HUNEYN GAZASI

Ana sayfa » HUNEYN GAZASI

HUNEYN GAZASI

cole_inen_nur

(Çöle ve Bütün Zaman ve Mekana)

DÖNÜŞ
Allah Resulü, on beş gün kaldıktan sonra, Keremli Mekke’den, Nurlu Medine’ye, Ensar isimli yardımcılarının âlemine döndüler. Büyük fetih, siyaset ve kılıcın, ruhla maddenin bir vücuda bağlı iki kol halinde uzanıp kavuşmasıyle gerçekleşti; asiller çevresi Kureyş topyekûn müslüman oldu ve İslâm büyük düzlüğe çıktı.

İLERİSİ
İlerisi, madde plânında İslâm hamlesinin kavuştuğu düzlük… Ruh ve mâna plânı ise İslâmın ana zemini. Bütün insanlığın altına, fert fert ve cemiyet cemiyet, iste bu ana zemini çekmek içindir ki, madde plânında savaşılıyor. Dâva artık düzlüğe çıkmıştır. Mekke için dört seriye tertiplendir. Halid ibn-i Velid, Nahle’de, Kureyş ve Kinâne kabilelerinin en büyük putu Uzzâ’yı yıkıp geldi. Amr bin-ül-Âs, Hüzeyl oymağının putunu devirdi ve oraya Müslümanlığı aşıladı. Sâid bin Zeyd, sahil tepelerinde Evs ve Hazreçlilerin Menat isimli putunu yerle bir etti. Yine Halid ibn-i Velid, biraz da şahsî hınç beslediği Huzeymelileri kuşattı ve «Müslümanız!» cevabını alamadığı için çoğunu kılıçtan geçirdi. Halbuki bunlar. «Müslümanız!» niyetine «Sabiîyiz!» diye, vaktiyle Kureyşlilerin müslümanlara taktığı adı kullanmışlardı. Allah’ın Resulü bu dikkatsizlikten üzüldü, Halid’i hatalandırdı ve onların diyetini gönderdi.

Gurura Yer Yok
HUNEYN
Mekke fethinin ardından Huneyn gazası… Müslümanlara, zafer ve üstünlüğe nailiyetten sonra, en tehlikeli geçitte, gurur uçurumunun bir ihtarı… Huneyn seferi de, topyekûn, zaten her savası ruhaniyetiyle kazanan Allah Resulünün bunu, ruhanî ve ferdanî tek baslarına kazanması hadisesidir.

En basit çizgiler içinde Huneyn gazasının bu derin ve mucizevî mânası şimdiye kadar lâyıkıyle hecelenebilmiş değil… Huneyn, etrafında tek kişi kalmayınca tek başına Peygamberin ne demek olduğunu gösteren bir mucize çerçevesidir.

Hemen, bütün Hicaz İslâm çemberine girmek istidadını gösterince, en kuvvetli iki putperest kabîle Hevâzin ve Sâkîf, elele verip İslâm selinin karşısına çıkmaya niyetlendi. Bir hazırlıktır başladı. Allah’ın Resulü, on bin Medineli ve iki bin Mekkeliyle bunların üzerine yürüdü. Düşmanın Huneyn vadisine konduğu haber alınmıştı.

Bir Müslüman bir lâf etti:
— Artık bize azlık yüzünden mağlûp olmak yok.

Bu söz Allah’ın Resulüne giran geldi. Nice çoklukları azlıkla yenmişlerdi. Şimdi de çokluk yüzünden azlığa yenilebilirlerdi. Her sey Allah’a bağlı ve bereket ki, Allah’ın Resulüne vaadi var. Muharebe başladı ve küfür safları, reislerinden aldığı emirle, kör ve hissiz, kendilerini kaldırdıkları gibi İslâm ordusunun üzerine attılar. Sayıları yirmi bine doğru… Aralarında, vaktiyle Allah Resulünün çocukluğunu geçirdiği Benî Saad oymağı da var…

Önlerinde Benî Selim bozuldu. Onların arkasındaki Mekkeliler de dağılmaya basladı. Derken, nasıl ve niçin geldiği belirsiz yıkıntı bütün İslâm ordusuna sirayet etti. En kısa zamanda öyle oldu ki, Allah Resulünün yanında en yakınlarından on, onbeş sahabîden başka kimse kalmadı. Ne görüyoruz? Hal böyle iken Allah’ın Resulü, sırtlarında üst üste iki zırh, ve baslarında sarıklı miğfer, zerrece telâş ve kaygı göstermeden, bindikleri hayvanı düşmana doğru sürüyorlar…Akıl almaz manzara…

Amcaları Abbas, hayvanın dizginine, İbn-i Haris de üzengisine yapışmış, Allah’ın Resulünü düşman saflarına girmekten alıkoymaya çalışırken, kendileri boyuna ilerliyorlar. Düldül, süvarisi Allah Resulünün sevkiyle, onu yürümekten alıkoymak isteyen sahabîleri sürükleyip gidiyor. Bu hal böylece devam ededursun… Birdenbire Kâinatın Efendisi ferman buyurdular: — Yâ Abbas, sahabîlere nida et, dönsünler!.. Abbas, Düldül’ü bıraktı ve yüksek sesle bağırmaya basladı:

— Ev sahabîler! Ey seriye eshabı! Ey Bakara Sûresi eshabı! Dönünüz!
Abbas’ın gür sesiyle ova dalgalanıyor:
— Ey Ensar! Ey Rıdvan Seceresi altında biy’at edenler! Dönünüz!
Duyan mıhlanıp kaldı; mıhlanıp kalan önündekirti durdurdu ve sahabîler kümesinden bir nidadır koptu:
— Lebbeyk!
Sanki evvelâ yüz geri edenler başka, sonra tekrar dönenler başka insan… Sanki sahabîlik onlardan bir ân kalkar gibi olup tekrar yerine oturmustur… Hep birden toplanıp sel gibi düsmana atıldılar. Nehir tersine dönmüştü.
Allah’ın Resulü fısıldadılar:
«— İşte ocak simdi kızıştı!»
Ve yerden bir avuç toprak alıp düşmana savurdular.
Çelik yapraklı ağaçlar ormanında kasırga… Düşman, üzerine bir şahmerdan inmiş gibi ezildi. Hazret-i Ali bir hamlede düsmanın bayraktarlarını ikiye biçti; ve Medineli Ebu Talha, müşriklerden yirmisini devirdi. Allah’ın Resulü, Düldül’ün üzerinde doğrulmuş, buyuruyorlar:
«— Ben Allah’ın Resulüyüm ve yalan söylemem!»
Böylece, on iki bin müslümanın katıldığı Hüneyn muharebesi, sadece O’nun nebîliğini tasdik ettirici, beklenmedik tecelliler içinde zafere erdi. Düşman takib edildi ve kökü kurutuldu. Bir takım döküntüler Evtâs vadisine çekilmislerdi. Üzerlerine bir müfreze gönderildi. Ebu Âmir şehid oldu ve yerine Ebu Musa-ül-Esarî Hazretleri geçti. Düşman perişan, baştan başa ölü ve esir… Bir sürü de ganimet…

Esirlerin içinde Allah Resulünün çocukluğunu beraber geçirdiği, süt kardeşi Şeymâ… Allah’ın Resulü, süt kardeşini görünce hemen tanıdı. mübarek gözlerine yas indi. Hırkasını serip Şeymâ’yı oturttu, kendisine birkaç köle ve cariyeyle iki deve ve bir miktar koyun hediye edip, onu, kabilesinin müslüman olanlarına iade etti. Vaktiyle Nur Çocuğu koruyucu bulut altında beraber gezinirken simdi O’nun af ve kerem yükü altında ezilen Şeymâ…

TÂİF
Hüneyn seferinin hemen arkasından o sahanın merkezi ve düşmanın yatağı olan Tâif üzerine yürüdüler. Yürüyüşe çıkarken, Tufeyl bin Amr’ı. civardaki, ağaçtan yontulma bir putu yakmağa gönderdiler. Tufeyl putu yakacak ve koşup orduya yetişecek… Tufeyl putu yere devirdi ve ateşledi. Tahta heykel alev alev yanarken karsısında su mısraları söyledi:
«Ben sana tapanlardan değilim;
«Sen vücuda gelmeden ben vardım…
«İste karnına ates doldurdum; yanıyorsun!»
Hüneyn gazvesinin asıl kılıç artıkları, Tâif, kalesine çekilmiş, şehrin tunç kapılarını kapamış, beklemekte… Biliyorlar ki, müslümanlar gelecek… Tâif. Huneyn’in devamı…

Halid ibn-i Velid öncü kıtaların basında, ilerledi. Surların önünde düşman gizli ve müslümanlar açık, kanlı bir ok muharebesi cereyan etti. Sahabîlerden on sekiz kişi şehld… Ebu Bekrin oğlu Abdullah da yaralandı. Bu yaradan babasının halifeliği devrinde Şehid düşecektir. Müslümanların annelerinden Ümm-ü Seleme ve Zeynep Hazretleri de beraber.. Peygamber zevcelerine, yan-yana iki ayrı çadır kuruldu. Allah’ın Resulü, namazlarını bu iki çadır arasında kılıyorlar. Sonradan oraya Tâif Mescidi yapılacak… Muhasara onsekiz gün sürdü. İslâm ordusu ilk defa bu gazada mancınık kullandı. Artık müdafaa devri büsbütün kapanmış; ve hücum, muhasara, taarruz çığırı bütün âletleri ve usulleriyle açılmıştır.

Düşmanı teslim olmaya zorlamak yolunda, her sey yapıldı. Kaleden çıkıp teslim olacaklara emân ilân edildi. Bağları, bahçeleri yakılıp yıkıldı; fakat düşman inatçı ve surlar kalın… Yiyecekleri de bol… Teslim olmaya yanaşmadılar. Peygamber hikmeti, muhasaranın kaldırılmasını gerektirdi. Böyleyken, sahabîler, ilk gururun yarasını kapayan nusretin arkasından ikinci bir nefs güvenine geçtiler ve:
— Şehid düşmeden nereye gidiyoruz?
Dediler.

Allah’ın Resulü gülümsedi. Onları bir gün daha cenkte serbest bıraktılar. Bos yere can kaybından başka bir şey çıkamıyacağı belli oldu. Allah’ın Resulü, muazzez sahabîlerine zafer neşelerinin verdiği gururda tövbe tavsiye etti. Her seyi Allah’tan beklemelerini, baska hiçbir emniyet hissine düsmemelerini, daima istiğfar ve hamd etmelerini telkin buyurdular. Zincirleme, Hüneyn ve Tâif’in de sırrı çözüldü. Üst üste Hüneyn ve Tâif gazalarının bilançosu: Altıbin esir… Yirmidörtbin deve… Kırkbin koyun… Tepeleme gümüs… Payına yüz deve düsen insanlar bile görüldü. Ensar içinde bir mırıltı oldu:

— Allah, Resulünü affetsin… Büyük payları Kureyş’e veriyor. Halbuki bizim kılıçlarımızdan hâlâ onların kanı damlıyor. İnsanlığın Tacı, Ensarı topladılar ve dediler:
«— Böyle diyormuşsunuz! Siz razı değil misiniz ki, Kureyşliler evlerine malla dönsün ve siz Allah’ın Resûlüyle dönesiniz?»
Fetihlerin en parlağı çapındaki bu hikmet karşısında hepsi başını eğdi.

Hamle Üstüne Hamle
MIKNATIS
Şimdi İslâm dairesi bir mıknatıs merkezi… İnsan, aile, millet, bütün etrafındakileri çekiyor, yutuyor, içine alıyor. Fert fert ve kabîle kabile gelip müslüman olanlar, birbiri pesinde… Ufak tefek tereddüt ve mukavemeti olanların üstüne mıknatıs bizzat ilerliyor; o zaman isteyen ve istemeyen, cazibe merkezine mıhlanıyor. Hastalara, ilâç isteyip istemediği danısılmaz, verilir; sonuna kadar kabul etmeyen ise ölümü kabul etmiş demektir.

TEBÜK
Dokuzuncu Yıldayız. Bu yıl, zekât emrine karsı duran Temimoğullarının tepelendiği ve içlerinde kendi kelâm kılıçlarına güvenen bâzı şiir şövalyelerinin Medine’ye gelip Peygamber sözcülerine mağlûp olduğu, Yemen elçilerinin Müslümanlığı öğrenmeğe geldiği, birçok fesahat harikalarının geçtiği, büyük sair Kâab bin Züheyr’in, meşhur kasidesiyle İslama kucak açtığı; ve nihayet, Peygamber başbuğluğunda Şarkî Roma İmparatorluğu üzerine yüründüğü sene…

Dokuzuncu Yılın Recep ayında, on bin atlı, otuz  bin yaya, baslarında Allah’ın Resulü, Medine’den çıktılar. Rum illerine… Artık, İslâm, içinden fışkırdığı dünyaya, Arap illerine madde plânında da hâkimdir… Simdi asıl yüzü ruh olan aynı madde plânında bütün kuvvetleri merkezlestirmis olarak büyük dünyayı toslayacaktır. Büyük dünya, dış dünya, İslâm çerçevesinin ötesindeki yabancı ve sözde medenî dünya…

Doğuya gerçek rengini getiren İslâm, simdi Batı’nın renk aldığı Hristiyanlık dünyasına. Babasız Hak Peygamber Hazret-i İsa’nın dinini bozanların dünyasına hesap soracaktır. Çünkü hem İsâ Peygamberin dini, yahudi ve münafığın tezgâhında çığırından çıkarılmış; hem de onun münezzeh Şeriatı ezellerin ve ebedlerin Peygamberi geldiği ândan itibaren Allah tarafından kaldırılmıştır. Hesaplasılacak dıs dünyaların birinde, Doğuyu, İçinden hastalıklı hayallerin tüttüğü hurafeler çanağı haline getiren İran ve gerisi; öbüründe de akılla hayâl arasında çırpınan, Yunan ve Roma artığı Bizans ve arkası vardır. Kısaca Fars ve Rum…

Demek ki, İslâmın muazzam aksiyon demi gelmiştir. Ve bu aksiyonun gerektirdiği şartların kıvamlaştığı saat… Tebük budur. Bu muazzam aksiyon, Peygamberler Peygamberinin devrinde tamamlanmasa da prensiplesecek, tohumunu atacak; ve sonra O’nun sahabîleri ve sahabîlerin bağlıları elinde gelisecektir. İste, onbin atlı ve otuzbin yaya, bu muazzam aksiyonun, sancaklaşmış, mızraklaşmış, tulgalaşmış remzi hâlinde, Medine ve Sam arası Tebük mevkiine doğru ilerliyor. Çünkü vesileler perdesinde Şarkî Roma İmparatoru Herakliyüs’ün İslâm üzerine büyük bir ordu tertiplediği haberi vardır.

Herkes malını mülkünü, atını, davarını, imkânını, İktidarını, caniyle beraber Allah Resulünün tuttuğu tepsi üzerine döktü. Ebu Bekr ise, zaten bekleneceği gibi, bütün servetini verdi. Ve Osman ve diğerleri… Bütün müslüman kadınlar elmaslarından ve altınlarından soyundular. Herkes dâvayı, aksiyonu anlıyor:
Dünya çapında hareket… Susuz insanları içen, kurutan, kavuran yaz sıcağında, çok zahmetli bir sefer… Münafıkların ıstırabı büyütmeyi hedef tutan kundakçılıklarına, Âyet cevap verdi:
«— Sıcakta sefer olmaz diyorlar; sen de de ki, Cehennem atesi hararetin en şiddetlisidir. Bilselerdi, böyle demezlerdi.»

Medine’de, Hazret-i AH ile Muhammed bin Mesleme, biri Beyt ehline, öbürü şehre memur olarak kaldı. Bir damla suyu develerin kursağında arayacak kadar sıkıntı çektiler, fakat dönmediler. Yolda, Allah’ın Resulünün devesi kayboldu. Arandı, bulunamadı. Hemen münafık tefsiri başgösterdi:
— Yerden ve gökten haber verdiğini iddia eder; devesinin nerede olduğunu nasıl bilemez?.

Kâinatın Efendisinin, bu mırıldanış üzerine sahabîlerini halkalayıp buyurdukları hikmet, bir mucizedir:
«— Vallahi ben bir şey bilmem; ancak Allah’ın bildirdiğini bilirim. Deve filân yerde ve falan vaziyette; gidip görün ve alıp getirin!..»
Gittiler, gördüler, aldılar ve getirdiler.

Geçtikleri yerleri ya dine getirdiler yahut itaat altına aldılar… Tebük civarında bir su başındalar. Su gayet zayıf. İçinde, incecik bir su şeridi geçen kuru bir ırmak.. Irmağın suyunu avuçlarında toplayıp abdest aldılar ve yine ırmağa döktüler. Irmak kaynadı, ırmak yükseldi, ırmak doldu. Irmak taştı ve bütün ordular suya kandı.

Herakliyüs harbe yanaşmadı. Geçit boyunca Bizans kuvvetlerine rastlanamadı; ve bu muazzam sefer, sadece iki dünya arasında istikbale kalan muhasebenin temelini atan bir remz hâlinde çakıp söndü. Yalnız, Bizans’a bağlı Hristiyan Arap kabilelerinin çoğu onlardan koparıldı. Bakın.
«— Ne mübarektir Kostantin beldesini alacak emîr ve ne mübarektir onun askeri.»
Mealindeki hadîs, Medine’den şimale ve dünyanın kilit noktasına doğru esen ebedî bir soluktur.

Bu soluk, asırlar sonra yerini bulacak; fakat müslümanlar onu anlasa da anlamasa da, hep ve her taraftan o dünyaya doğru esecektir. Batının Doğuyu mahkûm ettiği devrede de, suçu yine aynı ebediyet soluğunu anlayamamakta aramak icab edecektir. Tebük seferinden, münafıkların tesiriyle uzak kalanlar, Allah’ın Sevgilisi Medine’ye dönünceye kadar üzüldüler ve yandılar, öyle ki, kendi kendilerini Mescidin direklerine bağlayıp ağladılar, sızlandılar. Ve affedildiler. Artık düzlükten iç âleme, derinliğine iç âlemin dış yüzüne geçmenin zamanı geldi.

Mutlak İnkılâp
SEKİZİNCİ VE DOKUZUNCU YILLAR
İslâmın bütün bir müessese hâlinde tam düzlüğe çıkması Sekizinci ve Dokuzuncu Yıllarda… Bu yıllarda umumî manzara:
Mutlak inkılâp… Sadece gökten düşme, müstesna bir fesahat ve hürriyet ruhu içinde, putperest, yağmacı, soyguncu, hırsız, adam öldürücü, kan dökücü, kız çocuklarına kıyıcı, pislik, zina, kumar, sarap, istihza, hakaret, iftira, kibir ve en sert oymak taassubu içinde kaskatı donmuş bir ruh, eski ruh, nasıl da bir nefhada kurtulmuştur?

Bu nefha, daima noktalıyalım ki. Peygamber soluğudur. Çölün her kum tanesi içinde bir Elhamra sarayını, bir Bağdat sitesini yerleştiren de hep bu nefha… O’nun ne bulduğu ile ne getirdiği arasındaki hayal çatlatıcı muhasebedir ki, Peygamberliğinin azamet dolu destanı… Arap illerinde kusun bile korkusuz uçamıyacağı dehşet ve cahil iye t devrinin hemen arkasından, Allah Resulünün çizdikleri huzur ve emniyet levhası:

Bizzat buyuruyorlar:
«— Artık San’a’dan Mekke’ye kadar yapayalnız seyahat edecek bir kadın bile, kalbinde Allah korkusundan başka bir kaygı taşımayacaktır.»

İdrâkiniz çatlıyabilir; mutlak inkılâp, bıyıkları kan pıhtılı sırtlanı süt kuzusu yapmıştır. Dokuzuncu yılda, malının yağma edileceğinden korkan bir adama cevapları:
«— Kervanların muhafazasız hareket edeceği günler pek yakın…»

Devlet gönüllerde kurulmuş ve hemen maddeyi tertemiz edip eline almıştır. Simdi her şeyde nizam, ahenk, ölçü ve huzur… Muazzam bir hayal kabiliyeti içinde en kaba müsahhasların ifadesine bağlı Arap, simdi kısa zamanda cebir ilmini keşfedecek kadar dolambaçlı mücerretler âlemine girmiş; eşya ve hâdiselere onları birbiri içinden süzen bir hikmet mensurundan bakmaya başlamış ve hem hikmette, hem ahlâkta İlâhî nura ermiştir.

Eski yırtıcı ve müşahhaslaştırıcı, putlaştırıcı seciye, şimdi Allah’ın birliğine ve mutlak münezzehliğine, namütenahi mücerretliğine inanıyor; secdeye kapanıyor, oruç tutuyor, zekâtını veriyor. Hac mevsiminde Allah’ın Evini ziyarete koşuyor. Ve bütün bunların esrar ve hikmetini derinden derine sezerek yapıyor. Masum kanının sarhoşu eski kaplan bünye, simdi, üstün insan ahlâkı içinde, bir güvercin öksürse gözyaşlarını tutamıyor. Bu hâl Müslümanlıktır. Ve mutlak inkılâp…

Ahzâb muharebesinde, hizib hizib birlik olarak, Müslümanlığı yıkmak isteyen ve Arap illerinin son küfür aksülâmelini temsil eden kabileler, Mekke ve Tâif’in arkasından baştan başa müslüman… Bunlar, Peygamber karargâhına hey’etler göndermiş, kendilerine hey’etler gönderilmiş ve hepsi birden kurtarıcı İslâm çemberinin içine alınmıştır. Sekizinci yılda Yemen’e giden İslâm elçisi Ali, o tarafları, son küfür artıklarına kadar Hak Dinine
çekti. Yemen’le beraber, Bahreyn, Amman ve Suriye hududuna kadar bütün Arabistaft. Yarımadasında tevhit sancağı… Hicretin Dokuzuncu Yılında, bütün Arap İlleri müslüman; ve Arap, mutlak inkılâbın, istifa süzgecinden geçmiş yepyeni tipi. Her milletin namzet olduğu ebediyen yeni tip… Bu süzgeci süzülmüşün süzülmüşü, istifa görmüşün istifa görmüşü mânâsına, Mustafa, Allah’ın Sevgilisi Muhammed Mustafa tutuyor.

İDARE
Devlet gönülde, madde ise bu gönlün elinde olduğu için Allah Resulünün semavî devletine, dünya hükümeti, bir toz zerresi hâlinde dahil… Fakat görünürde mevcut değil… Dünya hükümeti de peygamberlik hikmetinde erimis ve ayrıca yer ve sekil alamamıstır. Bu yüzdendir ki. O, bütün dünyaların sahip ve hâkimi… Ne bir alâyis, ne bir özenis, ne de en küçük bir ziynet, hasmet ve saltanat belirtisi… Hurma dallarından tahta sedirler ve çok defa bombos toprak tabaklar… Mevkibinin önünde, bütün insanlık, büyük üniforma lariyle tek ayak üstünde dursa yine göklerin O’na her ân tertiplediği zafer alayına denk düsemiyeceği, ve cihanın bütün mermer, fildisi ve billur mevcudu bir araya gelse manevî sarayına es olamıyacağı Allah’ın Sevgilisi, O, buyuruyor ki:
«— Kul gibi, köle gibi, oturur; kul gibi, köle gibi, yemek yerim.»

Her yerde elçileri, murahhasları, valileri, imamları, hâkimleri, muallimleri, fetvacıları, terbiyecileri, tefsircileri… İstikbalin büyük idare ve teskilâtına ait her tohum atılmıs, her prensip dizilmistir. Malî, iktisadî, içtimaî, harsî, idarî, siyasi, fikri, terbi-yevî, ruhî, ahlâkî, müessiselesme cehdinin bütün tohumları Peygamber soluğunun içindedir.

By |2018-06-28T22:27:34+00:00Pazar, Haziran 28, 2015|Genel|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin