EN BÜYÜK MUCİZE

Ana sayfa » EN BÜYÜK MUCİZE

EN BÜYÜK MUCİZE

cole_inen_nur

(Çöle ve Bütün Zaman ve Mekana)

Allah’ın Kitabı
EN BÜYÜK MUCİZE
O’nun en büyük mucizesi Allah’tan getirdiği kitap… Kur’ân…

İsâ Peygamber, ölüye:
— Kalk, Allah’ın izniyle!
Dedi ve ölü kalktı.

Musa Peygamberin asası ejder oldu; ve yere birtakım ipler atıp onları yılanlaştıran sihirbazların marifetlerini yuttu. Peygamberler Peygamberi de, bir taraftan, kameri ikiye böler, parmaklarından binlerce sahabînin abdest almasına mahsus suyu fışkırtır, on kişilik yemeği bin kişiye yedirir, elinin değdiği noktada her illeti siler ve her haliyle ayrı bir mucize belirtirken, öbür taraftan, bütün bu mucizeler semasındaki yıldızların merkezine, Allah’tan gelen güneş mucizeyi yerleştirdi.

Bir çok peygamberlere kısım kısım, bazılarına da bütün olarak inen kitaplar içinde, Kur’ân, Allah’ın hem kulların elinde mevcut, hem de kendi indinde ve kendisiyle kaim mutlak Kitabı… Ve Kur’ân, ölüyü dirilten İsâ, denizi yaran Musa, ateşi gül bahçesine çeviren İbrahim Peygamberlerin mucizeleri yanında, hem akıl almazlık, hem de açıklık ve belirlilik bakımından en büyüğü… Allah’ın Peygamberinde tecelli ettirdiği her mucize kendi zaman ve mekânının marifet telâkkisi neyse o plânda zahir oldu.

Kur’ân, Araplarda, üstün marifet telakkisinin kelâm olduğu hengâmede indi. Ve onu dinliyenin dili tutuldu… Allah tarafından indirilmiş ve insanlarca tahrif edilmiş eski kitaplarda, sırf beşeri hikmet olarak ele alabileceğimiz bir söz vardır. Vücut adına hiç bir şey mevcut değilken kelâmın var olduğunu kaydeden cümle… Fezada, fezanın da olmadığı akıl ermez bir âlemde bası ve sonu yok, muazzam bir dalgalanış halinde kelâm helezonları… Yani saf fikir, fikirler âlemi… Ve onun verâsında Allah… «Kelâm, zaten insan san’atının en büyüğü, insanî sıfat ve mahiyetin ta kendisi… O’nun mucizesi insan denilen mucizenin, en büyük hikmet, marifet ve mahiyet «namütenahiyi getirdi ve mucize üstü mucize oldu.

EZELÎ VE EBEDÎ KİTAP
İçinde «Arap dili üzere» nazil olduğu Allah tarafından bildirilen ezelî ve ebedî kitap… Bir bakıma beşeri ve umum kelâm unsurları içinde apaçık ve apaydınlık iken ö değil; bir bakıma da her harfinin gerisinde bir cihan gizleyecek kadar esrarlı, kapalı ve o… Bunlardan biri zahir, öbürü bâtın istikameti… Ufuk gibi, gaye gibi, gittikçe gidilir ve tutulmaz sır, bâtında… Fakat o zahir ve bâtın, tek bir bütün… Yazılısı ve okunuşiyle, harfleri ve telâffuziyle, kendi aslî heyetinden zerre feda etmez, mutlaka yekpare, mutlak bütün… Allah’ın, ezelî kıdem sıfatı içinde kadîm ve onunla kaim kelâmı… Kelâm-ı Kadîm… Ve mahlûk değil…

Allah’tan gelen namütenahi İcaz, namütenahi mâna, namütenahi ahenk, namütenahi nizam,
namütenahi azamet, namütenahi hikmet, namütenahi ölçü, namütenahi nisbet çağlayanı…
Kur’ân’ın zâhirindeki yalnız:
«— Her şey helakte; onun vechine karsı…»
Yahut:
«— Allah’ın yüzünden başka her şey helakte…»
Veya:
«— Onun yüzüne karsı, her mevcut yoklukta..,»
Hikmetine, bütün beşeri tefekkür yekûnu ve tecrid çilesi yetişmedi. Bu hikmete yaklaşır gibi olan büyük mustaripler de, ellerini değdirdikleri anda, gaipler perdesinden ruhlarına geçen cereyanla kavruldular. (Sokrat) tan (Paskal) a kadar bütün bir kol!.. Hakikati arayan büyük fikir mustaripleri… (Paskal), geçirdiği metafizik buhranın nihayetinde:
«— Bana Allah gerek… Filozofların değil, peygamberlerin haberini getirdiği Allah…»
Dedi ve tek tek peygamberleri saydı da, O’nun ismini söylemedi, eteklerine yapışamadı ve kıl farkiyle kurtuluş teknesine sıçrayamadı. Bu misali, insan aklının tek basına ve rehbersiz nereye kadar uzanabileceğini göstermek için ölçü diye aldık. Peygambersiz, yâni Allah habercisinden ayrı is yok… Bunu bilmek de kâfi değil; asıl haberciyi de bilmek ve bulmak lâzım…

Nazil olurken, ümmi Peygamberi râselerle doldurdu, alnını ter damlalariyle noktaladı ve dizine dizi değeni yıldırım gibi çarptı. Bazan dünyanın en güzel insanının yüzüyle, bazen da heyûlâi tarakalarla geldi ve daima Melek getirdi. O’nun ağzından serpildi de, O’nun ağzından çıkan hiçbir söze benzemedi. Harfleriyle, sesleriyle, sayılı kelimeleri, sûresi ve ayetiyle mahlûk dilinin karsısında, Allah’ın, mahlûk olmayan, sayıya gelmeyen ve bölünmek bilmeyen Kelâmı…

Kur’ân ve însan
DİNLEYENLER
Dinleyenler. Ömer gibi, ya hemen kapılıp teslim oldular; yahut içinden çıkamadıkları bir acaiplik, harikuladelik, görülmemislik tesirine düştüler. Hesap ve muvazene sarsıcı bir tecelli karsısında kaldılar ve «sihir» dediler; «insan kelâmı» diyemediler.

Velid bin Mugiyre, şiir ve kelâm san’atında Kureyş’in bir tanesi…
Allah Resulüne başvurdu:
— Bana Kur’ân’dan oku! Okudular.
— Daha oku!
Kelimelerin büyücüsü Velid, basını alıp Kureyşlilere kostu:
— Aranızda benden üstün sair yok. Her türlü şiir halini, insan ve cin şiirlerini benden iyi bileniniz yok. Vallahi onun okuduğu kelâm bunlardan hiç birisine benzemiyor. Vallahi, öyle acaip bir dokunaklığı vur ki, aklım basımdan gitti.

Allah’ın Resulüne, güya doğru yolu göstermesi için, kâfirler, Rebia oğlu Utbe’yi gönderdiler. Utbe söyledi, söyledi, söyledi.
— Sözün tamam oldu mu?
— Evet…
— Öyleyse simdi beni dinle!.
Buyurdular ve Secde sûresini okumaya başladılar. Secde âyeti gelince de secde ettiler. Yüzü gözü karmakarışık, Kureyşlilerin içine düşen Utbe:

— Bir kelâm isittim ki, ömrümde mislini duymadım. Ne sözü bu söz? Şiir değil, sihir değil, kâhin lâfı değil… Ey Kureyşliler beni dinlerseniz bu adama ilişmeyiniz, bu adamı kendi haline bırakınız!

Arap şiirinin ve kelâm tılsımının bas örnekleri… Yedi askı… Kabe duvarında aslı duruyor. Basta İmrülkays’ın şaheseri… Belagatta herkesi kemiklerine kadar eriten bir âyet indi. İmrülkays’ın henüz hayatta bulunan kız kardesi hemen Kabe’ye koştu, kardeşinin şaheserini Kabe duvarından tırnaklarıyla yırtıp indirdi ve haykırdı:
— Artık kimsenin diyeceği kalmadı!. Kardeşimin şiiri de iftihar makamında duramaz!
Ve bütün yedi askı, birbiri arkasından toprağa serildi.
Nuh tufanına dair o âyetten meal:
«— Ey arz, suyunu yut; ve ey sema, suyunu tut! Ve su çekildi ve Allah’ın kazası yerine geldi.»

Bir bâdiye arabı zahiri mânâsı:
«— Sana emredileni açıkça bildir!»
Emrinden ibaret âyeti işitmekle, içini öyle bir heybet kapladı ki, hemen secdeye vardı. Bu Arabın kulağından ruhuna dolan ahenk, hece ve kelime tertibi, süzülmüş fikir, üstün edâ, kimbilir onu hangi derinliklere çekmişti?

Bu halin cevabını Kur’ân veriyor:
«— De ki, bütün insanlar ve cinler bir araya gelse ve birbiriyle yardımlaşsa, Kur’ân’ın bir parçasına misil getiremezler.»
Arapçanın ve kelâm sanatının ruhuna ermiş islâm büyükleri, bakın ne dediler:
«— Kur’ân’ı bir takım yapraklar üstüne yazsalar da, dağlarda, kuytularda bir yere bıraksalar; ve kimin yazdığı, nereden geldiği, ne olduğu bilinmese, yine selim akıl anlar ki, bu Allah’ın kelâmından başkası olamaz.»

NAZİL OLDUKTAN SONRAKİ MUCİZE
Allah’a ve neticede Resulüne ve Kur’ân’a inanmayanlar vardır. Allah’a inandığını sanıp da Resulüne ve Kur’ân’a inanmayanlar vardır. Bunlar bile bedahet aydınlığı içinde kabul eder ki, Kur’ân O’nun ağzından serpildiği gibi, sımsıkı, mahfuz kaldı. Tek kelimesi değiştirilmemiş, harfi titrememiş ve o, en küçük asıntı kabul etmez bir tamamlık halinde günümüze gelmiştir. Yarına da böyle, sonsuz yekpareliği ve tecezzi üstü mahiyetiyle zamanı delip geçecektir. İste Kur’ân’ın nazil olduktan sonraki mucizesi! Bizzat Allah, bizzat O’nun ağzından, Kur’ân’ın mahfuz olduğunu söylemedi mi? Bu İlâhî ahd da gerçeklesti. Aradan geçen bin üç yüz su kadar yıl içinde Kur’ân, medeni muhafaza vasıtalarından mahrum devirler ve içli dışlı, islâmiyet düşmanlarının pusuları içinde yol alarak geldiğine göre, onun bu muhteşem masunluğunu izah edin:
— Tesadüf…
Kelimesinden başka bir ifade yok mudur?
Vardır:
Ancak İlâhî kudrettir ki, orui elde tutmak iktidarındadır.
Kur’ân’ı Allah’ın kelâmı diye uyduran bir insanın!
— Ebediyen mahfuz kalacak!..

Diyebilmesi muhaldir. Uydurulması muhal olduğu gibi… Allah varlığını, ezelî kelâmını, Resulünü ve O’nun sıdk derecesini Kur’ân’da öyle gösterdi ki insan, denize düsse ye suda boğulsa, yine bunun kadar, boğulduğu denizi hissetmek kadar açık bir vakıa tecellisi karsısında kalamaz. O kadar keskin… Ve Kur’ân’da, haber verilen birçok fethin gerçeklesmesi… Daha bildiğimiz ve bilmediğimiz, gördüğümüz ve görmediğimiz nice zuhur…

ÖBÜR KİTAPLAR
Basta, bugün dünyaya hâkim din subeleri içinde, bağlıları bulunan İncil ve Tevrat; yahut, bağlılarınca İncil ve Tevrat sanılan iki kitap… İkisini de kâfir ve münafık eli tahrif etti ve içlerine kendisinden birçok şey kattı. Buna, tarih boyunca birbirine uymayan binlerce ayrı nüsha şahit olduğu gibi, bizzat mahlûk ağzından nakiller ve mahlûk ifadesini asmayan eda da şahit…

Her biri kendi aslı içinde de başka, başka İncil, hiçbirinin İncil olmadığına ve semavî kitabın kaybolmus bulunduğuna riyazî delil… İncil ve Tevrat, aslında, Peygamberler Peygamberinin müjdecisidir. İncil, O’nu «Ahmed» isminin karsılığı ile anar, Tevrat da İbranî dilinde «Hamd» mânasına bir kelimenin istirakiyle haber verir.

Âdem Peygamberden O’na kadar mukaddes sancağı birbirine devrederek gelenlerden İbrahim, Musa ve İsâ Peygamberlere, Allah Sevgilisini bildirdi. Bellibaslı zaman ve mekânların Peygamberleri, bütün zaman ve mekânın Peygamberini müjdelediler. Fakat Allah kelâmının tah-rifçisi mes’um el, bu isaretleri semavî kitaplardan kazıdı. Buna rağmen İncil’in yıkıntıları ve döküntüleri içinden son müjdeyi müjdeleyici kelime ve işaretleri meydana çıkaran İslâm tetkikçileri gelmistir. Kur’ân, Allah’ın, insan mucizesi üzerine yönelttiği en büyük mucize… .

Kur’ânı Anlamak
KUR’ÂN HİKMETİ VE EMİRLERİ
Kâinatın bütün esrarını, en yakın ve en uzak her zerrenin birbirine nisbetinde, zaman ve mekân boyunca olmus ve olacak her seye kadar Kur’ân’ın hikmeti içinde bilmek lâzım… Bilinmezi bilmek budur ve bu kadardır. Kur’ân’daki sûre, kelime, harf, nokta sayısına kadar zahirî ve bâtınî remzlere doğru, kemmiyet ve keyfiyette her isaret, varlığın hudutsuz mimarîsinden bir haber…
Amma:
— Bu budur, su sudur!
Demek ve mutlak teshisleri koymaya kimsede takat hayal edilemez. Kur’ân’ın zahirdeki apaçık emir ve delâletler müstesna, esrar âlemine karsı böyle teshisler koyan birini gördünüz mü, ser’î bir emniyet ve imtihan ile o iddiacıya süflilik isnat edebilirsiniz. Kur’ân’dan nefslerine ve nefsanî havalarına pay çıkaranlar Allah’ın haşyet duygusundan mahrum kıldığı bedbahtlar… Kur’ân esrarını yalnız Allah; insan çerçevesinde de en fazla yine Allah’ın bildirdiği kadarıyle Resulü bilir.

Emirlerse, apaçık zâhirleri ve onların bağlı olduğu sonsuz bâtınlarıyle, mutlak mizan ve sasmaz mihenk… Bazı sûre baslarında «Huruf-u Mukataat-ı Kur’âniye» veya «Tavâsin-ül-Kur’ân» isimli kesik harfler, Sevenle Sevilen arasında, namütenahi esrar belirtici sifreler… Sadece, insanı yeryüzünde halifesi olarak yarattığını ve onu esya ve hâdiseleri teshire memur ettiğini bildiren Allah’ın emrindeki zahirî delâleti mefkûrelestirmis olsaydık, bugün müsbet bilgileriyle cihana hâkim Garbın basit akıl harikası bizde olurdu. İlâhî cilve, topyekûn Garbı, bilmeksizin Kur’ân emrini tatbik eden ruhsuz bir ülke, Şarkı da, gördüğü halde anlamayan akılsız bir diyar olarak meydana çıkardı. İkisinin de hasreti öbürüne…

KUR’ÂN TEFSİR VE MEALİ
Kur’ân’ın tefsiri, bellibaslı had ve derecelere kadar mümkün… En büyük tefsirci, bizzat kendisine Kur’ân nazil olan Resuller Resulü… Sonra sahabîlerin büyükleri; daha sonra da toplu ifadeyle, büyük hal, takva, ilim, ahlâk ve tahkik ehli… Sonunculardan iki bas örnek, İmam-ı Âzam Ebu Hanife ve Kaadi-i Beyzâvi Hazretleri… Bunlar da, biri itikat ve amel, öbürü hikmet ve inceliklerde muayyen merhalelere kadar ilerleyip haşyetle durmus ve gerisini Allah’ın namütenahi esrarına bırakmıs büyük tenzihçiler… Doğrudan doğruya tefsir isiyle uğraşmış ve örnek tefsirlerden birini vücuda getirmis olan da Kaadi-i Beyzâvi Hazretleri… Her fert, Kur’ân’ın zahirî mânasındaki derinlik ve sonsuzluktan, dilediği güzellik ve büyüklüğü devsirmekte hürdür. Bu bakımdan, sadece vecd ve zevk anlayısıyle herkes zarurî bir tefsircidir. Fakat herkese mahsus, sabit, umumî ve teşhisi tefsir ve takdir, esasen hiç kimsenin haddi değilken, ancak bellibaslı dereceler üzerinde büyük ilim ve ahlâkla içtihat makamına erebilmis kahramanların kârı olabilir.
Bir insan:
— Ben Kur’ân’ı kendi aklımla tefsir ederim!
Dese de, neticede, tefsiri noktası noktasına büyük tefsircilerinkine uygun çıksa, hareketi, yine dinî cinayetlerin en büyüğü olur. Küfür… Kur’ân’ı öz aklı ve anlayışıyle tefsire kalkısanın küfürde, olduğu hadîs ile sabit… Hazret-i Ömer’in halifeliğinde, muayyen bir yerin büyükleri, Kur’ân’da kendi aleyhlerine tefsir ettikleri bir kelimenin tek harfi üzerinde, o harfe ait noktanın üstten kaldırılıp alta alınması kadar küçük bir değisiklik istiyorlar. Mâna büsbütün bozulmuyor.
— Verin ve göklerin bütün halkı gelip de o noktaya çengel assalar ve asılsalar, onu yine aşağıya indiremezler!..

Tefsir, ödenmez bir vebal, altından kalkılmaz bir yük, tesellisiz bir cüret işi… Yanlış el atılan, yanlış kıvamlandırılan her noktanın bir atom bombası gibi patlayacağı tehlike tarlasında yol alabilmek için, O’nun ruhaniyetine tevarüs etmiş bir kılavuz bulmak lâzım… Bu haşyete malik olmayan el, Kur’ân’ın sahifelerini bile çevirmeğe lâyık değil…

Allah, Kur’ân’ında hiçbir defa Sevgilisine, hâs ismi, nida edatıyla «Ya M……!» diye hitap etmedi. Bunu biliyor musunuz? Eritici bir edep ve haya tecellisi… Halbuki en eski çağlarda bile, derin ask ve yüksek ilim devrine yakın tefsirlerden çoğu su müstesna gaamızayı, inceliği görememiş, ham ve kaba kalmış ve bazı âyet başlarında «De ki…» hitabından sonra «Yâ M……» diye O’nun hâs ismini kullanmak cüretini göstermiştir.

«De ki…» emrinden sonra bizzat Allah’ın kullanmadığı ismi nasıl kullanırlar ve bir sırrı çiğnemiş olmaktan nasıl ürpermezler?.. Anlayın, Kur’ân tefsirine mahsus ehliyet ne demektir! Meal isine gelince, o büsbütün belâlı… Eskiden tefsir vardı; umumî din ilimleriyle meşgul ve irfan sahibi herkes Kur’ân’ı zahirinden sökebileceği için, ayrıca meal diye bir mesele yoktu. Yahut meal mefhumundan korkacak ve her ibareye tefsir demeyi tercih edecek kadar haşyet duygusu vardı.

Halbuki, insan iktidar ve itinasının son haddiyle ve tam haşyet ve teslimiyet duygusu içinde meydana getirilecek bir meal, tefsirinden daha az tehlikeli olabilir. Haddini bilmeyen meal ise tefsirden daha vehametli… Kısacası meali de tefsir sayarak, fakat bası bos tefsire hiç yanasmayarak, zahirî mânaya tam riayet, haşyet, teslimiyet ve bütün bunlardan sonra ne yapıldığını, yapılanın ne olduğunu ve ne ifade ettiğini bilmek, yegâne aziz ölçü… Bakın, yapılanlar ne zannedilmektedir ve nedir? Meallere nakledilen dilin ismiyle verilen Türkçe, Çince, İngilizce Kur’ân ismi, sadece küfürdür. Arapça Kur’ân denebilir mi? Kur’ân, Arapça mahlûk lisanından da münezzehtir

«Kur’ân tercümesi» demek de yanlış ve öbüründen ancak bir derece hafif bir cinayet… Bu da, Kur’ân’ın tercüme çerçevesinde zapt ve ifade edilebileceği gibi bir gaflet edasına yol açar. Hiçbir tercüme, aslının aynı olmadığına, çok defa aslının altında, bazen de üstünde olduğuna göre, Allah’ın Kelâmını tercüme iddiası ne demek olur? Onu, tercümesi kabil ve tercüme tâbirinin kadrolaştırdığı eşyadan görmek, olur şey mi? Öyleyse?. Kur’ân’a el sürülemez ve Allah’ın «Anlamanız için Arap lisanı üzere indirdim» dediği ana kitabın mânalarına yabancı mı kalınır? Hayır! Aksine, o mânalara bürünmek lâzım… Buna bilhassa memur ve .muhtacız!.. Nasıl? Şöyle:

Yukarıda temas ettiğimiz îş şartı ve şuuruyle yapılan, ne Kur’ân ne de tercümedir. Ancak bu bilgiyledir ki Allah kelâmının, zahirî mânası her dile nakledilebilir. Bu nakillere sadece «meal» ismi verilir. Ve üstüne söyle yazılır: Kur’ân’ın Türkçe, Çince veya İngilizce zahirî mânası veya meali… İs budur ve bu isi en bilgiç ve çilekes iman âlimlerine yaptırmak, her türlü indî tefsirden kaçınmak ve tefsir zarurî olunca mazinin büyük tefsircilerine sığınmak, tek yol…

Allah’ın âyetlerini ticaret metaı diye kullananların son moda meal ve tefsirlerinden, her müslüman, en vahsî çirkinlikten kaçarcasına uzak kalmalıdır. Bir tercüme, tefsir veya meali Kur’ân zannetmek, fotoğraftaki sekilleri canlı sanmaktan daha abestir.
Âyet meâii:
— Eğer biz Kur’ân’ı dağ ve tas üzerine indirseydik, Allch’ın haşyetinden dağ ve tas param parça olurdu.»
Fakat, Allah’ın, çoğunu mühürlediği insan kalbi hiçbir sey duymuyor.

Peygamberin Kitabı
HADÎS
Hadîs, O’nun her hareketi, her edası, her tavrı ve hususiyle bütün sözleri… Hattâ sükûtları… O’nun ağzından üç türlü kelâm serpildi:

Biri, daima ve münhasır olarak Melek vasıtasıyle gelen Allah kelâmı: Kur’ân…

Öbürü, kendisini ânî bir nur kaplayarak, arada Melek olmaksızın Kur’ân dısında, doğrudan doğruya Allah’tan gelen söz: Hadîs-i Kudsî…

Ve sonra, Resûl ve insan sıfatıyle kendi sözleri… Sadece Hadîs…

HADÎS USULÜ
Çok nazik…
«— Benim ağzımdan söz uyduranın yeri atestir.»

Mealindeki hadîs ve sahabîlerin Allah Resulüne duyduğu nihayetsiz hürmet, Hadîs Usulünü en titiz ölçülere bağladı. Bu bakımdan, Hadîs ve Hadîs Usulü ilimlerinde saat, dakika, saniye, sâlise ölçülerinden daha ince ayırt edisler, sınıflandırıslar vardır. Hadis, mutlaka, son rivayet eden sahıstan ilk haberi veren sahabîye kadar en emin bağlantılarla zincirli olacaktır. Bu bağlantıların ismi senettir. Onun, geride bıraktığı ask, vecd, cehd, hamle, ölçü, usul, sistem ve titizlik o kadar büyük oldu ki, İslâm âlimleri, imkânlar âleminin semasında, kehkesandaki toz yıldızlara kadar nisbet ve kıyas hattı çekilmemis hiçbir nokta bırakmadılar.

Bugün de, en fazla, insaflı Garp âlimlerinin hayran olduğu bütün bir ölçü mimarîsi, O’ndan birkaç asır sonra hemen kuruldu. Büyük İslâm âlimlerinin omuzlarında duran bu muhteşem mimarîye, bir zerrecik insaf sayesinde kâfir olarak da hayran kalmamak mümkün değildir. O hep O’nun soluğundan… Hadîs toplayıcıları, ilmî usullerle yanyana, ahlâkî sartlara da o kadar dikkat ettiler ki, Mekke’yle Buhara arasındaki mesafeyi, tek hadîs telâkkisi için, icabında yaya yürüdüler; hadîsi bilen adamı tarlasında buldular ve bir de baktılar ki, bu adam, nasılsa bosanmıs atını tutmak için bos bir yem torbası kullanmakta… Atına bos yem torbasını gösterip onu kandırmaya çalısmakta…
Bu manzarayı görünce:
— Ben, zaruretle de olsa, atını bile aldatandan hadîs telâkki etmem!
Hadîs nakline ehliyet için insan ruhunda aradıkları doğruluk çilesinin derecesini görüyor musunuz?

ALTI KİTAP
En ileri titizliğe rağmen bâtıl mezheplerin, Bizans ve menfî kutuplarıyle Fars ruhlu tahrifçi ve uydurmacıları, yahudi ve münafık sevk ve idaresinde, hadîs adına nice kalpazanlıklara yeltendi. Fakat büyük İslâm (metodoji) si bunları çiğnedi, hadîslerin zayıflarını ayıkladı ve Peygamberin Kitabını bütünlestirmeyi bildi.

Peygamberin Kitabını bütünlestiren en emin nakil çerçevesi «Kütüb-ü Sitte» Altı Kitap ismiyle anılan ve baslarında da Buharî ve Müslim gibiler bulunan kaynaklar…

Bunlardan Buharî hadîsleri o kadar makbul ki, toplanısta sade Buharî Hazretlerinin muazzam ilim ve ahlâki müessir olmakla kalmamıs, onun ilim üstü büyük ruhi marifeti de ayrı ayrı her hadisi tahkike yol bulmustur. Buharî Hazretleri ömrü boyunca her birinin nimetini bir karınca gibi çetin maniler üzerinden atlayarak tasıdığı ve ruh yuvasına yığdığı hadislerin toplanması isindeki dev çapında, ilmîcehdden sonra, her hadis için ayrı bir gusül abdesti aldı, murakabeye vardı ve isin tahkikatını Allah’ın Sevgilisinden bizzat öğrendi. Her Hadîsi O’na danıstı, cevabını aldı ve sımsıkı perçinledi. Büyük ilim ve marifet elele… Başka türlü olmazdı. hadis hikmet! Bütün İslâm müessesesi kaynak olarak dört esasa dayanır:
— Kur’ân…
— Hadîs…
— Ümmetin toplu anlayışı…
— Fıkıhçıların kıyası…
Bunlardan ilk ikisi esas… Son ikisi de esasa varmak için yol… Demek ki, Peygamberin Kitabı, Allah’ın Kitabından .sonra dinin ana temeli… Bütün dünya, bütün meseleleriyle, Peygamberin Kitabında…

Hadîsler de, en sadık, en dürüst, vakur ve haysiyetli meallerle nakledilebilir ve bir yıldızdan bir yıldıza çekmis mahyalar halinde Insanlığa, muhtaç olduğu nuru pırıldatır. Hac yollarında bir velî susuzluktan nefesi sönmek üzere bir köpek görüyor ve etrafındakilere haykırıyor:

— Yetmiş kere piyade hac sevabını bir içim suya kim satın alır?
Veliye bir içim su veriyorlar… o da bu suyu köpeğe içiriyor ve diyor:
— Bir hadiste gördüm: Her bağrı yanana su vermekte büyük ecr vardır. İşte o hadîsin yüzü suyu hürmetine aır kt…
Yetmiş kere piyade hac sevabını, bir hadîs emrinin hikmetine feda eden velî, o hikmeti belirtmekte ne ulvî!.

By |2018-06-28T22:27:32+00:00Pazartesi, Temmuz 13, 2015|Genel|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin