PEYGAMBER ve ŞAİR

Ana sayfa » PEYGAMBER ve ŞAİR

PEYGAMBER ve ŞAİR

cole_inen_nur

(Çöle ve Bütün Zaman ve Mekana)

ÖLÇÜ
Peygamberler Peygamberinde kadın, dünya cephesinin çerçevelediği yalnız bu cepheye mıhlı kadına benzemez Peygamberler Peygamberinde kadın, maddesi ve her şeyiyle üstün beşeriyet sıfatının tecellisine mahsus ilâhî bir perde; maddesi ve her şeyiyle ebedî mânalara yol verici bir mâna… Kâinatın Efendisinde kadın sadece hakikî hayata bir zıplama taşı olan bu dünyada, mutlak, mücerret ve münezzeh güzellikten, üstün beşeriyet vasfının ışıldamasına ve Allah’ı bulmasına yardımcı bir pertevdir. Bu pertevin çakıntılariyle değil midir ki, Muhammedî Hakikati, ilk insandan beri birbirimize teslim ederek, sonsuzluğa doğru üreyip gidiyoruz?

Peygamber ve Şair
ŞAİR NEDİR?
Eski Yunan’dan beri anlamaya ve anlatmaya çalışıyorlar. Benim anlayışıma göre gaipler perdesindeki işaretlerin mıknatisıyyetine tutulmuş, bir oraya bir buraya savrulan ve ebedîyen ebedîyi, erişilmezi, tutulmazı arayan meczup ruh… «Ben Şairim, gaibi kurcalayan çilingir: Canlı cenazelerin başında Münker Nekir…» Şair, eşya ve hâdiselerin en mahrem maktamda çarpan gizli nabzın “dâvetlisidir ve bilmeden ebedîyen Allah’ı arayacaktır. Şair göklerden süzülen esrar huzmesinin nuranî mahrutuna yakalanmış bir toz zerresi. O ki, bu nuranî mahrutun doğrudan doğruya basını ışıldattığı Allah habercisidir; şair bütün «estetik» ve «poetik» kutuplarıyle, onun hizmetçisi… Olması gereken bu…

BİR HADİS VE HİKMET
Doğruluk derecesini bilmediğim, fakat neticede her güzel şey gibi özünü mutlaka O’na bağlı gördüğüm bir hadîs:
«Allah’ın esrar hazinesi Arşın altındadır. Anahtarları da şairlerin diline verilmiştir.» Öyleyse, O bütün kâinatın nizamını getirdiği gibi, şiirin de hikmetini, birkaç çizgiyle yer ve gök arası hendeseleştirmiş oluyor. Artık «poetik» dedikleri şiir hikmeti, basını bu ölçüye dayayıp, yerle gök arası muhteşem mimarisini kurabilir? Ne duruyor? Allah’a ve esrara, yâni kendi iç gayesine, vücut hikmetine bağlı şiir ve şair, Allah’ın Resulü tarafından en büyük himayeyi gördü. Süreyd bin Süveyd:

«Bir gün Allah’ın Resulü, beni devesinin arkasına bindirdi. Yavaş yavaş mesafe alıyoruz.
Sordular:
— Eskiden Ümeyye bin Ebu Sait isimli bir şair vardı. Bundan bir şey hatırlıyor musun?
— Evet, ey Allah’ın Resulü…  Oku!
Okudum. Daha istediler!.. Yine okudum. Yüz beyit kadar okudum.»Arap şairlerinden birçoklarının şiirlerini okuttukları ve bazıları için:
— İlâhî hikmete ve tevhide ne kadar da yaklaşmış dedikleri vaki…
Buyurdular:
— Söz şair Lebid’in su mısrası: «Allah’tan başka her şey bâtıl!..»
Düşünün o mesud şairi ki, bir mısrası hadîs oluyor!

«— Söz vardır ki şiirdir, şiir vardır ki hikmettir…»

ASIL HİKMET
Asıl hikmet, Allah’ın Resûlüyle şair arasında, şiir ve şairin münteha noktasıyle Kâinatın Efendisi arasında, riayeti fevkalâde mühim sınırı tanıyabilmekte… O, Allah’ın doğrudan doğruya, Allah tarafından habercisidir; şair ise, çok defa şaşkın ve âletinin merkezi hedefindeı habersiz, haberi olsa da habersiz, şahsî bir arayıcı… O, bizzat Allah’ın ayetlerini okumaya memurdur; şair ise insan ruhunun habersiz bükülüşlerini bestelemeğe… O, Allah’tadır; sâir umumî ve iptidaî mânasıyle insanda…. Bu ölçüyle. Allah’ın Sevgilisi, bir takım yakınlıklar ve benzerlikler gibi görünen seyler içinde, şiir ve şaire, Arsın toprağa uzak olduğu kadar ırak ve münezzehlik âleminde… Böyle olduğu içindir ki, Medine’de Peygamber Mescidi yapılırken bir sevk ânı içinde okudukları bir iki mısradan başka hiç şiir söylememisler, yalnız başkalarının şiirlerini okumuslar; okutmuslar, dinlemisler, sevmisler ve lûtuflandırmıslar. Nicelerine olduğu gibi, bu hikmete de akıl erdiremeyen ham ve kaba softa, Allah’ın Resûlünü hicvedici küfür şairlerine karşı inen âyeti, topyekün şiir ve şaire sanmış ve Allah Resulünün en fazla lûtuflandırdıkları ve temellendirdikleri bir müesseseyi batırmaya savaşmışlar. Böyleleri o nura lâyık değil… O’na lâyık olabilmek kimsenin haddine düsmemis amma, böyleleri lâyık olabilmenin iktidarsızlığına da lâyık değil…

HEPSİ ŞAİR
Her şeyin üstünde olan O, müstesna, bütün Arap çerçevesi, Kureyş topluluğu, ihtiyarı ve genciyle, kadını ve kızıyle, çoluğu çocuğuyle Baştan başa şair… Baştan başa kelâm ve şiir zevkinin kahramanları… Kelâm harikasına, üstün insanî marifete inanmış büyük ruhlar… Zaten böyle oldukları için değil midir ki, şahit olacakları mucize, şiirden ve her türlü insanî kelâm harikasından münezzeh Kur’ân… Sahabîlerin, arkalarından tâbilerin ve nice büyük velîlerin çoğu şair ve şiir zevkinin en ileri irfanına sahip… Başta Hazreti Ali:

«Saçlarım bembeyaz oldu da hırsımın başı beyazlanmadı.
Dünya isteklisi, yalnız yorulduğu, didindiği ile kalır.
Ne oldu bana ki, göz diktiğim dereceye çıkar çıkmaz.
Gözlerim daha üstüne takılıp kalıyor?
Allah için söyle; zevk ve sefanın uğuldattığı nice ev den geçtin de,
Etraflarını ölüm kuşlarının dolandığını görmedin mi?»
Ve oğlu İmam Hüseyin:
«Uğradığın dertlerden mahlûklara şikâyeti kes!
Merhametliyi merhametsize şikâyet etmiş olursun!»

Daha kimler ve neler!.. Ölüm yatağında kızlarına, ölümünden sonra okuyacakları mersiyeleri hemen okumalarını emreden ve hepsini hazır bulan büyük baba Abdülmuttalib’i altı kızıyle beraber unutabilir miyiz?
Arapta ve hususiyle Kureyşlide şiir, san’attır ve bu Arap, lisaniyle, başkaları sürünürken uçan adam… O, bu kanattan da müstağni, Nur…

ŞİİRİN VAZİFESİ
Şiir, bizzat ve topyekün, en hâs ve hâlis ruhu ve olanca gayesi ve cevheriyle O’nun sahabîsidir. O’nun ve O’na bağlı hikmetlerin bestecisi.., Şair, Allah tarafından iclâs edilmiş. O Ebediyet Sultanının, bütün kâinatı süpürücü harmanisinin eteklerinde, gaiplerden ürperti alan ve veren bir duygu teşrifatçısından başka ne olabilir?
İşte:
Bir harmen-i nur olup nü eflâk
Hurşidi kapattı pertev-i hâk
(Yedi felek bir nur harmanına döndü de, Toprağın pertevi güneşi kapattı)

Diyen Şeyh Galip… Önünden akan suyu «Başını taştan taşa vurup gezer âvâre su» yu, esîri bir mâna akışı halinde mefkûreleştirdikten sonra, onu Ahmedi Muhtar’ın yoluna girmiş gören Fuzûli ve daha niceleri, bu vazifeyi yasayanlardan…

ŞAİRLERİ
Başlıca üç kişi… Pek çok ama, meslekî temayüz ifadesiyle başlıca üç kişi… Bunlar, Kâab bin Mâlik, Abdullah bin Revâha, Hassan bin Sabit… Küfürden gelen nazm oklarını iman şiiriyle karşılayanlar, püskürtenler ve küfrün ciğerini delik deşik edenler… Yoksa, işaret ettiğimiz gibi zaman ve mekânına göre, hemen her sahabî, kılıcını şiir kınında muhafaza eden bir kahraman…
Seleme:
«Allah’ın Resûlüyle Hayber gazasına çıktık. Gece gidiyorduk. Sahabîlerden biri Âmir’den şiir okumasını istedi. Kendi şiirlerinden parçalar… Âmir devesinden indi ve şiirlerinden okumaya başladı. Araplarda âdettir, deve yanında yürüyerek şiir okurlar. Hem insan haz duyar, hem de deve coşar. Bir coşmadır başladı. Allah’ın Resulü bu hali uzaktan görünce sordular:
— Kim şiir okuyarak develeri coşturan?
— Âmir, ey Allah’ın Resulü…
— Allah’ın rahmeti, ona olsun… Bunu üzerine bir sahabî atıldı?
— Ey Allah’ın’ Resulü, ettiğin dua ile Âmir’e cennet vacip oldu. Ne olurdu, bu duadan biz de pay alabilseydik.»

Hayber’den sonra Kabe’yi tavafa gittikleri zaman «Lebbeyk» sesleriyle yokuş aşağı inilirken, Allah Resulünün devesini çeken bir şair… Abdullah bin Revâha… Tam Mekke’ye girilirken, çipil gözlerle bakışan müşrikler iki tarafı tutmuş, şair en keskin mısralarını yüksek sesle okumaya koyuldu. Manzarayı gören Ömer, atıldı ve dedi:
— Allah Resulünün önünde şiir mi okuyorsun? Allah Resulü:
— Bırak Ömer, dediler; okudukları kâfirlere ok atmaktan daha tesirli…

BÜRDE KASİDESİ
Allah Resulünün medihleri için yazılmış ve şairine kâinata bedel bir hediye kazandırdığı için de ismi «Bürde Kasidesi» kalmış meşhur şiir… Bürde, hırka demek… Allah’ın Sevgilisi, bu şiirin sahibine kendi hırkalarını hediye ettiler. Kâab bin Züheyr, Arabın büyük şairlerinden ve küfür tarafından… Allah’ın kendisine verdiği tılsımlı silâhı Allah Resulünün aleyhine kullanıyor ve müslümanların gönülden kan gütmesine sebep oluyor.

Babası Züheyr de büyük şair… Bir gün bir rüya görmüş… Gökten bir ip uzatmışlar… Koşmuş… Tutunmak, yapışmak istemiş… Olamamış… Yetişememiş… Züheyr kitap ehliyle yatıp kalkan bir hakîm olduğu için ona, bu türlü insanlar rüyasını söyle tâbir etmişler:
— Âhir zaman Peygamberi gelecek ve sen ona yetişemeyeceksin… Züheyr, oğullarına su nasihati vermiş:
— Her alâmet gösteriyor; bir büyük nebî gönderecek Allah… Ben yetişemeyeceğim zahir… Siz ona iman ediniz!
Böyleyken Kâab ve kardeşi, Allah’ın Resulüne inanmadılar ve babalarının öğüdünü olsun, hatırlamadılar. Kardeşi:
— Ben gidip şu nübüvvet dâvası eden insanı bir göreyim!
Dedi ve gitti ve O’nun meclisine girer girmez müslüman oldu. Allah’ın Resulü Tâif’den döndükleri zaman da kardeşine haber yolladı:
— Hemen gel ve müslüman ol! Çekinme! Çünkü O, tövbe edenleri ve Hakk’a gelenleri affeder.
Kâab, Allah Resulünün fermanı ile her nerede görülürse hemen öldürülmesi gerekenlerden… Kâab, Medine’ye geldi; Allah Resulünün etrafındaki sahabîler halkasının yanına sessizce diz çöktü. Kimse ona bakmıyor… Allah’ın Sevgilisine hitap etti:
— Ey Allah’ın Resulü!. Kâab bin Züheyr küfründen dönmüş ve günahlarına tövbe etmiş.. Kapıda, senden af ve emân istiyor. Ne buyurursun? Huzuruna getirsem tövbesini kabul eder misin?
— Evet…
— Kâab benim!
Kılıcına davrananları, Allah’ın Resulü, bir işaretiyle hareketsiz bıraktılar. Ve Kâab, diz üstü meşhur kasidesini okudu. Kâab:
«Sen Resulsün, âlemin ziyalandığı nur;
«Hak ve bâtıl arasını kesen Allah’ın kılıcı…»
Kâab gönlünün bütün şahlanışıyla okuduğu kasidesinde buraya gelince, Allah’ın Sevgilisi, arkalarındaki hırkayı çıkarıp Kâab’ın üstüne attılar. Kâab bin Züheyr’in üstüne ebediyet düşmüştü. Muaviye’nin halifeliğinde bu hırka için Kâab’a onbin akça gönderildi. Fakat O’nun Peygamberliğini kabul ettiği andan itibaren şiirin de hakikatini bulan büyük şair Kâab su cevabı verdi:
— Allah Resulünün hırkasından ayrılamam…

Kâab’ın ölümünden sonra Muaviye o hırkayı yirmi beş bin akçeye vârislerinden satın aldı; ve iste o hırka sultan elinden sultan eline geçerek bugüne kadar geldi.

KUR’ÂN’I BİLDİREN
O, Kur’ân’ı bildiren. Kendi şahsi belagat ve fesahati içinde, şiirin varamayacağı mâna iklimlerini, şairlikten münezzeh olarak fethetmiş ve beyan âleminin üstüne çıkmış, sonsuzluk bayraktarı… Şiiri sevdiler ve ona gerçek istikametini verdiler. Fakat Kur’ân’dan, Allah’ın kelâmından sonra, bu mucize karsısında şairin dili tutuldu. Hazreti Ömer, halifeliğinde. Hassan bin Sabit’e sordu:
— Hassan, niçin şiir söylemez oldun?
— Kur’ân’dan sonra ağzım kilitlendi, yâ Ömer!..

Ahlâk ve Âdet
AZİM AHLÂK
Allah, Sevgilisinin «Azîm bir ahlâk üzere» olduğunu, O’nu ahlâkların en azîmi içinde yarattığını bildiriyor. Ahlâk mefhumunun yanında kullanılmasına Arapçada hiç alışılmamış olan «azîm» sıfat burada titreticidir. O bir kuldur; ve bu azîm ahlâk ise O’nda Allah’ın Ahlâkı… Derinleşmek ihtimali olsaydı tecrübe ederdik; fakat bırakıyor ve düpedüz ölçüyü veriyoruz. O, Allah’ın bizzat kendi ahlâkiyle ahlâklandırdığı en üstün mahlûk, Gaye-İnsan ve Ufuk Peygamber… Sade O değil… O’nun ahlâkına tevarüs edebilenler, aynı ahlâk ile ahlâklanırlar. Emir:
«— Allah’ın Ahlâkiyle ahlâklanınız!»

Hadîs meali:
«— Ben ahlâkı tamamlamak için gönderildim.»
Yine ilâhi marifet kapısının eşiği… Bu ahlâk yerine gelince kapı açılır. Başta da kaydettiğimiz gibi yanlışlıklar boyunca tecrit senfonileri bestelemekten ve tek hayırlı İş olarak birbirinin yanlışını yakalamaktan başka rolü olmıyan felsefenin kulakları çınlasın. O’nun iki gayesi vardır: Nizam ve ahlâk… Herkes ve her şey, isteklisi olduğu rüyanın hakikatini İslâmda bulsun…

İSİMLERİ
Allah’ın ahlâkı…
«— Bütün güzel isimler benimdir!» Diyen Allah’ın ahlâkını isimlerinden sezebiliriz. O’nun da ahlâkını yüzlerce isminden birkaçiyle hecelemeye çalısalım:
El’ Eşça (En şecaatli)
El’ Ahsen (En güzel)
El’ Ecved (En cömert)
Er’ Rahim (Merhametli)
El’ Müstakim (Doğru)
El’ Hâsî (Huşu içinde)
Er’ Rauf (Okşayıcı)
Er’ Razi (Rıza içinde)
Er Rahmet (Rahmetin ta kendisi)
El’ Af (Affın ta kendisi)
Et Tâhir (Temiz)
Es’ Sâbir (Sabırlı)
El’ Mütevekkil (Tevekkül içinde)
El’ Mustafa (Süzülmüş)
El’ Müstâğfir (İstiğfar edici)
El’ Halim (Yumuşak)
Es’ Sadık (Sadakatli).

İş sayıya düştü mü. namütenahiyi bulmalı ki, O bulunsun… Namütenahi çizgili o ahlâk bütününün yine bir kaç ana köşesi:
Yakıcı edeb, haya, haşyet…
Titretici af, müsamaha, merhamet…
Ağlayıcı tevazu, tevekkül, kanaat…
Ürpertici sadakat, emanet, istikamet…
Hayat verici muaşeret, ünsiyet, beşaret…
Hayran kılıcı rikkat, nezaket, letafet…
Tılsımlayıcı zarafet, tavır, asalet…
Esir edici semahat, ikram, mürüvvet…
Sarsıcı vekar, heybet, şecaat…
Ve ruhumuza düğümlü her güzel edada son had, O’nun.
Hadîs meali:
«— Allah size ferd ferd ahlâkınızı taksim etmiştir; rızkınızı böldüğü gibi..»

Duaları:
«— Allah’ım; dışımı güzel ettiğin gibi içimi de güzel eyle!»

DIŞ VE İÇ
Bazen kulak yumuşaklarına kadar düşen hafif kıvırcık simsiyah saçların, sema gibi açık ve yüksek alnının, ipince ve pek az çatık kaşların, upuzun ve yarı kıvırcık kirpiklerin, nuru simsiyahta tercüme eden gözlerin, sivrice uçlu uzunca burnun, genişçe ve fevkalâde ahenkli dudakların, intizam şiirinin hendesesini veren bembeyaz dişlerin, yine hafif kıvırcık simsiyah sakalın, uzun ve asîl boynun, gayet hafif kırmızımtrak beyaz bir yüzde düğümlendiği mâna… O’nun, Allah Sevgilisi olmak mânasına denk… Bu mânayı O’nu gördüğü zaman, Yahudi Abdullah bin Selâm hemen haykırdı:
«—Bu simanın sahibi yalancı olamaz!»
Zaman boyunca ebediyen tekrarlasak yine az ki, daima hüzünlü, düşünceli büyük düşünce hüznü içinde, ve ömründe bir kere olsun kahkahayla gülmemiş, hep mütebessim insan… İnsan mı? Evet, insan; fakat insanlığın, ilkinden sonuncusuna kadar toplamı, O’na müsavi değil… Bir ömür boyunca bir kere olsun kahkahayla gülmemiş, kendisini kaybetmemiş ve gaflete düşmemiş olmak ne demek?

EDA
Umumiyetle susuyor, lüzum olmadıkça konuşmuyorlar; fakat söze başlayınca her kelimeyi sonsuz bir aydınlık ve çekicilikle tane tane kullanıyorlar. İnsana kan nakleder gibi, damla damla ve bölüm bölüm veriyorlar. Bazen o kadar yavaş bir ahenk içinde söz söylüyorlar ki, hiçbir zahmet çekmeksizin kelimeleri kâğıt üzerinde zapt edilebilir. Zaten konuşmuyorlar; ruhlara ve semalara yazdırıyorlar, kaydettiriyorlar. İşaret ettikleri zaman, ellerini olduğu gibi kaldırıyorlar. Bir şeyden hayret hissi alınca, ellerinin ayasını çeviriyorlar. Ellerini birbirine çarptıkları da oluyor. Ve sohbette bir nükte geçerse gülümsüyorlar ve gözlerini yere indiriyorlar. Hutbelerinde, hutbelerinden en müteessir olan insan, bizzat kendileri… Ân olurdu ki, bütün mukaddes vücudun bastan ayağa titrediği görülürdü. Abdullah bin Ömer:
«Bir gün Allah’ın Resulünü minberde hutbe verirken dinledim:
— Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah, gökleri ve yeri avucunun içinde tutar.
Dedi ve sonra:
Avucunu sımsıkı kapayıp açtı.» Heybetleri bazen o hale geliyor ki, muhatapları tamamiyle kendilerinden geçiyor. Ebu Hüreyre: «Allah’ın Resulü vaazlarından birinde:
— Nefsimi kudretinin elinde tutan Allah adına yemin ederim ki…
Dedi ve durdu. Sonra bu başlangıcı iki kere daha tekrar etti ve hafifçe ileriye doğru eğildi. Birden herkesin başı yerde ve gözlerinden yaş boşanıyor! Kendimizden o türlü geçmiştik ki, Allah Resulünün ne için yemin ettiklerini unutmuştuk.»

Renk Renk
GİYİNİŞLERİ
Yeni yağmış kardan daha temiz, üstünde tek leke, tek toz tanesi olmayan, sade, son derece sade, özentisiz elbiseler. Diz kapaklarını baldırlarının ortasına kadar asan bir e.tek ve üstünde gömlek veya hırka… Başlarında bazen beyaz, bazen siyah, umumiyetle siyah, ucu omuzları arasına sarkan bir sarık.. En sevdikleri ve tercih ettikleri renk beyaz.. Gömlekleri ve etekleri çok defa beyaz; hırkaları da beyaz, yeşil, sarı ve siyah. Kullandıkları kumaş ekseriye sof… Bazen da sırtlarına bir sal aba alıyorlar. Ayakkabıları sandal seklinde.. Üstünden ve bileğinden bağlı… Bu giyiniş tarzının farikası, sonsuz bir temizlik, sadelik ve tevazu… Harplerde zırh ve miğfer giyiyorlar. Gerçek hayata intikal anlarında, üzerlerinde el dokuması sade bir entari ve yamalı bir örtü… Fakat, Allah’ın Resulü, iyi giyim’nimetinin gururlanmadan, zahirde de gösterilmesini emrediyorlar ve güzel kılığı seviyorlar.

EŞYALARI
Sağ ellerinde «Allah’ın Resulü Muhammed» yazılı, yüzük seklinde mühür… Peygamber nâmelerini mühürlemek için… Bu mühür Hazreti Osman devrine kadar muhafaza edildi ve ondan sonra kayıplara karıştı. Hutbe verirken ellerinde bir asâ.. Minber yaptırıldıktan sonra ellerine asâ almadılar. Harb sahnelerindeki hutbelerinde, dayandıkları bir yay, ok yayı… Tarakları, aynaları, misvakları, sürmedanları hep yanlarında… Dişlerini sık sık fırçalıyorlar, saçlarını sık sık tarıyorlar, her gece sürme çekiyorlar ve tırnaklarını Cuma günü kesiyorlar. Dış temizliği, şuur ve sistem altında bütün insanlığa örnek.:.

ZEVK
Ümmü Hâni Hazretleri, biraz, yulaf öğüttü, otla karıştırdı, tabağa koydu, ateşe tuttu, üstüne biraz zeytinyağı döktü, bir parça biber ve bahar serpti ve Hazreti Hasan ile Abdullah bin Abbas’a dedi:
— İşte Peygamberin yediği yemek!
Allah’ın nimetleri içinde, etlerden, sebzelerden ve yemişlerden de sevdikleri var.. O kadar incelmiş bir rikkat ve nezahat bünyesi ki, bir gün yere tüküren bir adam gördükleri zaman kıpkırmızı kesildiler ve kalakaldılar. Sahabîler koşuştu ve Allah Sevgilisinin yolunu temizlediler. Saçı başı karmakarışık bir adam gördüler:
«— Bu adam, saçlarını olsun yıkayıp taramıyor mu?»
İslâmda hırpanilik yoktur. Bir gün mescitteler.. Cuma namazında… Rikkat ve letafette misilsiz mizaçlarına giran gelen nasıl bir hâl karsısında kalmış olacaklar ki:
— Yıkanıp da gelseydiniz daha iyi olurdu.
Buyurdular ve bu emir hemen dinî bir kaide hükmüme girdi. Turp, soğan, sarımsak gibi ağız kokutuçu şeyleri hiç sevmediler. Derin ve müstesna zevklerinde at, safkan babalarının beşiği olan memleketlerinde en sevdikleri hayvan… At beslediler; talim terbiye ettiler. Hattâ büyük Arap safkanlarını bizzat örnekleştirdiler ve ürettiler. Yarışları rağbetlendirdiler ve «Sence» isimli atlarını bir kere yarışa iştirak ettirdiler. Kazandığını görmekle de zevklendiler. Bu eserin muharririne ne saadet ki, O’nun atlarından birinin ismini taşımaktadır. Necip…

GÜN İÇİNDE
Sabah namazını kıldıktan sonra seccadelerine uzanıyor ve günesin doğup yükselmesine kadar istirahat ediyorlar. Günes yükseldikten sonra meclislerine akın başlıyor. Herkesin derdi ve meselesi ayrı ayrı dinleniyor ve cevaplandırılıyor, her şey konuşuluyor, bütün bir hayat… Ekseriyetle sabah namazlarının sünnetinden sonra üzerlerine öyle bir hal geliyor ki, tekrar beşeriyet plânına dönebilmek için, biraz yanları üzerine yatıyorlar. O anlarda insanoğlu, kendilerini görmeğe takat getiremez. Sonra farzı mescitte kıldırıyorlar ve gerekirse biraz daha dinleniyorlar. Derken sahabîlerle meclis başlıyor.

Kuşluk vakti, dört veya sekiz rekât namaz kılıyorlar; pesinden evlerine gidiyorlar ve ev isleriyle meşgul oluyorlar. Elbiselerini bizzat yamıyorlar, ayakkabılarını tamir ediyorlar, hayvanlarını öz elleriyle sağıyorlar. İkindi zamanı pâk ve faziletli zevceler ziyaret ediliyor, hâl ve hatırları soruluyor. Gece hangisinde kalacaklarsa bütün zevceler onun evinde toplanıyor, yatsı vaktine kadar bir arada kalıyorlar. Allah’ın Sevgilisi yatsı namazını kıldırıp Mescitten dönünce herkes yerli yerine çekiliyor.

Uykuya yatarken sözleri:
«— Yarabbi; senin isminle ölür, senin isminle dirilirim.»
Uykudan kalkarken düşünceleri:
— Hamd o Allah’a ki, bizi öldükten sonra diriltti. Hepimiz ona döneceğiz.
Gece yarısından sonra uyanış, yıkanış, misvak ve ibadet… Geceleri öyle ibadet ettikleri olurdu ki nermin ayakları şişerdi. Soruldu:
— Senin olmuş ve olacak bütün günahların affedildiği halde bu kadarı neden?

— Niçin Allah’ın şükredici bir kulu olmıyayım?..
Fakat umumî ve daimî çizgileri içinde gösterdiğimiz, bu yirmi dört saatin bir iç meşgalesi vardır ki, bütün öbür isler bunun dışında ve buna göre dış plânda.. Hiçbir ân ayrılmadıkları, gizli, bazen da açık zikr..
Âyet meali;
«— Onlar ki, ayakta, oturdukları yerde, yatakta, hep Allah’ı anarlar. Allah’ın Resulü, her ân, her hareketinde, her halinde ve dıs yüze ait her isinde zikirde.. Giderken, gelirken, alış veriş ederken, iş görürken, savaşırken…»
Hazreti Âyise:
Allah Resulü, hayatının hiçbir lâhzasında Allah’ı anmaktan geri kalmadı.»
Peygamber Evini muhafazaya memur Rebia bin Kâab:
«— Allah Resulünün içerden zikrini dinler, nihayet yorulur ve dalardım.»
Dışıyle ve içiyle genişliğine uzunluğuna ve derinliğine, bu dünyada; içinin içiyle de daima Allah’ta…

By |2018-06-28T22:27:33+00:00Pazar, Haziran 28, 2015|Genel|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin