Elimi Eline Emanet Etmek (İlk Randevu)

Ana sayfa » Elimi Eline Emanet Etmek (İlk Randevu)

Elimi Eline Emanet Etmek (İlk Randevu)

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

Makam-ı Mahmûd sahibi Muhammed Mustafa’ya sonsuz salat ve selam ile.

Yüce Nakşibendi Büyüklerinin muhabbetleri ve Ahir Zaman Müceddidi Efendim (Beylerbeyi Bayburdi) Hazretleri’nin himmetleriyle…

Onunla yaşanan birçok güzellikten, zahirî milâdım ve doğum günüm dediğim 12/12/09 tarihine gelene kadar yaşadıklarımı haddim olmayarak ve hatta pek mahcup ve pek gâfil vaziyette; fakat “emir demiri keser” diyerek o güzel gözlerinize, kulaklarınıza ve gönüllerinize arz ediyorum.

Üniversite 2. sınıftayken bir kıza sırılsıklam âşıktım ya da o zamanlar aşkın o olduğunu düşünmüştüm. Birlikte ders çalışırdık. Kadıköy’de Rusça kursuna giderdi hafta sonları, ben de öğlen vakitleri onu kursunun önünde bekler, onunla haberleşir, birlikte yemek yer, gezer ve muhabbet ederdik. Beni diğer kızlardan kıskanır, derste sürekli yanımda otururdu. Onunla sürekli mesajlaşır ve İnternet’ten görüşürdük. Onu kamera karşısında uykuya dalarken görüp de onun bilgisayarının ışığı sönene kadar onu sessizce izlediğim ve uyandırmaya dahi kıyamadığım nice geceler olmuştu.

Saçlarını elleriyle düzeltirken sıraya düşen ve gizlice topladığım saç telleri, fotoğraflarından oluşturduğum videolar, onun adına ve özellikle gamzesine yazdığım şiirler ve daha nicesi… O da fark etmişti ona olan hislerimi, ona gösterdiğim ilgi hoşuna gidiyordu, gamze ile ilgili şarkılar bulup bana gönderiyordu. Fakültede bir gün kendimi o kadar hazırlamıştım ki artık vakti gelmişti; ona onu ne kadar çok sevdiğimi, onun gözlerinin içine baka baka söyleyecektim. Zira görünürde sadece arkadaştık, belki de dost, eli bir kez olsun ellerime değmemişti. Eşim olmasını diliyordum.  Dem bu demdir deyip mola verdiğimiz sırada bir ilkbahar günü yanına gittim. Seslendim ona ismiyle ve yutkundum. İri, siyah gözlerini açtı, ben 6 yaşıma kadar kekemeydim, sonradan açılmışım; ama heyecanlandığımda dilim damağım kesilir, konuşamam; konuşursam da kekelerim…

Daha önce hiç kimsenin yüzüne “seni seviyorum” dememiştim. Ama sana diyorum dedim. Seni seviyorum, arkadaştan farklı olarak… Biraz şaşırmış bir çehreyle “Benim zaten bir erkek arkadaşım var, hem ben lüks ihtiyaçları olan biriyim, sen bunları karşılayamazsın.” dedi. Yıkılmıştım. Başımdan aşağı kaynar sular inmişti. Onurlu olmasam orada ağlardım. Ama ben her gece ağlıyordum, hiç kimse görmüyordu. Allah’ıma dua ediyordum “ya Rab! Ya canımı al ya da bu sevgiyi kalbimden sök” diye.

Bana dediklerinden sonra ona “Artık senin ne sesini duymak ne de yüzünü görmek istiyorum” demiştim. Artık uzak duruyordum, onu nerede görsem ona yüzümü asıyor ve onun bulunduğu ortamdan ayrılıyordum. Onun da uzaktan hep üzgün bir hâli vardı, benim olduğum yere gelemiyordu. Bir gün telefonuma bir mesaj geldi: “O, seninle yalnız gönül eğlendirdi. Onun sahibi benim, sen arabamın peşinde koşan bir köpektin ve hep köpek olarak kalacaksın.” diye. Anladım ki erkek arkadaşına benden intikam almak için ona yaptığım videoları, yazdığım şiirleri göstermiş. Ben hayvanları nasıl kesiyorlar diyen bir adam iken bir insan neden katil olur, nasıl katil oluru anlamıştım o vakit. Resmen şerefimle oynanıyordu; ama tuttum kendimi…

Bu dönemde TV’de  Tahir Büyükkörükçü Hoca’yı tanımıştım. Hocanın vaazlarını İnternet’ten de takip ediyordum. Hiç unutmuyorum. Merhum, bir sohbetinde şöyle demişti: “Ah! O Yûnus Emre gibi derviş olsam, bütün ilmimi ve her şeyimi vermeye razıyım.” Çok tuhafıma gitmişti, sen ki Arapça ve Farsçayı aşmış, Kur’ân’ı kıymetli medrese alimlerinden öğrenmiş alim bir insansın ve bir derviş olmak için hepsini feda etme niyetindesin! dedim.

Küçüklüğümden beri evimizde tasavvufi kitaplar mevcuttur. Onları okurdum; ama anlamazdım pek bir şey. O dönemde bu konuları iyice araştırmaya başladım. Nazım Kıbrısî Hazretleri’nin videosunu görmüştüm. N. Kıbrısî’yi ertesi gece rüyamda kapkaranlık bir ortamda bana bakarken gördüm, ona muhabbetim biraz daha arttı. Ahir zamandan, Hz. Mehdi (a.s.)’den bahsediyordu. Ben de aşk (!) acısı çekiyordum, boşluktaydım daha bir yoğunlaştım. Her gece yatmadan önce seccadenin üzerinde şu duayı dilime dolamıştım “Ya Rabbi, gireceğim yere dürüstlükle girmemi, çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla. Bana katından Hak bir koruyucu gönder. Hak geldi, Batıl zayi oldu, zaten batıl yok olmaya mahkûmdur. Beni Hz. Mehdi’nin yanında, omuz omuza davan için savaşanlardan eyle.”

Bir akşam vakti, Paşabahçe Merkez Camii’nde liseden arkadaşım, ihvanımız Faik Cem Bey ile karşılaştım. Cem Bey’in o akşam namaz çıkışı bana Efendimi anlatış tarzı, üslubu çok şaşırtıcı gelmişti. İçimden bu çocuk “ne kadar değişmiş” demiştim. Cem Bey bana mürşitten, evliyalardan, sohbetten bahsetmişti. O anlatırken tüylerim diken diken oluyor, gözlerim kızarıyordu. “Bir gün gelirsin müsait olunca” dedi. O geceden birkaç gün sonra bir rüya gördüm. Aynen aktarıyorum:

“Rüyamda kocaman, dev gibi canavarlardan kaçıyorum. Beni yakalayıp öldürmek niyetindeler. Trene biniyorum, eski püskü binaların arasına saklanıyorum, sürekli bir kaçış hâlindeyim ve bir evin bodrum katına saklanma niyetiyle demir merdivenlerden iniyorum. O vakit bir bakıyorum arkamda bir tanesi beni bulmuş. Tam beni öldürecek diye beklerken, yanımda 10 yaşlarında, nur yüzlü bir erkek çocuğu beliriyor. Çocuğun iki omzundan tutup sen Mehdi’sin, beni bundan kurtar diyorum. Evet, “Öyleyim” diyor. Bir dua okuyor ve canavarın kellesi kopuyor. Sonra merdivenlerden bir üst kata çıkıyoruz. Çocuk karşımda oturuyor, çocuğa elimi uzatıyorum. Sen Mehdisin, seni ilk ben buldum. Sana biat edeceğim, bana şimdi adını söyle diyorum. Çocuk tebessüm ederek “ismim Ahmediyye” diyor. O zamanlar Arapça kursuna gidiyordum ve Arapçada dişilik “te”si dedikleri bir yapı var. Mesela nur, erildir, nûriye dişildir. Çocuk “Ahmediyye” deyince içimden şöyle düşünüyorum: Bu çocuk erkek; ama kız ismi söylüyor, buna bir anlam veremiyorum. Rüyanın devamında, kendimi epey bir yaşlı, cübbeli ve sarıklı olarak; çocuğu da büyümüş ve herkesten gizliyormuşuz şeklinde görüyorum. Ona tasavvufu anlatıyormuşuz. Biz, diyorum; çünkü rüyamda kendimi cemaatimize yani o dönem Faik Cem Bey’in anlattığı cemaate bağlı görüyorum.”

Rüyadan birkaç gün sonra Faik Cem Bey telefon etti, beni sohbete çağırdı. Derneğe geldim ve beklediğim insan upuzun beyaz sakalları olan, cübbeli, yaşlı bir amca idi. Bir ağabeyimiz “Hz. Pir teşrif etti” deyince herkes ayağa kalktı, kalbim kopacaktı sanki yerinden.

Efendim, o an tebessüm ederek girdi içeri. Öyle ki Efendimin yanağındaki gamze çarptı ilk önce gözüme. Meğer o gamze, bu gamzeymiş. Başında siyah bir takke, çenesinde siyahlı beyazlı sakalları, modern giyim tarzı ve tüm ihtişamıyla karşımdaydı. İçimden geçen ilk cümle “gayet sempatikmiş” olmuştu. Efendim, o gün sohbette içimden hangi soruyu geçirdiysem bir bir cevapladı. Hayretler içindeydim. Efendime olan muhabbetim öyle artmıştı ki Efendim sohbet ediyordu, ben arkalarda ağlayıp duruyordum.

By |2014-09-22T20:03:37+00:00Salı, Eylül 16, 2014|Hatıralar|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin