ESİR AMCA

Ana sayfa » ESİR AMCA

ESİR AMCA

cole_inen_nur

(Çöle ve Bütün Zaman ve Mekana)

ZAFER
Cebrail’i görmüşler ve beşareti almışlardır. Hazret-i Ömer:
«— Ben, Allah Resulünün, zırhını giyip gölgelikten çıkarken okudukları âyeti, nazil olduğu zaman anlayamamıştım. O anda anladım ve haşyetle irkildim.» Mucize üstüne mucize… Allah’ın Resulü yerden bir avuç kum aldı ve yaklaşan düşmana doğru saçtı:
«— Yüzleri kara olsun!»

Evvelâ bir ok çarpışması… Derken… , İki taraf, kılıç, gürz, mızrak, birbirine girdiler. Toz, duman, nâra, çığlık, demir sesleri… Ve gerilerden hücum isareti veren davul gümbürtüsü… Sağa, solo, öne, daima ileriye kılıç sallayan müslümanlar… Yanlarında, tanımadıkları, görmedikleri, beyazlar giyinmiş, başları beyaz sargılı insanlar… Ve dövüşen insanların kulaklarında duymadıkları, bilemedikleri sesler:
«— Dayanın! Düşman zayıf! Allah sizinledir!»
Âyet meâli:
«— O günü an ki, Allah’tan yardım diliyordunuz ve Allah size birbiri ardınca bin melekle yardım etti.»
Yine âyet meali:
«— O günü an ki, Şeytan kâfirlerin isini bezeyip, kendilerine hoş gösterdi ve o gün insanoğlundan kimsenin onlarla boy ölçüsemiyeceğini söyledi; onları kurtaracağını vaadetti. İki taraf karşılaşınca da arkasını dönüp gitti ve dedi: Ben sizden usandım, ben Allah’tan korkarım, Allah’ın gazabı büyüktür.»
Düşman saflarına doğru kasırga gibi bir cereyan… Kimsenin esini, benzerini görmediği atlar üzerinde sakırdayan kılıçlar… Bunlar ve öbürleri meleklerdir; Allah’ın emriyle insan şekline girmiş, müslümanların arasına katılmışlardır. O gün meleklerin öldürdüklerinde hususî nisanlar… Boyunlarında ve parmaklarında kara kara lekeler…

İbn-i Abbas:
«— Gıfar oğullarından biri anlattı: Bedr Cengi gününde, amcamın oğluyla, yüksek bir tepeden Muharebeyi seyrediyorduk. Maksadımız hangi taraf bozulursa o tarafın öteberisini yağma etmekti. Böylece dağın tepesinden bakarken, yakınlardan bir bulut gelip önümüzden geçti. Buluttan at kişnemeleri geliyordu. Amcam oğlunun korkusundan ödü patladı. Aynı hal, az kaldı benim de başıma geliyordu. Bulutun içinden bir ses işittim: Yürü!»

Müslümanların kılıcı kendilerine değer değmez düşen baslar… Allah Resulünün yerden alıp attıkları bir avuç kumun değmediği kâfir kalmamıştır.
Âyet meâli:
«— Onu sen atmadın, Allah attı.»
Kureyş büyüklerinin birçoğu kılıçtan geçti, birçoğu esir oldu. Bir kısmı da, tabana kuvvet kaçtı.

EBU CEHL
Ölüler arasında, ikinci küfür kuduzu Ebu Cehl… Basını kesmek üzere göğsüne oturan müslümana:
— Çok yüksek yere çıktın, koyun çobanı! Diyecek kadar mağrur Ebu Cehl…
Yere düşünce, ölüm yarasını bir Medineliden aldığını öğrendi ve dedi:
— Keşke beni çiftçilerden başka biri öldürseydi! Sonra:
— Zafer ne tarafta?
Diye sordu ve İslâmda olduğunu haber alır almaz ilâve etti:
— Muhammed’e de ki, su âna kadar onun düşmanıydım, simdi büsbütün düşmanıyım!
Ve başı kesildi. Allah’ın Resulü, küfür kuduzunun kesik basını görünce üç kere şükür secdesine kapandılar. Mekke’de kalan Ebu Leheb ve kervanla kaçan Ebu Süfyan müstesna, Kureyş’in bütün büyükleri ya ölü, ya esir… Yirmi dördü Kureyş ulularından, yetmiş ölü! bir o kadar da esir…

SON SAHNE
Sahabîlerden Ukkâşe öyle cenk etti ki elindeki kılıç kırıldı; kabzasına kadar indi. Ukkâse hemen Allah Resulünün yanına koşup güdük kabzayı gösterdi. Allah’ın Resulü, kendisine kalınca bir değnek verdi:

— Bununla dövüş!
Ukkâse, elinde değnek, yine hücuma geçti. Sonuna kadar cenk… Bir de ne görsün?. Elindeki kalınca değnek nefîs bir kılıçtır. Ondan sonra Ukkâse Hazretleri hangi gazaya gittilerse, ellerinde hep o esrarlı kılıç… Muaz Hazretlerinin yarası, Allah’ın Sevgilisinden bir temasla iyi oldu. Hazret-i Ayise:
«— Allah’ın Resulü emrettiler: Kâfirlerin cesetleri sürüklendi ve bir kuyunun içine üst üste atıldı.
Ümeyye bin Halef öyle şişmişti ki, cesedi kuyunun ağzından geçmedi. Üstüne bir sürü kum ve taş atıp izini sildiler. Kâfirlerin en mel’unlarındandı o…»
Hayret ve hasyetle gördüler ki, Allah’ın Resulü kim ve nereye düşecek diye işaret ettilerse, o orada… Kuyu, ağzına kadar kâfir cesetleriyle dolunca Allah’ın Resulü kuyunun basına geldiler ve içindekilerden bazılarını adı ve sanıyla anıp dediler:
«— Allah ve Resulünün size söyledikleri hak mıymış?.. Allah’ın vâdettiklerinin hak olduğunu ben gördüm.» O zaman Ömer ilerledi:
— Ey Allah’ın Resulü, bir alay cansız bedene nasıl hitap ediyorsun?
«— Ya Ömer, buyurdular; siz benim sözlerimi onlardan fazla işitici değilsiniz!. Şu var ki, siz cevap verebilirsiniz, onlar veremez.»
Bundan sonra Bedr sahası harikuladelikler yatağıdır. Aradan yıllar geçer ve harikuladelikler hep devam eder. Abdullah bin Ömer bir gün oradan geçerken iniltiler duyar. Yoluna devam eder. Onu ismiyle çağırırlar:
— Ya Abdullah; bir yudum su, bir yudum! Döner, kara suratlı birinin bir adama azap ettiğini görür… Tam suyu vermek üzere bir adım atmışken, bu kara suratlı adam bağırır:
— Dur, yâ Abdullah, suyu verme! Bu adam Allah Resulünün Bedr’de kırdıklarından…
Ve ondan sonra yıllar boyunca Bedr sahasından geçenler, derinlerden, toprağın derinlerinden, nöbet havası çalan davul sesleri duydular. İslâm zaferinin temposunu tutan gizli davullar…

İmam-ı Teberânî, Hacca giden birinden dinlemiş:
«— İşitmiştik ki, Bedr’den geçenler, merasim davullarının inlediğini duyarmış. Ben buna inanmazdım. Kendi kendime derdim: Davul sesi, açık sahrada; nereden nereye? Bunları koyun sürülerinin çıkardığı sesler ve yankılar zannederdim. Nihayet, Allah bana, oradan geçmeyi nasip etti. Devemden indim. Yaya yürümeye başladım. Yanımda bir deveci çocuk… Çocuk bağırdı: Dur dinle; davul seslerini duymuyor musun? Olduğum yerde mıhlandım. Derinlerden, davul sesleri… Merasim davulları uğulduyor. Haşyetle titredim. Hafif bir rüzgâr esiyordu. Elimde ince bir değnek vardı. Bunlardan şüphelendim. Değneği yere attım ve çömeldim. Dikkat kesildim!.. Dehşet!.. Derinlerden, derinlerden, davul gümbürtüleri.. Bu sesler, bütün gün beni ardımdan kovaladı.»

ESİR AMCA
Esirlerin başlıcası, Allah Resulünün amcası Abbas. Onu, zayıf ve çelimsiz bir müslüman tutmuştu… Sordular:
— Sen arslan gibi bir adamsın; bu çelimsiz insana nasıl tutuldun?
— Yanıma geldiği zaman onu Handeme dağı gibi gördüm!..
Esirler mevzuunda Sahabîlerle görüşüldü. Ömer’in fikri:
— Boyunlarını vuralım: Ebu Bekr’in fikri:
— Fidyelerini alıp salıverelim!
Allah Resulünün hükmü, Ebu Bekr’in fikrini gerçekleştirdi. Allah’ın Resulü, amcasını fidye vermeğe davet edince Abbas şöyle dedi:
— Ben müslümandım. İçimden kararımı vermiştim. Kureyş beni zorla getirdi. Allah Resulü buyurdular:
— Sözünün doğru olup olmadığını Allah bilir. Doğru söylüyorsan eorini Allah’tan görürsün. Ama zahir olan su ki, bizi yok etmek isteyenlere katıldın.
— İstemeyerek…
— Yâ Abbas, nefsin ve kardeşlerinin oğulları için fidye ver!
— Beni o hale getiriyorsun ki, ömrüm oldukça Kureyş’e avuç açıp dilenmem gerekiyor.
— Mekke’den çıkarken zevcene verdiğin altınlar ne oldu?
Abbas donakaldı. Gerçekten, sefere çıkarken zevcesine bir yığın altın vermiş ve basına bir hal gelecek olursa, kendisi ve oğulları arasında paylaşılmasını tenbih etmişti. Bilen bir Abbas, bir karısı, bir de Allah. Abbas haykırdı:
— Allah bir ve sen gerçek Peygambersin… İman ediyorum!..
Abbas buna rağmen, fidyelerini veren öbür esirlerle beraber Mekke’ye döndü. Fakat için İçin müslüman olarak… İmana geldiği, Mekke’nin fethine kadar bilinmedi… Mekke’de, Allah Resulüne gözcülük edecektir Abbas…

DÖNÜŞ
İman saflarından 14 şehit… Altısı muhacirlerden, sekizi Ensardan… İlk büyük İslâm cihadında Allah için canlarını veren ilk şehitler… Bunların, ilki, gazada ilk İslâm şehidi, ok çarpışması başlar başlamaz vurulan azadlı köle Mihcâ… Şehitliğe daha ne can atanlar oldu. Şehitlik, en büyük hal ve mertebe… Sırası gelecek… Bedr Seferi, Ramazanın sonuna kadar sürdü Medine’ye zafer müjdesini Harise oğlu Zeyd götürdü. Allah Resulünün kerimelerinden Rukiyye o esnada vefat etti. Rukiyye’nin hastalığı, Hazret-i Osman’ın Medine’den ayrılmasına engel olmuştu. Fakat ganimet payını, sefere gitmiş gibi hak etti. Asım bin Sabit Hazretleri, esirleri Medine’ye sürdü. Ganimet malı Medine civarında Safra mevkiinde sahabîlere taksim edildi. Pesinden Allah’ın Sevgilisi yola çıkıp, esirlerden bir gün evvel Medine’ye girdiler. İnsanlar iki saf:
— Sana selâm olsun, ey Allah’ın Resulü!
Peygamber kızı Zeyneb’in müşrik kocası da esirler arasında… Zeynep, Mekke’de kocasına fidye olarak annesi Büyük ve Temiz Hatice’nin hediyesi gerdanlığı gönderdi. Bu sekil sahabîlere çok dokundu ve Peygamber kızının müşrik kocası, fidyesiz, serbest bırakıldı. Buna rağmen müşriklikte ısrar eden kocası, Peygamber kızı tarafından terkedilecek ve Zeynep, Medine’ye, Allah Resulünün yanına hicret edecektir. Fidye veremiyenlerden okur – yazar olan iki kişi de, Medinelilere yazı öğretmek karşılığında esirlikten kurtuldular.

EBU LEHEB
Kaçanlardan biri, Mekke’de Ebu Leheb’le karşı karşıya… Ebu Leheb avaz avaz haykırıyor:
— Basınıza ne geldi de bu kadar insan, rezil ve rûsvâ oldunuz?
— Bir hal oldu iste! Yerle gök arası, beyazlar giyinmiş insanlarla doldu!
Aynı yerde, Allah Resulünün azadlısı Ebu Râfî… Yerinde duramıyor!
— Vallahi, işte onlar melekler!
Ebu Leheb, dönüp Ebu Râfî’in yüzüne bir tokat indiriyor. Orada bulunan Ümm-ü Fazl, Abbas’ın zevcesi, ileriye atılıyor:
— Çocuğu ne dövüyorsun?
Ve Ebu Leheb’den karşılık gelmesini beklemeden yerden bir taş alıp küfür kuduzunun başına çalıyor. Ebu Leheb kanlar içinde yere yıkıldı. Kaldırdılar. Yedi gün yattı ve öldü. Öleceğine yakın, Arapların «Adese» dediği korkunç ve bulaşıcı illete tutuldu. Bütün vücudu sivilcelerle beneklendi. Kimse yanına uğramadı. Kureyş’in sözde sanlı küfür canavarı ölüm döşeğinde, oğullarının bile alâkasından uzak… Bedr’de ölen kâfirlerin, hem de en çirkin ölüm sekliyle, aralarına karıştı. Ölüsü de üç gün meydanda kaldı ve koktu. Bütün Mekke homurdanmaya başladı. Nihayet mecbur oldular; bir çukur açtılar ve uzun kazıklarla leşi ite ite oraya attılar ve üstüne tas toprak yığdılar. Bu levhada, bütün zaman ve mekân boyunca, Allah Resulünün düşmanlarına ait ölüm seklini, en derin hikmet tecellisiyle heceleyelim…

MATEM
Mekkeli kadınlardan bir grup, Bedr’ de ölen kâfir kocalarının tıkıldığı kuyu basına gittiler, halkalandılar ve tam bir ay, üstlerini başlarını yolarak çığlık bastılar. Bütün sahra, yokluk kuyusunun yuttuğu küfür iniltileriyle doldu. Derinlerde, derinlerde, merasim davulları, İslâm zaferinin temposuyla uğulduyor. Kâinat çapındaki İslâm zaferinin ilk fışkırış noktası Büyük Bedr, Koca Bedr, İkinci Bedr, Kanlı Bedr…

Ebedî Hareket
HAREKET DEVAMDA
Sıyrılan İslâm kılıcı, havada ıslıklar çalarak ebedî hareket rüzgârına yol açmıştır. Üst üste üç teşebbüs:
Âmir isimli âmâ bir sahabîyi, onun için bütün yollar karanlık olduğu halde, kendi kabilesinden, Esma bint-i Mervan isimli cadalozu öldürmeye gönderdiler. Bu kadının işi gücü İslâmiyeti ve Allah’ın Resulünü küçük düşürmeye çabalamak… Kör sahabî, kılıcını kadının göğsüne dayayıp hamle edinceye kadar gözleri açık bir insandan daha emin adımlarla gidip ulvî vazifesini yerine getirdi. İkinci teşebbüs, Selim Oğulları üzerine… Bayraktar Hazret-i Ali… Üç gün beklediler. Ortalıkta kimsecikler yok. Döndüler. Üçüncüsü, Salim bin Âmir’in, Allah Resulü aleyhinde yapmadığını bırakmayan bir yahudiyi öldürmeye gönderilmesi… Salim, Yahudinin kabilesinin içine girerek bir sürü ırkdaşının gözü önünde kılıcını göğsüne dayadı ve ciğerinden sokup kürek kemiğinden çıkardı.

BENİ KAYNKAĞ GAZVESİ
Medine âleminde üç büyük yahudi kabîlesi vardır: Beni Kurayza, Beni Nadr ve Beni Kaynkağ… Bunlardan sonuncusu cesaretiyle meşhur… Bu üç kabilenin de Allah’ın Resulüne ahdi var:

— Müslümanlara karşı hareket etmeyeceğiz! Kavga çıkarmayacağız! Düşmanlarını kışkırtmayacağız!
Kaynkağoğulları ahidlerini bozdu. Bir yahudi kuyumcunun dükkânında oturan Arap kadını… Genç ve güzel kadın, örtülü… Kuyumcu, kadının yüzünü açıp görmek istiyor. Kadın razı değil.. Kuyumcu bir şey demiyor ve usulca yerinden kalkıp, kadının sarkan örtüsünü, ucundan, arkada bir yere iliştiriyor. Kadın işini bitirip de ayağa kalkar kalkmaz üzerinden örtüsü düşüyor, başı ve vücudu açılıyor. Kadın çığlığı basıyor. Yahudiler üşüşüyor ve iğrenç kahkahalarını koyuveriyorlar. Yoldan geçen bir müslüman manzarayı görüyor, atılıyor ve bir vuruşta yahudiyi öldürüyor. Yahudiler de onun üzerine atılıyorlar ve müslümanı parçalıyorlar. İşte müslümanlarla yahudiler arasındaki ilk hâdise… Hâdise, Beni Kaynkağ topluluğundan çıkma… Allah Resulünün Başbuğluğunda, Kaynkağ kabilesi muhasara ve âmân dilemeye mecbur edildi. Yalvardılar:
— Ey Allah’ın Resulü: biz ettik, sen etme!.. Kadınlarımız ve çocuklarımız bizim olsun; geriye kalan ne varsa al ve bizi bağışla!..
Allah Resulünün muradları sadece yahudi tehlikesini önlemek… Bütün yahudilerin bağlanmalarını emrettiler. Araya bas münafık Abdullah bin Übey bin Selûl girdi.
Öyle yalvardı, öyle yırtındı, öyle ayak diredi ki, Allah’ın Resulü su emri verdiler:
— Medine’den çıkıp gitsinler! Bu diyarda kendilerinden tek kişi kalmasın!
Her şeylerini bırakıp baslarını aldılar… Sam taraflarına göçtüler. Ezelî ve ebedî nasipleri bu… İhanet ve sonra zillet… Birini edecek ve öbürünü görecekler. Allah’tan ferman geldi:
«— Ey îman edenler; Yahudileri ve nasrânîleri dost edinmeyiniz!»

SÜVEYK
Arapların yağla karıştırıp yediği, kavrulmuş buğday unu… İsmi süveyk… Harplerde ve seyahatlerde onu yiyorlar. Ebu Süfyan, Bedr kılıcından uzak kalıp kaçırdığı kervanın basında Mekke’ye ayak basınca, kendisini Kureyş’in reisi mevkiinde buldu. Mekke askerlerinin kılıç artıkları, perişan, geriye dönmüşler; ve Kureyş’in, reis çapında yirmi dört ulu kişisinin kılıçtan geçtiğini haber vermişlerdi. Ebu Süfyan ahdetti:
— Asker tertipleyip Muhammed’in üzerine varmadıkça ne karıma yaklaşacağım, ne de vücuduma ıtırlı yağ süreceğim! Çok geçmedi; sözü yerine gelsin diye iki yüz süvariyle çıkıp Medine önlerine geldi. Orada zavallı bir hurma ağacını yaktı ve müdafaasız bir Müslümanı şehit etti. Ve iftiharla haykırdı:
Vahidim yerine geldi! Dönebilirim! Allah’ın Resulü, İslâm süvarileriyle dört nala yetiştiler. Ebu Süfyan, çalakamçı, firara kadem bastı. Allah Resulünün üzerine varmaktan dem vuran adam, öylesine kaçtı ki, yüklerini hafifletmek için bütün ağırlıklarını, nevalesini, yollara serpti. İşte bunlar süveyk… Kavrulmuş buğday unu… Müslümanlar süveykleri topladılar ve bu hareketin ismine (Süveyk) dediler. Allah’ın Resulü beş gün kadar takip kolu ile dolaştıktan sonra döndüler. Ebu Süfyan Mekke’ye kapağı atmış, vaadini yerine getiren bir insan tavriyle ıtırlı yağdan sürünmeye başlamıştır.

HARP HİLEDİR
Allah’ın Sevgilisi buyurdular:
«— Harp, hud’adır.»
O gün bugün değişmemiş ve Kıyamete kadar değişmiyecek hikmet… Müslümanlık; kalbde ve dinde namütenahi ihlâs ve samimiyet; iş de, muamelede sonsuz doğruluk, düşmana karsı harekette de gayet ince bir tedbir dehâsı ve siyaset demektir. Kâab bin Eşref isimli yahudi boyuna Allah’ın Resulünü hicvediyor ve Kureyşlileri kışkırtıyor. Buna çare bulmak lâzım…
Sordular:
— Kim bu adamı öldürür? Muhammed bin Mesleme:
— Ben, dedi; Ey Allah’ın Resulü!
— Var git ve eğer elinden gelirse öldür!
— Gittiğimiz zaman ne türlü hile kullanalım?
— İçinize ne doğarsa.. Bu iş de hile caizdir.
Beş kişi gidip, azılı din düşmanının güzel bir tertiple canını cehenneme yolladılar ve başını kesip getirdiler. Allah’ın Resulü, kafilenin dönüşünde namaza durmuşlardı. Tekbir seslerinden zaferle döndüklerini anladılar ve tebessüm buyurdular.

KİM KURTARABİLİR
Emmar Gazvesi:
Dâsûr bin Haris isimli birisi, bahadırların bahadırı geçinmekte… Salebe ve Muharip oğullarından bir çete kurdu ve müslümanları yağma pesinde dolaşmaya koyuldu. Allah’ın Resulü Medine’de Osman’ı bıraktılar ve dört yüz atlı ile çetenin pesine düştüler. Çete, korkusundan yüksek dağların tepelerine sindi. Sâlebelerden bir esir tutuldu ve esir ilk teklifte İslama girdi. Görünürde kimsecikler yok?.. Biraz yağmur yağdı. Allah’ın Resulü ıslandılar. Bir ağaç altı gördüler; zırhlarını sırtlarından çıkarıp ağacın budağına astılar ve bu tenha noktada biraz uzandılar. Tepelerden vaziyeti kollayan bir gözcü, hemen reisleri Dâsûr’a koştu:
— Çabuk davranın! Muhammed, iste şuracıkta, yapayalnız uzanmış yatıyor!
Dâsûr, hemen kılıcını kapıp tepeden indi. İki büklüm yürüdü ve birdenbire Allah Resulünün
karsısına dikiliverdi:
— Seni benden simdi kim kurtarabilir? Allah’ın Resulü yerinden kalktı:
— Allah…
Dâsûr, elinde kılıca, bakıyor. Allah’ın, Resulü, elinde hiç bir madde silâhı yok, bir heybet âbidesi, Dâsûr’a doğru bir iki adım attı. Dâsûr’da dehşet… Kılıç elinden düştü. Allah’ın Resulü kılıcı yerden aldılar ve Dâsûr’a çevirdiler:
— Ya seni benden kim kurtarabilir?
— Allah bir; ve sen onun Resulüsün!
Allah’ın Sevgilisi derhal kılıcı indirdiler. Dâsûr müslüman…
Oymağını İslama davet etmek üzere hemen yollara düştü. Artık o bir sahabîdir. Bundan sonra Necrân yürüyüsü… Selim oğullarının fazla topluluk kurmaya başladıkları haberi geldi. Üç yüz sahabîyle üzerlerine gidildi. Dağıldıkları ve kaçışıp silindikleri görüldü. Geriye dönüldü. Arkasından Zeyd bin Harise seriyesi. Artık yollarını değiştiren, Kureyş kervanlarının yeni yolu üzerinde, birden bire yüz atlı ile karsılarına çıkan, eski köle Zeyd Hazretleri… İki kılıç salladıktan sonra kervanı olduğu gibi zaptettiler ve Medine’ye girdiler. Gümüş ve gümüş islemeli mallarla yüklü kervan, müslümanların elinde ganimet… Gümüş ve gümüş işlemeli mallar, Müslümanlara, mukaddes ölçüye göre dağıtıldı.

Derin ve İnce Fâtıma
KURBAN BAYRAMINDAN SONRA
İnsanlığın Tacı, Süveyk gazvesinden dönmüşler. Zilhicce ayının onunda bayram namazını kılmışlar ve kurban kesilmesini emretmişlerdir. Toprağın üstünde, boyunlarında incecik birer kan şeridi, Allah Rızası yolunda akıtılacak kanın ihtarcısı, mübarek hayvanlar… Ve artık temelleşen Kurban Bayramı… İşte nikâhları daha evvel kıyılan Hazret-i Fâtıma ile Hazret-i Ali’nin düğün ayları… Fâtıma, on beşinde; Ali ise yirmi bir yaşında… Âlem bu ahenkte bir çift görmedi. Nur nesli, kol kol bunlardan gelecektir.

Fâtıma’yı istemeye evvelâ Ebu Bekr Hazretleri gelmişti:
— Ey Allah’ın Resulü; kızın Fâtıma’yı istemeye geldim. Allah’ın Sevgilisi cevap vermediler.
Aynı hareketi Hazret-i Ömer tekrarladı. Yine cevap yok… İkisi birden Ali’ye gidip dediler:
— Git kendin iste! Öyle görünüyor.
Genç delikanlı, Allah Resulünün huzuruna çıktı; gözleri yerde, muradını arz etti:
Allah’ın Sevgilisi, mukaddes dudaklarında sonsuz mânalar aydınlatan bir tebessümle sordular:
— Dünyalık olarak neyin var Ali?
— Bir zırhımla bir atım var; ey Allah’ın Resulü! Teşebbüs derinleşti:
— Atın sana lâzımdır; git zırhını sat; parasını getir!

Ali, zırhını dört yüz akçeye sattı; ve gözleri yerde, Allah’ın Resulüne sundu. Allah’ın Resulü elini uzatıp bu paradan birazını aldı ve Bilâl’e emir buyurdu:
— Bir iki güzel şey alın!
Harcama şerefini Ali’ye veren hareketin ulviliğini ayrıca anlatmaya değmez… Peşinden cihaz emri verildi. Tahtadan bir sedir yaptılar. Sahtiyandan bir şilte ve yastık.. Şilteyle yastığın içini hurma lifleriyle doldurdular. Hazırlık bitti. Allah’ın Sevgilisi, Ali’yi çağırdılar:
— Ben evinize gelinceye kadar zevcene yaklaşma!
Ve, Allah Resulünün dadısı Ümm-ü Eymen, derin ve ince Fâtıma’yı Ali’nin evine götürüp teslim etti.

Hazret-i Ali:
«— Fâtıma geldi. Evin bir köşesinde oturdu. Ben de uzak bir köşesinde oturdum. Bekledik…
Allah’ın Resulü teşrif ettiler.»
İnsanoğlunun Ufku, Fâtıma’dan bir çanak su istediler. Su geldi. Dudaklarına götürdüler. Sonra Fâtıma’ya hitap ettiler:
— Buraya gel, kızım!
Derin ve ince Fâtıma, babasının, Gaye – İnsan ve Ufuk – Peygamberin karşısına geçti. Allah’ın
Sevgilisi parmaklarını ıslatıp Fâtıma’nın başına ve göğsüne su serptiler:
«— Allah sizi ve zürriyetinizi Şeytandan korusun.» Hazret-i Ali’yi çağırdılar ve aynı sudan ona da serptikten sonra buyurdular:
«— Allah’ın ismi ve bereketiyle zevcen senindir.» Ve Âlemde en ahenkli çiftin evinden ayrıldılar. Ebu Bekr Hazretlerinin kızı Esma diyor ki:
— O zamana kadar Fâtıma’nın düğün ziyafetinden daha büyüğü görülmedi.
Bu ziyafet nedir biliyor musunuz? Arpa ekmeği, hurma; ayrıca yağ, yoğurt ve hurmadan yapılan basit bir yemek… İşte gözlerinde dünya ve ihtişam ölçüsü… Fâtıma ile Ali’nin nikâhını kıyan; evet, bir kıyan vardır ki, haşyetten ötürü ismini söylemeye imkân yoktur.

FÂTİMA – TUZ – ZEHRA – ÜL – BETÛL
Fâtıma, isimleri… Zehra ve Betül de, lâkabları ve sıfatları…
«Fatm», Arapçada kesmek mânasına… Fâtıma; kendisi ve zürriyeti cehennem ateşinden kesilmiş… Zehra, beyaz ve nuranî yüze deniyor. Betûl, kendisini Allah’a veren ve başka alâkası olmayan… Allah’ın Resulüne nebllik geldiği zaman doğdular. Allah’ın Sevgilisi Hira dağından dönerken, Derin ve İnce Fâtıma, Büyük ve Temiz Hatice’nin kucağında… Allah Sevgilisinin en sevgili çocuğu… Sefere çıkarken en son onu öpüyor, dönüşte en evvel ona sarılıyorlar… Allah Resulünü yere yatırıp, üzerine, âlemlerin yaradılış sırrı yüklü bu mukaddes sırta tırmanan iki nur çocuğun, Hasan ve Hüseyin’in annesi Fâtıma…

By |2018-06-28T22:27:35+00:00Pazar, Haziran 28, 2015|Genel|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin