü Teala’ya yönelme noktasında toplama. İnsanın zihnen ve kalben kendisini Hakk’a vermesi.

CEZBE: Birşeyi çekmek, çekiş anlamında gelen cezbe, tasavvufta Hakk’ın kulu kendine çekmesinden meydana gelen bir haldir. Cezbe, Allah’ın kula ihsanı olduğundan, kulun elinde değildir.Allah’ın sevdiği kulu, kalbinden perdeyi kaldırıp, çalışma ve gayreti olmadan, yakin nuru ile kolayca manevi makamlara yükseltmesidir. Böyle bir cezbe, kulda istikamet ve ibadet etme arzusu doğurarak bela ve musibetlere sabretme gücü kazandırır. Kul, ruhi cezbeyle hakikatin kaynağını bulur. Allah’ın dışında her şeyi unutarak kendinden geçer. Hakk’ın kulu kendine çekmesi cezbe, bu cezbeyle kulun Allah’a yönelmesi aşktır.

DERVİŞ: Fakir ,yoksul, dilenci. (tas.) Sofi, mürid anlamına gelir.

FENA VE BEKA: Yokluk, hiçlik ve geçici olmaktır. Beka ise kalıcı ve daimi olmaktır Fena, kötü sıfatların ortadan kalkması , beka da iyi sıfatların kalmasıdır. Kötü filleri terkeden kimsenin şehevi ve nefsani arzuları fena bulmuş, ihlas ve hüsnü niyet baki kalmış olur. Dünyadan kalbi rabıtayı koparan kimsenin kalbi, dünya tutkusundan fena bulmuş demektir. Dünya tutkusu ve kötü huylar fena bulunca, doğruluk baki olur.

Fena fi’l ihvan:Tarikatta ihvan ve kardeşlik sevgisinin gönle yerleştirip, ihvanın arzu ve isteklerini kendi arzu ve isteklerinin önünde tutmak, onlarla sevgiyle kaynaşmaktır

Fena fiş-şeyh: müridin şahsi irade ve arzularını şeyhin arzusu iradesinde yok etmesi, kendi arzu ve iradesinin yerine şeyhinin arzu ve iradesini koymasıdır.

Fena fillah:Müridin kendi sıfat ve vasıflarından sıyrılıp Allahü Teala’nın sıfatlarıyla bezenmesidir. Allahü Teala’da fani olmanın ardından Allah’ta baki olma hali ortaya çıkar ve fena fillah Allah’a yaklaşmanın en ileri derecelerinden biri olup seyr-i ilallah’ın da sonudur.

FEYİZ: Kulun çaba ve gayretli olmadan kalbe taşan bilgi ve manevi haldir. Feyiz, saliki kuşatan manevi hal anlamında da kullanılır. Şeyh Efendi bu tür feyzi zikir ve sohbet sırasında müridin gönlüne verir.

GAFLET : Birşeyi hafıza zayıflığı yada dikkatsizlik sebebiyle terk etmek, ihmal etmek .(tas) Nefsin arzularına uymak, zamanı boşa geçirmek, önemli bir şeyin önemini kavrayamamak, değerli bir şeyin kıymetini takdir edememek. Kalbin Hakk’tan gafil olması ve O’nun zikrinden mahrum kalması.

GAYB: Görülmeyen, örtülü gizli (tas.) a Duyu organları ve akıl ile bilinmeyen varlıklar ve bunun bulundukları alem, manevi ve ruhani alem. b . Hakk’ın kendisinden değil, senden gizlediği şeyler.

GAYBET: Kendini kaybetme, kendinden geçme. (tas.) Hakk’tan gelen feyiz ve tecellinin çokluğu ve kuvveti sebebiyle salikin çevresinin ve bizzat kendisinin ne yaptığını fark edemeyecek şekilde kendinden habersiz olmaktır, yani kendisi ve başkalarıyla olan ilgisinin kesilmesidir. Halktan ve nefsinden kendini gaip olan Hakk ile hazır olur yani onun huzurunda bulunur. Hakk’tan gaip olan halk ve nefsi ile hazır olur.

HAL: Durum. (Tas.) İnsanın iradesini ve çabası olmadan sırfAllahü Teala’nın bir lütfu olmak üzere kalbe gelen manalar(feyiz, bereket, marifet ,his ve heyecan). Gönlü zengin, ruhu temiz, ahlakı düzgün, manevi yaşayışı güzel olan, Hakk’ın rızası ve sevgisini kazanan iyi kullara “hal sahibi” denir. Hal sahibi veli ve ermiş anlamına gelir. Haller kalıcı değil geçicidir. Haller sırf ilahi bir armağan ve bahşiş olmakla beraber bunların daha iyi, sürekli olmasında iyi amel ve ibadetlerin tesiri vardır .

HALVET: Uzlet inziva, yalnızlık, tek başına yaşamak. Masivadan ilgiyi kesip tamamen Allahü Teala’ya yönelmek ve kendini ibadete vermek.

HAVATIR: İnsanın iç aleminde duyulan ses olup, Hakk’tan ve Melekten olabileceği gibi nefis ve şeytandan da olabilir.

HAVF: Korku (Tas.) Gelecekte elde edilmesi umulan iyi bir şeyden endişe edilen, kötü bir şeyden ilere gelen korku . Kimi cehennemden ve oradaki azaptan, kimi Allah’ın gazabından, kimi de Allah’ın kendisinden korkarlar Allah’ın zatından korkmak, aşığın maşukunu üzmesinden ve rahatsız etmesinden korkması gibi bir korkudur. Ariflerin korkusu böyledir. Avam ve halk ise, cehenneme gireriz veya cennete giremeyiz diye korkarlar. Havf, Allah’ın insanları ibadete ve iyi şeylere sevk etmek için kullandığı bir kamçıdır.

HAŞYET: Korku ve kaygı. (Tas.) Kulun kalbine hissettiği acı ve üzüntü. Bu da işlemiş olduğu günahlar sebebiyle ilerde başına gelecek fena halleri düşünmesinden veya Allah’ın Celal ve heybetinden kaynaklanır. Nebilerin ve ariflerin haşyeti Allah’ın azamet ve kibriyasından meydana gelir.

HAYZ-I RİCAL: Erkeklerin hayzı. (Tas.) Salikin cezbeye kapılarak ve vecde gelerek kendinden geçmesi hali. Keramet göstermeyi, hayız gören kadınlar gibi Allah’ın huzuruna çıkamaması ,namaz kılamaması gibi görürler. Arif olan zatlar kerametleri ve harikulade halleri de eksiklik olarak değerlendirir ve bu hallere de erlerin hayzı derler. Henüz irşat makamına ulaşamadığı için kendisine uyulmayan ve örnek alınmayan salikler de hayız halinde gibi sayılırlar. İrşad makamına ulaştıkları zaman artık er olurlar.

HIRS: Tutku, öfke.(tas.) Gayeye ulaşmak için her vasıtayı meşru, ve mübah görme, hedefe ulaşmak için haram-helal dememek hak hukuk gözetmemek.

HİMMET: Bir kemal halini veya diğer birşeyi elde etmek için bütün ruhani güçleriyle birlikte kalbin Hakk’a yönelmesi. b. Ermiş kişilerin maksadı hasıl eden, iş bitiren ve dileklerini yerine getiren manevi gücü.

HİCAP: Perde, örtü. (Tas.) a. Salik ile muradı arasında giren engel, aşığı sevgiliden ayrılan perde . b . Kalbe yerleşen ve hakikatlerin orada tecelli etmesine engel olan suretler, maddenin izleri.

HUŞU: Tevazu. Hakk’ın heybetini gönlünde hissetme. İbadetlerden arzu edilen neticeyi elde edilmesi için huşu ile edası şarttır.

HUZUR: Hakkın huzurunda bulunma kendinden geçme. Halktan ve nefsinden gaip olan, Hakk ile hazır olur, onun huzurunda bulunur. Huzur- gaybet birbirinin zıddı oldukları halde aynı manada kullanılabilir.

İHLAS: Samimiyet (tas.) Tutum ve davranışlarda sadece Allahü Teala’nın rızasını gözetme, özün söze, sözün öze uyması, riyakar ve iki yüzlü olmama.

İLHAM: Doğrudan ve aracısız Allah’tan alınan bilgi demektir. İlham yoluyla gelen bilgi düşünmekle değil feyiz yoluyla gönle doğar, kalbe gelir. İlhamın kaynağı ya doğrudan Allah’tır, yada melektir. Nitekim İbni Arabi hazretleri, velilerin ilhamı, peygamberlere vahiy getiren meleğin aldığı kaynaktan aldığını belirtir.

İNAYET ERBABI: Kişiyi kayıran, koruyan ve ona destek olan lütuf ve ihsan sahibi evliya-i kiramdır.

İRFAN (marifet): Sofilerin ruhani halleri yaşayarak manevi ve ilahi hakikatleri tadarak (iç tecrübe ile ve vasıtasız olan ) elde ettikleri bilgi Bu yoldan elde edilen bilgiye marifetullah, buna sahip olan kişiye Arif-i billah denir. Sofiler marifetin kendisinden çok onun sebep, sonuç ve belirtileri hakkında açıklamalar yapmışlardır. İmam Kuşeyri’ye salik önce Hakk’ı, onun sıfat, isim ve fiillerini tanır, sonra ibadet ederek ve çile çekerek nefsini arındırır, ona yaklaşır. O zaman Hakk kendisini ona tarif eder. İşte marifet budur. Hakk’ın kendi hakkında salike verdiği bilgidir. Bu bilgiyi alan salik, artık arif veya arif-i billah (ehli marifet, ehli irfandır) tır. Salik kendisine ve çevresine yabancılaştığı ölçüde Hakk ile tanışır. Sofilere göre ulu ve yüce Allah hakkında tam anlamıyla marifet sahibi olmak imkansızdır. Bir insan O’nu tanımak için olanca gücünü harcadıktan sonra, O’nu tanımasının imkansız olduğunu anladı mı, hakiki ve en mükemmel marifete ermiş olur. Bundan dolayı Hazreti Ebu Bekir (radıyalahü anh): “Marifet, salikin onun hakkında marifet sahibi olmaktan aciz olduğunu idrak etmesidir” demiştir. Marifetin sonu hayret ve endişedir. Onu en iyi tanıyan O’nda en çok hayrete düşendir.

İSRAF: Savurganlık. (tas.) İhtiyaçtan fazla harcamak ,tutumlu olmamak. Tarikat ehli, insanın nefsi için yaptığı masrafı, çok az bile olsa israf sayar. Dost için yapılan masrafı fazla olsa da israf saymaz. Haram ve şüpheli şeylerden titizlikle kaçınmanın yanında, helal nimetleri tüketirken de tasarruf dengesini iyi muhafaza etmeli ve israftan kaçınmalıdır. Ayeti kerimede “Bir de akrabaya , yoksula, ve yolcuya hakkını ver! Gereksiz yere de saçıp savurma! Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanın arkadaşlarıdır. Şeytan ise, Rabbine karşı çok nankördür”. Buyrulmaktadır. (İSRA SURESİ:26- 27)

İSTİKAMET: Dinin emirlerine uyma yasaklarından kaçınma konusundaki devamlılık.

İSTİĞRAK: Aşk-ı ilahi ile dünyayı unutup kendinden geçmek. Sevgiliyi temaşa ederken, ilahi sevgilinin istilası sebebiyle salikin kendisinden geçmesi, maddi alemde habersiz hale gelmesidir. İstiğrak halindeki salik, suya atılarak suyun içinde batıp kaybolan taş gibidir.

İSTİMDAT: Yardım istemektir. (tas.) Tarikat ehlinin şeyhlerden veya vefat etmiş velilerin ruhlarından yardım istemeleri. Fakat tasavvufta Hazreti Peygamber şeyh efendi ve benzeri maneviyat büyüklerinden istimdat, doğrudan onların şahıslardan bir talep demek değildir. Belki onların Allah katındaki itibar ve derecelerinden yararlanmak için onları vesile kılmaktır.

KERAMET: Şeref.(tas.) Velilerden zuhur eden olağanüstü hallerdir Eğer kendisinden bu hal zuhur eden kimse ameli salih sahibi değilse, o olağanüstü hal istidraç adını alır.

Sofiler ilk devirlerden itibaren,kerametten çok istikamet üzere olmaya itina gösterilmesi üzerinde dururlar. Gerçek kerameti şeriata uymak ve sünneti yaşamak olarak görürler. Hatta Beyazıd-ı Bestami Hazretlerine atfedilen şu söz, bu anlayışı seslendirmektedir: “Bir kimsenin havada bağdaş kurup oturduğunu görseniz, onun Allah’ın emir ve yasaklarına riayet, sünnete uyma konusundaki hassasiyetini görmedikçe sözüne itibar etmeyiniz.” Keramet maddi (ilmi) ve manevi (kevni) olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Halkın arzuladığı ve dilinden düşürmediği hissi yani maddi keramettir. Gönülden geçeni bilmek, su üzerinde yürümek havada uçmak gibi hususlar hissi keramet cümlesindendir. Manevi veya ilmi kerametleri avam değerlendirmediği için fazla iltifat görmemiştir. Mesela; güzel huylu olmak, kötüleri terk etmek, ibadetleri zamanında yerine getirmek, insanlara hizmet, insanların kusurları ile değil, dertleriyle ilgilenmek gibi hususlar manevi keramettir.

KEŞİF: Perdenin açılmasıyla gizli olanın ortaya çıkması demektir. Beden ve his perdesinin kalkması, ruh aleminin seyredilmesidir. Maddi duygular aleminin tesir ve kiri, kalbin gayb alemini görmesine engel ve bir perde olmuştur. Riyazet ve mücahede bu perdeyi ortadan kaldırınca, gayb alemi görülmeye başlar ki, buna keşif denir.

Keşif, sofinin akıl ve duygu organlarıyla elde edemediği gayb ve uhuliyyet alemine dair gizli bilgileri sağlar.

KULLUK (UBUDİYYET): (a) Ahde vefa, şeriat sınırlarını muhafaza, elde olana razı olmak, yitirilene sabretmek. (b) Her hususta zorunlu olarak Hakk’a başvurmak.

İbadetten daha yücedir. Önce ibadet sonra kulluk, bunları takip eden de ubudiyet (halis kulluk). İbadet müminlerin avamı içindir. Kulluk havas içindir. Ubudet, havasın havası içindir. İbadet, ilme’l yakin sahibinin mertebesi olup, nefsine boyun eğmeyen ve mücahede yapanlara mahsustur.Ubudiyet, ayne’l-yakin sahibinin mertebesi olup, kalbi ile ALLAHA İtiraz etmeyen ve çok sıkıntı çekenlere mahsustur. Ubudet, hakka’l-yakin sahibinin mertebesi olup ruhu ile Allahü Teala’ya hiç asi olmayan müşahade ehlinin özelliğidir.

LETAİF:Cisimle alakası olmayan, gözle görülmeyendir.

MAĞLUBİYYET:Saliki tesiri ve hakimiyeti altına alan bir hal olup, salik bu hal içinde bulunduğu sürece sebebi düşünemez, edebe riayet edemez, kaşılaştığı şeyleri birbirinden ayırt edemez, bazen caiz olmayan şeyleri yapar. Bu halde olan salik, muradına ulaşmak için şiddetli bir arzu duyar, öyle ki maksadına erdireceğini sansa, denize dalma veya ateşe girme hususunda bile hiç tereddüt etmez.

MARİFET: Bilgi, tecrübi ve ameli bilgi, tanımak, aşinalık. (tas.) Sofilerin ruhani halleri yaşayarak, manevi ve ilahi hakikatleri tadarak (iç tecrübe ile vasıtasız olarak) elde edilen bilgi.

Marifet iki nevidir :

(1) Taarruf: Allahü Teala’nın kullarına kendisini bizzat tanıtır.

(2) Ta’rif: Allahü Teala kullarına kudretinin eserlerini dış dünyada ve iç dünyada maddi ve manevi alemlerde gösterir. Sonra onlarda bir lütuf (latife, akıl) meydana getirir. Bu lütuf sayesinde eşya, kendisinin bir yaratıcısı bulunduğunu insanlara gösterir. Avamdan olan müminlerin marifeti budur. Taarruf ise havasın marifetidir. Kısacası taarruf, Allahü Teala’yı doğrudan, ta’rif ise delil ile tanımaktır.

MEDED: İmdat, yardım. (tas.) Allah’dan istediği zaman istimdat; ermişlerinin ruhlarından yardım istemeye de medet denir.

MEKR: Oyun, kandırma,hile. (tas.) Allahü Teala’nın emirlerini dinlemeyen bir kuluna nimet üzerine nimet vermesi, edepsizliğine rağmen durumunu olduğu gibi bırakması ve olağan üstü hususları başarmayı ona nasip etmesi. Bu anlamda mekr, istidraçtır. Bu yüzden sofiler kendilerine zuhur eden kerametlerin mekr-i ilahi olmasından endişe ederler. Maşukun aşıkını, bazen iltifat ederek, bazen ona muhalefet ederek kandırması.

MUHABBET: a. Hayır olarak görünen şeyi istemektir. b. Sevdiğini sahip olduğu her şeye tercih etmektir. c. Görünen ve görünmeyen her yerde sevgiliye uymaktır. d. Kalpte sevgiliden başka hiçbir şeyin kalmamasıdır.

MUHAKKIK: Sofi, keşif ve ilhamla manevi ve ilahi hakikatı bulur. Allahü Teala’nın sıfatlarının hakikatini bilir. Bunları kendi hakikatleri ve vasıfları haline getiren kimse.

MURAKABE: Kulun, “Allahü Teala, bütün hal ve hareketlerime vakıftır.” Şeklinde bir şuur ve idrak içinde olması. Bu şekilde kalbini zikri ilahiden alıkoyacak kötü düşüncelerden arıtmasıdır. Kul kendi yönünden murakabede, her nefes alış verişte, her fiil ve davranışında kalbini denetliyerek Allah’ın rızasını kazanmaya ve gönlünü nazargah-ı ilahi haline getirmeye çalışır. Bu yüzden murakabesini Hakk’a yöneltir. Allahü Teala yönünden murakabede ise kul, her düşünce, her hareket, her söz ve davranışının sırasında Hakk’ın gözetiminde olduğunu hissetmekte ve onun denetiminden asla uzakta kalamayacağını kavramış bulunmaktadır. Kalbin murakabe ve kontrol altına alınması, onun olumsuz düşüncelerle olan alakasını ve kötülüklerle olan bağlantısını keser.

MÜCAHEDE: İnsanın nefsinin arzularına, kötü isteklerine ve şeytanın askerine karşı direnip savaşmasıdır. Bu savaşın silahı ibadetler, zikir, tesbih ve duadır.

MÜRİD: Arzu eden. (tas.) Kendisi için Hakk’ın irade ettiğinden başka bir irade etmeyen Hakk’ın iradesi önünde ve karşısında kendi iradesini hiçe sayan.

MÜRŞİD: Rehber, yol gösteren. (tas) a. Doğru yolu gösteren, dalaletten önce hak yola ileten. b. Şeyh

MÜŞAHEDE: Görme, perdenin açılması, setretme. (tas) Hakk’ın kalpte hazır oluşu, kendini kaybederek Hakk’ı bulmak.

NAZAR: Bakmak, bakış. (tas.) Mürşidin müridlere ve süluk ehline bakışı ki, bu bakış ruhlarına tesir ederek onlara yeni bir şekil verir, gönlüne feyiz doldurur, ruhlarını olgunlaştırır. Bu nazarın eğitimci ve yetiştirici bir özelliği olduğu için “veliler müridlerini kaplumbağanın yavrularını yetiştirmeleri gibi nazarla yetiştirirler” denilmiştir.

NAZAR ERBABI: Bakışlarıyla ruhlara tesir edip gönlü feyiz dolduran ve ruhları olgunlaştıran evliya-i kiramdır.

NEFİS: Can, benlik. (tas.) Kulun kötü huyları ve çirkin vasıfları, kötü his ve huyların mahali olan latife.

RİYAZET: Terbiye etme, boyun eğdirme. (tas) a. Nefsin arzularını kırmak maksadıyla bedeni zor ve çetin işlere koşmak, diğer taraftan sürekli olarak zihni ve düşünceyi Masivadan uzaklaştırıp, Allahü Teala üzerine yoğunlaştırmak b. Salikin canının istediği şeyi yapmaması, nefsi ile zıtlaşması, nefsin arzuladığı şeyi yapmaması, arzu etmediği şeyi yapması, kısaca nefsi ile cenk etmesidir. Bu sayede salik nefsine hakim olur, aşağı arzularını dizginler, kendisini disiplin altına sokar. “Nefis köpektir,onun avladığı şeyin mübah olması için riyazetle eğitilmesi şarttır.”

SALİK: Yolcu, (tas) Allahü Teala’ya ulaşmak azmi ile tasavvuf yolunu tutan, bu yolun gerektirdiği hususları maddi ihtiyaçlardan öne tutan kimse.

SEKR-SAHV: Sekr, manevi sarhoşluk ve kendinden geçme hali; sahv ayık ve aklı başında olma halidir. (tas) Sekr kuvvetli bir tecelliyle kulun kendinden geçip ruhi zevklere dalmasıdır. Sekr, salikin Cemal tecellisini müşahede etme sırasında meydana gelir. Sekr halindeki salik, bazen şer’i hükümlere aykırı sözler sarfedebilir.

SEYR-İ SÜLÜK: Hakk’a ermek için mürşidinin öncülüğünde ve denetiminde çıkılan manevi ve ruhi yolculuk. Seyr-i sülükun gayesi, salikin kişisel arzu ve isteklerini yok edip tam anlamıyla kendisini ilahi iradenin hakimiyeti altına sokması, bu suretle diğer insanlara rehberlik yapmasına imkan veren kamil insan mertebesine yükseltmesidir. Bir müridin seyr-i sülükunu tamamlaması bu ehliyeti kazanma anlamına gelir. Seyr-i süluk, bizzat insanın kalbinin, ruhunun, nefsinin ve diğer manevi cevherlerinin eğitiminden ibarettir. Bu iş kalpte başlar, hayatının her yanını içine alır. Bu eğitimden maksat kulun kendini ve rabbini tanımasıdır.

SEYR-İ İLALLAH: Hakk’a doğru yürümek. (tas) Latifelerin kendi mahallerinden arşın üstündeki Zılal dairesine kadar olan manen yürüyüş.

SIDK: Doğruluk, verilen hükmün olguya uygun bulunması. (tas) a. Perişan olmak sözkonusu olan yerlerde bilhak olanı söylemek. b. Yalandan başka bir şeyin insanı kurtaramayacağı hallerde dahi doğruluktan ayrılmamak. c. Kişinin iktidarından şüphe, halinde leke ve davranışlarında kusur olmaması. d. Özün söze uyması.

SÜLÜK: Tasavvuf ve tarikata girmek, hakka giden yolu tutmak.

ŞARAP: İçilen şey, içki. (tas) Şarap, aşkı, muhabbeti, şevki ve vecdi temsil eder. Şarap gibi aş da insanı kendinden geçirir, aklını, mantığını ve şuurunu kullanmasına engel olur. Aşıkla ayyaşın dış görünüşleri bir çok yönden birbirine benzer.

TAHKİK ERBABI: Şeriat, tarikat, marifet ve hakikat sıralamasında son mertebeyi teşkil eden hakikat derecesine ulaşan ilahi hakikati kendi haline getiren, Hakk’ın hakikati ile hakikatlenen, en mükemmel ve en yüksek seviyede manevi ve ruhani bir tecrübeye sahip olan.

TECELLİ: Hakk’a yönelen kalplere teveccüh eden Allah’ın nurlarının içte parlaması, zuhur etmesi. Tecellinin nasıl meydana geldiğini Allah’tan başka kimse bilmez.

TEVECCÜH:Yöneliş demektir. Genelde Hakk’a yöneliş ve kalbi alaka için kullanılır. Müridin mürşidine bağlanıp yönelmesi anlamında kullanıldığı gibi, mürşidin müridini karşısına alıp ona nazar etmesi anlamında da kullanılır. Mürşidin nazarıyla müridini etkileyip onu bir bakıma ruhi yükselişe hazırlaması, güneşe tutulan büyüteçlerin yoğunlaştırdığı güneş ışınlarının, temas ettiği maddeleri yakmasına benzer. Teveccühün müridden mürşide doğru olanı “rabıta-i muhabbet” denilen şeklidir. Mürid mürşidinin, ruhaniyetine muhabbet yoluyla teveccüh edince, mürşidin ruhaniyeti onun iç aleminde feyiz tesiri gösterir. Bu feyiz ile, beşeri zaaf ve sıfatları gideren mürid, yavaş yavaş şeyhinin boyasına boyanır. Bu sevgi sonucu meydana gelen kalbi beraberlik, şahsiyetin transferi ve aynileşmeyi doğurur.

TEVEKKÜL: Güvenme. (tas) Allahü Teala’nın katında olana güvenip, halkın elinde ve avucunda olan şeye göz dikmemek.

TEVESSÜL: Derece, yakınlık, başkasına yaklaşmak için vasıta kılınan şeydir. (tas) Allahü Teala’ya yaklaşmak, huzurunda manevi itibar ve derece bulmak yahut bir faydanın elde edilip zararın defedilmesiyle ihtiyacını gidermek için Salih bir amel veya zatla Cenabı Hakk’a yakınlık sağlamaktır.

VECD: Genellikle hüznü gerektiren keder. Aşk ve iştiyak sarhoşluğu içinde kendinden geçmek, yüksek heyecan anlamına vecd, Hakk’tan gelen tecellilerle gerçekleşir.

Vecd, Hakk’ın binbir tecellisini müşahede edebilen kimsenin muhabbet sonucu, içinin ferahlaması ve o halin verdiği zevk ile kendinden geçmesidir. Hakiki vecd, aşırı derecedeki Allah sevgisinden, irade sağlamlığından ve Allah aşkından meydana gelir.

VELİ-VELAYET: Veli, Allahü Teala’nın gözettiği, koruduğu ve bir an bile nefsiyle baş başa bırakmadığı kimsedir.

Velayet ise, velinin sıfatıdır. İki türlü velayet vardır: Velayet-i amme, velayet-i hassa.

Velayet-i amme; Şeriatın farz ve vacip derecesindeki emirlerini eda etmek için çabalama ve gayret gösterme haline denir. Bunu yapmak her mükellef mümin için zaruri bir görevdir. Bu yüzden bu gayret içindeki bütün müminler bunun kapsamına girer.
Velayet-i hassa; Farz ve vacip amellerde ileri gitmekle birlikte, Kur’an’ın zikir ve tefekkür konusundaki emirlerine sarılarak, ayakta, oturarak ve yanları üzere yattıklarında bile zikir ve fikir uyanıklığına ermiş, murakabeden gafil olmayan, bütün ibadetlerinde “ihsan” denilen Allahü Teala’yı görüyormuşçasına kulluk şuuruna ulaşmış kişilerin halidir.
Üç kısma ayrılır:
Velayet-i Suğra (velayeti evliya): Bu mertebede velinin sıfatı, Allah’ın sıfatlarında fani ve sıfatullah ile kaim olmaktır. Veli bu mertebede “seyr-i fillah” ile süluk eder.
Velayet-i Kübra (velayeti enbiya): Bu mertebede salik, “bekabillah”ı bulup, mükemmelliğe erişir. Bu mertebede bulunan veli “seyr-i maallah”da sonuca ulaşıp, bu mertebeden daha yukarı çıkamaz.
Velayet-i Ulya: Meleklerin taayyun ilkeleri. Velayet-i Kübrada zahir isminde, Velayet-i Ulyada batın isminde seyr vaki olur.

VESVESE:Kuruntu. (tas) Şeytanın kötü bir işin yapılması, iyi bir işin terk edilmesi veya geciktirilmesi veya eksik yapılması için insanı kışkırtması, aklını çelmesi, nefsin aşağı arzularına uymaya teşvik etmesidir. İnsanın içine dört türlü his ve düşünce doğar. Allah’tan olana Hatır-ı Hakk, melekten olana ilham, nefisten olana hadis-i nefs-hevacis, şeytandan olana vesvese denir. Vesveseyi ilhamdan ayırt etmenin ve bu ikisini birbirine karıştırmamanın yolu helal lokmadır.

VİRD: Muayyen zamanlarda, muayyen miktarda, muayyen duaların zikir olmak üzere muayyen biçimde ve muntazaman bir şekilde okunmasıdır.

VUKUF: Durmak, bilmek. (tas) Salikin ısrarla, dikkat ve özenle belli hususlar üzerinde durması, onları kavramaya çabalaması.
Vukuf-i zamani: Zamanın değerini bilmek
Vukuf-i adedi: Zikir sayısına dikkat etmek
Vukuf-i kalbi: Zikir sırasında kalbin Allah’a yönelmesi, geçmişin muhasebesini yapmaktır.

VUSLAT: Erişmek. (tas) En güzel surette yaratılan insan, en aşağı aleme atılmıştır. Bu bir ayrılıktır. Bundan geri dönenler tekrar ona ermişlerdir. Tıpkı denizden ayrılan suyun ona dönüşü gibi.

YAKAZA: Kalbe gelen ilahi nurların tecellisi sebebiyle gaflet uykusundan uyanma, insanın kendine gelmesi.

YAKİN: Şüphe ve tereddüde meydan bırakmayan doğru bilgidir. Delillerle değil, iman gücüyle apaçık görmektir. Bir şeyin hakikatı konusunda kalben bilmektir. Yakin sahipleri katında bela nimet, rahatlık musibettir.

ZAHİD: Kendini bütünüyle ahirete ve Hakk’a veren, mala, mülke, makama ve şöhrete değer vermeyen, dünya ile ahret arasında tercih yapmak gerektiğinde ağırlığını daima ahiretten yana koyan.

kaynak: Risale-i Halidiyye Tecümesi – Muhammed Halid Ziyaüddin(k.s.)