GAYELERİN GAYESİ

Ana sayfa » GAYELERİN GAYESİ

GAYELERİN GAYESİ

cole_inen_nur

(Çöle ve Bütün Zaman ve Mekana)

Ölçüler
LEVHALAR
Çarsı… Bir buğday yığını ve yanında bir adam… Peygamberler Peygamberi buğdayı muayene ediyor ve rutubetli olduğunu görüyorlar:
— Buğday ıslakça… Sebebi ne?
— Yağmurdan, ey Allah’ın Resulü…
— Ya niçin buğdayın nemli olduğunu ilân etmiyorsun?
Ve ilâve buyuruyorlar:
«—İnsan aldatanlar bizden değildir.»

Bir tahsilat mevzuunda, hazineye ait kısımla, kendi şahsına hediye olarak verilenleri ayırd eden memura verdikleri cevap:

«— Eğer bu işe memur edilmemiş olsaydın bu hediyeler sana gelecek miydi?»
Ve bu tarzda hediyelerin kabul edilmemesini tenbih ediyorlar.

Hayber’in yarı malını toplamaya giden şair Abdullah bin Ravâhe’ye yahudiler rüşvet veya hediye teklif etmişlerdi. Sahabî bağırdı:
— Ey Allah düşmanları; bana haram yedirmek istiyorsunuz, öyle mi?..
Peygamber amcası Abbas’ın oğlu, Allah’ın Resulünden tahsildarlık memuriyeti istedi ve cevap aldı:
«—Hayır; Muhammed’in ailesi sadaka toplayamaz! Sadaka, halkın artığıdır.»
Bir başka istekliye de şu cevap verildi:
«— Biz bu işlere talipleri tâyin etmeyiz, lâyıkları getiririz.»

ÖLÇÜ
«Bir memur kendisinin ve zevcesinin maişetini temin edecek kadar ücret alabilir. Hizmetçisi yoksa onu da tutabilir. Evi yoksa o da hesaba girebilir. Bundan ötesi haddi tecavüzdür…»

Yüksek bir aileye mensup bir kadının hırsızlık etmesi üzerine iltimasa gelenlere mukabele:
«— Başka toplulukların mahvolmalarına sebep, ölçüleri zayıflara tatbik ve kuvvetlileri müstesna tutmak olmuştur. Yemin ederim ki, kızım Fâtıma hırsızlık edecek olsa elini keserim.»
Yemen’e gönderdikleri Muaz bin Cebel Hazretlerine soruyorlar:
— Orada nasıl hüküm vereceksin?
— Allah’ın Kitabîyle…
— Kitapta yerini bulamazsan?
— Allah Resulünün sünnetiyle…
— Ya ona da rast gelmezsen?
— Bana verdiğin ilim ve ruhla içtihad ederek… Ve buyuruyorlar:
«— Allah’a şükürler olsun; Resulünün elçisini Resulünün sevdiğine erdirdi.»

İçtihad edebilecek insan olsaydı, bu kapı açıktır derdik. Kapı kıyamete kadar açık; fakat içtihad ehliyetindekiler çoktan geldi ve geçti.

ZEKÂT
İslâmın düzlüğe çıkısı devresinde zekât da müslümanlara farz oldu; ve Mutlak İnkılâbın, emirler plânında beş esası tamamlandı: İman, Namaz, Oruç, Hac, Zekât…

Zekât bahsinde, tek cümleyle, bütün bir dünya dolusu mâna devşirmeye çalışalım:
Prensipte, belli başlı ölçüler içinde her müslümanın her yıl malının kırkta birini muhtaçlar için vermesinden îbaret olan zekât, Allah’a karsı kul hesabına malın ibâdetinden ve pisliğini atmasından başka bir şey değildir ve sermaye urlasmasını, dehhâmelesmesini önleyici ve tasıntılarını cemiyete dağıtıcı öyle bir adalet ölçüsüdür ki, bütün insanlık ebediyyen buna hayran olsa ve Yirminci Asrın bütün iktisadî hastalıklarını ve hasretlerini onda tedavi ve tatmin etse yeridir. Dünyada hangi fikrî, içtimaî, iktisadî, ahlâkî dâva varsa, aradığını, arayıp da bulamadığının İslâmiyette olduğunu bilseydi mesele mi kalırdı? Yazık ki, vecd ve askın kabuk bağladığı ve ruhların donup kemiklestiği devirlerden beri, bunu asıl müslüman geçinenler bilemedi.

VAKIF
Garp âleminin, derin hayranlığını gizleyemediği büyük İslâm müessesesi… İlk vakıf. Medine’deki Peygamber Mescidinin arsasını Allah rızası için hibe etmek İsteyen, fakat hibeleri kabul olunmayan iki öksüzün temayüliyle başladı ve on dört asır içinde bütün dünyayı doldurdu. Sahabîlerden Ebu Talha huzurda:
— Ey Allah’ın Resulü, Hây kuyusu benim en değerli malım… Onu Allah yoluna vasiyet etmek istiyorum.
Allah’ın Resulü tasvip ettiler; vakfın gelirini akrabasına bırakmasını teklif buyurdular ve böylece vakfın esasları aydınlanmaya başladı.

Hazret-i Ömer de Hayber’de kendisine düşen araziyî vakfetmek istedi. Ona da:
«— İstersen asıl malı muhafaza eder ve gelirini sadaka edersin.» Emri verildi. Vakıf müessesesi, vakfedicinin şartına bağlıdır ve mü’minlerin, mal ve mülklerinden, Allah yolunda ayırdıkları ve kurdukları yardım ve gelir kaynaklandır.

SON YASAK
Son emirlerden, zekât ile ahenkli olarak son yasak da faizcilik (ribâ) oldu. ödenecek bir kıymeti, karşılıklı anlaşma içinde aynı cinsten fazlasiyle istemek ve vermek fiili… Ve bu fiilin bilhassa temerküz ettiği para alısverişinde ana akçenin üzerine binen fazlalık… Arap illerini kavuran kötülüklerden biri de bu…

Âyet meali:
«— Ey mü’minler! Ribâyı üst üste artan misillerle yemeyiniz! Allah’a itaat ediniz ki, kurtulasınız.»

Başta Peygamber amcası Abbas ve daha niceleri olmak üzere, yahudi icadı tefecilik Mekke ve Medine zenginlerini çatlatasıya şişirir, fakirlerini söndüresiye zayıflatır ve her köşede bir Yahudi tezgâhı işletirken, emir gökten bir kılıç gibi indi. Helâl olan ticaretin yanında fazlasiyle para alım satımı ve aynı cinsten mal değistirim gibi seytanî bir teselli ile helâl is, arasındaki bütün fark anlasıldı ve bu fiil en yakıcı haramlardan bilindi. Borç vermek ve yardım etmek dünyanın en güzel isi, tefecilik ise en kirli hareketi sayıldı. Garp iktisadî doktrinleri içinde, İslâmın faiz yasağına da hayranlıkla bakanlar vardır. Ribâ yasağı üzerinde, istikbalde öyle takva örnekleri çıkacaktır ki, mezhebimizin kurucusu İmam Âzam Hazretleri borçlusunun kapısında beklerken, Allah korkusundan, kapının gölgeliğinde durmayı bile bir menfaat sayacak ve sırf şahsi titizlik eseri olarak, güneş altında pişmeyi tercih edecektir. Kaide değil, takva… Faizcilik, ise inkılâp edemiyen birikmiş ve emeksiz sermayenin, durduğu ve oturduğu yerde kendisine şişme ve yutma hakkı tanımasıdır ki, zulümlerin en büyüğüdür, ve onun kastını bütün dehşetiyle İslâmiyet tespit etmiştir.

SON VAK’ALAR
Dokuzuncu Yılın Recep ayında bir gün… Allah’ın Resulü, sahabîleriyle beraber gıyabî bir cenaze namazına durdular… Bu, Habeş İmparatoru müslüman Eshame’nin cenaze namazıdır ve Necasi kırk günlük yolda, o gün vefat etmiştir. Şaban ayında Peygamberler Peygamberinin kızlarından ve Hazret-i Osman’ın ikinci zevcesi Ümmü Kelsum vefat etti. İki peygamber kızıyla izdivaç şerefini kazanmış olmasından haya madeni Osman’ın lâkabı Zinnureyn (İki nura malik) dir.

Şevval ayı… İslâmın bünyesini asla fesada sokmaksızın gizli bir kese içinde çüpütmeye çalışan münafıklık mikrobunun üretici bas örneği cezasını buldu. Münafıkların reisi Abdullah bin Übey bin Selûl öldü. Oğlu halis müslüman… Allah Resulüne yalvarıp babasını kefenlemek için O’nun gömleğini istedi verdiler. Namazını da kılmaları için yalvardı. Hazret-i Ömer’in en hararetli itirazlarına rağmen münafıkın namazını kıldılar ve daha evvel buyurdular:
— Allah bana, münafıklar için yetmiş kere istiğfar etsem de kabul olunmıyacağını bildirdi. Ne
yapayım; yetmişten fazla istiğfar edeyim ki, Allah, niyazımı dilerse kabul etsin.
Merhametin bu irtifaa yükselebildiğine dair tarihte misal hatırlayamıyoruz.
Fakat Allah’ın emri geldi:
«— Küfürle gidenlerin namazını kılma ve mezarlarına yaklaşma… Onlar, Allah Resulüne karşı küfür ve fısk içinde öldüler..»
Ebu Bekr’i Hac emîri nasbettiler ve buyurdular:
— Git hac et ve hac edeceklere rehber ol… Herkese ilân et ki, bundan böyle müşriklere hac yasaktır! Çıplak olarak da kimse Allah’ın Evini tavaf edemez!
Emirleri yerine getirildi.

TOPLAM
Cenup ucundan Sark ve Garp koltuklarına kadar bütün Arap Yarımadası müslümandır; ve ilk müslüman örneği Arap, eski ve yeni haliyle karga ve güvercin arasındaki farkı yasatmaktadır. Asıl Arap doğmuştur. Harabe ve mezbelelerin üzerinden Peygamber soluğu esmiş ve göklerden, billur kaldırımlı mâna sitelerinde nur adamların kaynaştığı insan ve cemiyet mimarisi inmiştir.

Ekber Cihad
SUAL VE CEVAP
At üstünde, bir gazadan dönüyorlar. Yanlarında sahabîleri… Yumuşak kumda, atların tırnaklarından çıkan yumuşak sesten başka hiç seda yok… Allah’ın Resulü, mukaddes basları göğüslerinde, her zaman olduğu gibi, tefekkürün en erişilmez iklimindeler.
Buyuruyorlar:

— Siz. Ekber Cihadın ne demek olduğunu biliyor musunuz?.

Sükût… Sahabîler, Ekber Cihadın ne demek olduğunu Allah’ın Resulünden öğrenecekler… Beyazın veya karanın ne olduğu da sorulsa, bilinenle onun bildiği arasında fark, aynı sükûtu gerektirecek… O bir şey gösterir ve bildirirken, o şeye ait daha evvel görüş ve bilgi mevcut değildir. Sahabîlerine bakıyorlar. Derin vecd içinde sükût…
— Ekber Cihad, simdi yapıp da döndüğümüz is veya onun daha büyüğü değildir. Ekber Cihad tek kisinin kendi öz nefsiyle cenkleşmesi ve onu yenmesidir.

İşte, düzlükte giden büyük İslâm aksiyonunun, derinliğine, sonsuz ruhundan bir kapı.. Zaten İslâmiyet, insanlığa fert fert Ekber Cihadı talim etmek ipin gaza üstüne gaza ediyor. Bu
gazalar, insanları topyekûn devşirdikten sonra onları tek tek Ekber Cihada memur kılmak için… Ekber Cihada giden yolun açılması için gaza edenler içinde ölüler, yâni Şehitler…
Bunlar ölmüşken ölmeyenlerdir. Bir de ölmemişken ölenler… Bunlar da Ekber Cihad’ın fâtihleri…

ÖLMÜŞKEN ÖLMEYENLER
Evet, bunlar, Allah yolundaki gazaların madde plânında vurulup ölenler, Şehitler… Bunların kazandığı büyük bir mâna ve azîm bir hayat var… Ölmüşken ölmeyenler, yâni şehidin en güzel örneği Uhut ‘Muharebesinde… Başta, Şehitlerin başbuğu Hazret-j Hamza… Ölmüşken ölmeyenlerin hakikatini Uhut Cengi getirdi. Allah’ın Sevgilisi, Cabir Hazretlerine bu hakikati şöyle anlattılar:
«Allah herkese hicap arkasından, perde gerisinden hitap eder. fakat senin babana, arada perde ve hicap olmaksızın hitap etti ve dedi:
— İste, ne dilersen vereyim:
O da tekrar dünyaya gönderilmesini diledi. Allah yolunda bir kere daha öldürülüp Şehitlik tadını bir kere daha tatmak için…
— Beni dünyaya reddet ki, dedi; senin için bir daha can vereyim, sana geleyim ve o sonsuz hazzı tadayım.
Allah, ezelî hikmetinde, dünyadan ayrılanların tekrar dünyaya dönmesine imkân yaratmadığını söyleyince:
— Öyle ise, dedi; hâlimden ve saadetimden dünyadakilere haber ver.
Ve Allah âyetini indirdi.»

Âyet meali:
«Allah için can verenleri öldü sanmayınız! Onlar sağdırlar ve Rablerine yakındırlar. Rızıklanırlar ve Allah’ın, fazlından verdiği şeyde saadet bulurlar. Dünyada bırakıp gittikleri mü’minlerin halleriyle de, onların Allah yolunda ölmelerini bekleyerek şevklenirler. Öyle bir hayatla sağdırlar ki, kendileri için ne korku kalmıştır, ne de hüzün.»

Demek ki, gerçek şehit dünyadakilerin hayatından başka ve üstün bir hayatla sağ… Hususiyle,
dünya hayatının buutları içine sığmaz ve dünya çerçevesinden hakikatine ulaşılmaz bir hayatla sağ… Bunlar ölmüşken ölmeyenler…
Şehit, mutlaka Allah yolunda, Allah için canını feda edendir. Mü’minler için bâzı sahsî musibet şekillerinin de Şehitliğe yükseltici bir kıymeti varsa da, esas, Allah için Allah’ın yolunda canını vermek…

ÖLMEMİŞKEN ÖLENLER
Bunlar da Velilik yolunun «— ölmeden ölünüz!» Hikmetini gerçekleştirenler.. Dünya hayatı içinde o hayatın sınırlarını yıkıp ötelere çıkanlar… Allah’ta fâni olmak sırrına erenler… Sağlılarında ölmezliğe ve sonsuzluğa yol bulanlar… Biricik gaye, bu… Bunun için yaratıldık.

Gayelerin Gayesi
ÖLMEDEN ÖLMEK
Gayeler Gayesinin Mukaddes Sancağını taşıyan Peygamberler Peygamberi, madde planındaki gazalariyle, sonsuzluk âlemine, ölmüşken ölmeyenler; ruh planındaki Ekber Cihad ile de, ölmemişken ölenleri sevk etmeye memurdurlar.

Büyük; kul çapında her büyüğün yanında küçük ve hiç kalacağı büyük kurtarıcılık iste budur. İnsanı, nefsi ve cemiyetiyle bir arada kurtarmak… Şimdi, Kurtarıcılar Kurtarıcısını biraz daha yakından görür gibiyiz. Daha fazla yaklasanlayız; yanarız! Nasıl ki, Allah, O’nun göz planındaki cemâlini bile tam izhar etseydi bakmaya takat getiremezdik. Ya iç hakikatine nazar etmek? En mahrem ve yakın görüş noktalarından Peygamber anlayışı, iste sonu olmayan bu idrâk vecdinden baslar.

Yoksa O’nu birtakım kuru tazim kelimeleri içinde, bir takım yavan hesapların ve dış görünüş sınırlarının gözlüğünden bos yere hecelemeye çalısmak değil… Vecdin metoduyla bu görüş arasındaki fark, birinin peşinen topyekûn ve ispatsız doğrulaması, öbürünün ise ispat dâvasına kuru aklı konuşturması ve satıhta kalması…
Bir garplı şairin:
«— Gerçek hayat bu görünen değil.»
Dediği hayat… Gerçek hayat… Bu hayatın her zerresiyle ilân ve ihtar ettiği ve yanında ebedî noksanlar silsilesinden ibaret kaldığı, hakikî hayat… İşte bu hayat, tam ve kâmil hayat, O’nun izlerine kavuşan ve her şeyi O’nun izlerinde götüren yoldur. O’nun ardındaki saflar, ölmemişken ölenler ordusudur; ve bu ordunun gazada verdiği ölüler de, ölmüşken ölmeyenler… Dış gaye birincide iç gaye ve büyük oluş da ikincide…

Ölmemişken ölenlerin kazandığı sonsuz âlemde ayrıca Şehitlikten gelen öyle bir mertebe var ki, basta en büyüklerin en büyüğü, bütün büyüklere Allah bu mertebeyi verdi. Evvelâ, hakikî ve ebedî hayatın rehberi ve her derecenin üstü Allah’ın Sevgilisi bizzat Şehit… Hayber’de tattığı zehirli etin yıllarca süren Sinsi tesiriyle Şehit… Ebu Bekr de aynı sebebten ve onunla beraber… Ömer, Osman, Ali ise, doğrudan doğruya vücutlarında, Allah için günes günes al kan yaralar açan hançerler ve kılıçlarla Şehit… Bunlar evvelâ sahit, sonra Şehit.. Gayelerin Gayesi yoliyle, ölmeden ölmüş olmanın nimetine, Allah’ta fâni ve baki olmanın sırrına şahit ve sonra Allah yolunda Şehit… Onun içindir ki, yaratılıs hikmetinin getirdiği bâtın yolundan büyük oluşa erenler, ayrıca Şehitliğe de can attılar.

Dâva, bilen ve bilmeyen, anlayan ve anlamayan için tek:
Hep solmayan renge, geçmeyen âna, pörsümeyen yeniye, bölünmeyen bütüne ulaşmak…
O’nun yolu:
Mağara ve ötesinde yolun nasıl açıldığı ve nasıl kıvrım kıvrım uzandığını dış çizgileriyle göstermiştik. Dış plânda su veya bu isle meşgul görünen her sahabî, bu yolun içindedir, Allah Resulünün bâtın hikmetiyle başlayan bu yolun son durağı, yine O’nun hakikatidir.

Bütün zahir ölçülere (Şeriat)e sımsıkı tutulmadan o hakikate varılmaz. Ekber Cihad dan geçmeden oraya varılmaz. Nefs yenilmeden oraya varılmaz. Allah Sevgilisinin ahlâkına bürünmeden oraya varılmaz. Bir yol göstericiye varılmadan oraya varılmaz. Yunus Emre gibi, hak kapısına, kırk yıl dümdüz odun taşımadan oraya varılmaz. Bu bir hâldir, lâf işi değildir; ve bu hâli O’nun ruhaniyetine vâris bir yol göstericiden başka kimse gönüllerde tutuşturamaz.

O, gelmiş ve gelecek bütün insanlığın meydanında, mutlak yol gösterici… Ve iç maktalarda gezindiğimiz zaman da, daima Dışında kaldığımız marifet, O’nun Dışından O’nun içine girebilmek…
Bu yüzdendir ki, Allah O’nun dilinden emretti:
«— Ölmeden ölünüz!»

NASIL?
Bu işin usûlünde, yine Dış plânda çerçeveliyelim ki, nefsi körletmek, iğneli fıçıya sokmak ve öldürmek diye bir şey yoktur. Sadece onu dizginlemek, yalnız SerT haklar içinde terbiye etmek, onun hak kisvesine bürünen oyunlarını bozmak, onu daima büyük mizana bağlı bir murakabe altında tutmak, roes’esini kırmak, kibrini yıkmak, üstün ahlâka erdirmek, bütün dereceleri astırmak ve sonra ruh yoliyfe ulaştırmak, ruha inkılâp ettirmek…

Nefs tâbirine es bir mefhumun hiçbir lisanda ve tam mânâsiyle bulunmadığına dikkat edecek olursak, Peygamber lisanının belirttiği yepyeni bir hikmetle karsılasırız. O, ne «ben» dir, benliktir, ne zâttır, sudur, budur; kalb hakikati içinde, ruhun mukabil kutbunu gösteren apayrı ve bam başka bir mevcuttur. Her insanda bu mevcut; daima gizli ve bazan asikâr bir Allah düşmanı. Allah düşmanı yola getirilmedikçe Allah’a yol açılmaz.

Dâva nefsi öldürmek değil, yola getirmek olduğu içindir ki, İslâmiyette ruhbaniyet mevcut değildir. Nefsin yemeğini, uykusunu, kadınını ve daha binbir mesru zevkini kökünden kesen ve daha ona’ nice çileler çektiren bâtıl metodların da, İslâmiyetteki gerçek erdiris usûliyle hiçbir benzerliği yok. Her şey ölçüye bağlı… Belli başlı itidal hadleri içinde ve mizanlı… Yoksa öbür türlü, her taraftan gene nefs tecelli edecektir. O daima üste çıkan bir canavar…

Allah’ın, nefs bahsinde velîsine ettiği ihtarı hatırlayalım:
«— O’nu içine al! Biz seni onunla seviyoruz!»
Allah’a nefssiz değil, teslim olmuş ve İslama gelmiş nefsle gidilecektir.

Tekrar edelim ki, bu Dâvaların Dâvasında, ona prensiplerden Dış plân hakikatlerinden fazla birşey söyleyebilmiş değiliz… Biz, kapıyı ve kapının üstündeki başlıca formül yaftalarını gösteriyoruz. İçeriye girmeden ve «zehirle pismiş» asın basına oturmadan bilgi aramayın. Erenlerin tabiriyle:
«Tadmayan bilmez»…

İşte Kurtarıcılar Kurtarıcısının insanlığa açtığı büyük kurtuluş kapısı! Şeriat sarayının içindeki has oda kapısı. Sarayın Dış çizgileriyle tam bir uygunluk ve bağlantı hâlindeki bu odaya girebilen, hakikati bulur. Avizesi ebediyet olan has oda… Başta ve sonda, Dış O’nun, iç O’nun, yol O’nun, menzil O’nun… Sahabî

BÎR ÂN GÖREN, YAHUT GÖRÜLEN
Sahabî, O’nu, müslüman olarak, Resûllüğüne inanmıs bulunarak, bir kere gören, yahut O’nun tarafından bir kere görülen… Tâbir «sohbet» den geliyor! O’nunla sohbet eden… O’nu bir kere gören.. İsterse tek saniyecik olsun… Bir kere o nurun yüzüne bakmış olan. İsterse bir ân sürmüş olsun… Ne zamanın kıymeti var, ne mekânın. İsterse tek lâhza ve göz plânının en uzak haddi içinde görsün… Sohbet, sahabîlik vasfının galip şartı ve mutlak değil… Nazarın sohbeti yeter… Ve O’nun tarafından bir kere görülen.. İsterse görülen, görmemiş olsun.. Uykuda, dalgın, başka bir işle meşgul, habersiz ve bilgisiz olsun… Tek O’nun nazarı kendisine değmiş bulunsun… Ama bu şartların hepsinde, sahabî olacak insanın müslümanlığı şart… Kâfir olarak görür de, Allah Resulünün vefatından sonra İslama gelirse, sahabî değil… Müslüman iken gördükten sonra dininden çıkan, hiç değil… Sahabîliğinden sonra dininden çıkıp tekrar dinine gelen, gene kaybettiğini bulur. Hasılı, yeni doğmuş müslüman çocuğundan, iki gözü kör ihtiyara kadar kalbinde Şehadet kelimesi yatan herkes. O’nu bir ân görmek veya O’nun tarafından bir ân görülmekle sahabîdir.

O NURA GÖRE
Bir bedahet sivesiyle kavrıyoruz ki, sahabî, kendi nefsine göre değil, o nuru görmüs ve ondan bir zerre kapmıs olmaya göre kıymetleniyor. Bu kıymet, nebilerden sonra, bir atlayısta insanoğlunun en üstünü olmak değeri… Ölçü:
«— Velînin en büyüğü, sahabînin en küçüğü olan Vahşi’nin ayak tozu bile değildir.»
Bu ölçü «Altın Silsile» büyüklerinin…

Şimdi O’nu gören müslümanın, bir atlayısta nereye çıktığı keyfiyetinden, O’nun ne olduğunu düsünmeğe geçiniz. O’nu bir kere gören çoban, en varılmaz mânâ stratosferine çıkmıs velîden üstün oluyor. Hep o Nura göre hesap…

VEYSEL KARANÎ
Üveys-el-Karânî… Halk dilinde Veysel karânî… Allah’ın Sevgilisi zamanında, Yemen illerinde, müslüman olduktan sonra Ekber Cihadını rehbersiz ve mürşitsiz geçiren, doğrudan doğruya Allah’ın terbiyesiyle en büyük mertebeyi bulan ve eren Üveys Hazretleri, O’nu göremedi. Zira annesi gitmesine izin vermedi. O da, anneye «Öf!» demeyi bile yasak eden İslâm ahlâkının en tabiî icabı, annesini kıramadı. Hicaz’a gidemedi, Allah Sevgilisinin erdirici huzuruna çıkamadı. O’nu göremedi, ve O’nun getirdiği ahlâka riayetten, en büyük dereceye rağmen, kâinat çapında ayrı bir nailiyetten ve bu nailiyetin derecesinden mahrum kaldı. Üveys, Allah’ın Sevgilisi, Allah’a kavuştuktan sonra ancak sahabîleri görebildi ve ancak görenleri görenlerden olabildi. Halbuki O, Peygamberler Peygamberinin devrinde. Velilikte kutup derecesine ulaşmıştı. Böyleyken, sahabî olamadığı için varışların en yükseği içinde, en küçük sahabînin ayak tozuna bile varamadı. Allah’ın, vasıtasız ve kılavuzsuz, doğrudan doğruya terbiye ettiği velîlere bu bakımdan Üveysî mizaçlı derler. Uzaktan Üveys’in hâlini takip eden, Üveys’i «ümmetimin içinde dostum» diye anan ve ebediyet âlemine göçmelerine yakın Üveys’e hırkasını vasiyet eden Allah’ın Sevgilisi… O… Her seye malik olanın yine kendisini görenin derecesine malik olmadığı O.. Düşünün O’nu…

DÖRT SAHABÎ
Sahabîlerin de kendi aralarında dereceleri var…
Başta, Nebilerden sonra yeryüzünde en büyük insan Ebu Bekr…
Allah’ın, Sevgilisine bağlılığını Kur’an’la naslandırdığı Ebu Bekr…
Allah sevgilisinin:
«— Nebilerden sonra en hayırlısı…»
«— Kendisine sevgi ve teşekkür bütün ümmetime
«— Benim mağarada ve Kevser Havuzunda arkadaşımsın!»
«— Cehennem ateşinden kurtulmuş insanı görmek isteyen, Ebu Bekr’in yüzüne baksın!»
«— Sen Allah’ın ateşten âzad edilmiş kulusun!»
«— O’nun yardımı kadar kimsenin yardımı bana menfaat vermedi.»
«— Cebrail bana gelip dedi ki: Allah, Ebu Bekr ile istisare etmeni emrediyor.»
«— İçinde kendisinin bulunduğu kavme, ondan başkasını imam edinmek lâyık olmaz.»
Buyurduğu…
Ve nihayet, Peygamberler Peygamberinin ifadesiyle, Peygamberler müstesna, her gün doğup batan günesin hiç bir defa daha üstün bir bas üzerine ısığını saçmadığı Ebu Bekr… . Allah Resulünün yolunda, son meteliğine ve son damla gözyasına kadar, maddî ve manevî bütün varlığını talaş talaş yontup nefsine hiç bir şey bırakmayan Ebu Bekr… Sadakat ve teslimiyetin münteha noktası, rikkat ve merhametin mesafe mefhumunu asan ufku Ebu Bekr… Bir arada gönül ve kafa idrâkinin erişilmez kutbu ve şu ölçünün elmas trası Ebu Bekr…
«— İdrâkin aczini idrâk, idrâkin ta kendisidir.»
Uçsuz sadakat, sonsuz merhamet ve dipsiz esrar anlayısiyle fârikalanan Ebu Bekr…

Arkasından Ömer geliyor. Onda da farika, adalet ve celâdet… Dini, bütün nefsanî vahimelerin üstünde en sâf çizgileriyle kavrayan, ebedî kanunları en keskin celâdetle koruyan, nefsine en küçük kıpırdama hakkını vermeyen, halifeliğinde Dicle kenarında çobansız kalmış oğlağın hesabina kadar düşünen, muhtaçlara sırtında zahire taşıyan, kisrâların incili kürkünü ayakları altında çiğneyip yamalı gömlekle gezen, kendisini yaralayanın bir müslüman olmadığını öğrenince Allah’a hamd eden, ruhunu teslim ederken de rahmete nail olabilmek için yastığının çekilmesini ve başının kuru yere bırakılmasını isteyen ölmeyenler…

Allah’ın adaleti için öz oğlunu kırbaç altında eriten, gök kubbe çapında kurduğu adalet kubbesinde yankıları gök kubbe durdukça devam edecek olan Ömer… Birden kulağına çarpan bir âyetin hasretiyle yere düsüp bir ay hasta yatan Ömer.. İyi ve doğruyla beraber ileriyi er», keskin temyiz eden, bu yüzden ayırdedici «Faruk» lâkabını alan ve Allatı Resulünün «Seytan, Ömer’den korkar» teshisine ve «”benden sonra Ömer ne taraftaysa halk oradadır» takdirine eren Ömer… Nice ayırd edişleri Kur’ân hükümleriyle gerçeklesen, dinin zahirini en parlak temsil eden, gelmis ve gelecek bütün insanlığa mefkûrevî devlet reisinin mefkûrevî sartlarını misallestiren Ömer… O da bütün sahabîler arasında ikinci…

Üçüncüsü Osman…
İlim haya ve ahlâk tecellisinden son merhale…
«— Ümmetim içinde haya bakımından en ilerisi Af-fan oğlu Osman’dır.»
«— Allah bana kızlarım Rukiyye ve Ümm-ü Kelsüm’u Osman’a vermemi vahyetti.»
«— Biz Osman’ı, babamız İbrahim Peygambere benzetiyoruz…»
«— Lût Peygamberden sonra, Allah için zevcesiyle hicret edenlerin ilki Osman’dır.»
«— Osman dünyada ve ötelerde dostumdur.»

Dördüncüsü Ali… Büyük akıl, hikmet ve şecaatte tek… Peygamber evinin emanetçisi, Nur Neslinin yürütücüsü Ali.
«— Her şey ona karşı huşu içinde; ve her şey onunla kaim..»
Yahut:
«— Her şey ona karsı yok: Ve her şey onunla var.»
Ali’den gelen bu hikmet; yalnız bu hikmet, fezayı, doldurmaya yeter. Allah’ın Resulü buyurdular:
«— Ben hikmet eviyim; Ali de onun kapısı…»
«— Ben ilim bekçisiyim; Ali de onun kapısı… İlim isteyen kapıya gelsin…»
«— Ali’ye nazar etmek İbadettir.»
«— Ali’nin benimle alâkası, bedenimle basım arasındaki ilgi gibidir.»

Şimdi dördünün birden farikalarını toplayalım: Sadakat, rikkat, rahmet, esrar anlayışı… Celâdet, adalet, heybet ve bütün bâtın incelikleriyle bir arada zahire nüfuz… Yumuşaklık, haya, edep ve ismet… Büyük akıl, hikmet, şecaat ve ulviyet… Biri derinlikte, biri genişlikte, öbürü gizlilikte ve daha öbürü erginlikte ve her biri bunlardan her birinde. Peygamber emanetinin çatısını tasıyan dört büyük sütun… Geriye insan ve mâna diye bir şey kalıyor mu?

Bunların kurduğu esrarlı bir dört köşedir ki bu dört köşenin her çizgisi üzerinde, her biri kendi mizacına göre O’ndan, O nurdan renk veren birer pencere… Yani yine onlar yok, O var… O’nsuz, bunlar, su bildiklerimiz mi olurdu? Ebu Bekr, Ömer, Osman ve Ali O Nurun etrafında dört cepheli bir fenerdir ki, kendi öz renkleri üstün yaratılışları içinden yine O’nu ifadeye memur… Mücerret insanı bütün kemalleriyle tamamlayan bu dört büyük örnek, kâinatın, yüzü suyu hürmetine yarattığı Allah Sevgilisine, sadece O’nun nur püsküllülerini en yakından toplayıcı ve şahsi mizaçlarına göre ışıldatıcı ve böylece kâmil insanı belirtici aynalar… Bu dördünde insan tamamlanıyor çünkü insan, bu dördüne Nur veren O’nda tamamlanmıştır.

By |2018-06-28T22:27:34+00:00Pazar, Haziran 28, 2015|Genel|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin