Destur Ya Hazret-i Pîr’im

//Destur Ya Hazret-i Pîr’im

Destur Ya Hazret-i Pîr’im

Sultanım, bir bayram sohbetini şereflendirmişti. O günkü sohbet, her zamankinden çok farklıydı. Efendim (Beylerbeyi Bayburdi Hz.), sohbette buyurdu ki: “Önünüzde iki yol var, ya seyr-i sülûk yolundan giderek tespihinizi çekip namazınızı kılarak gelecek ya da aşk yolundan gidip çok daha hızlı; ama bir o kadar da meşakkatli bir yolu tercih edeksiniz, karar sizin.” dedi.

Seyr-i sülûk yolunu seçen evlatlarım için ben her ay sohbete geleceğim. Aşk yolundan gitmek istiyorum diyenlere de her salı sohbete geleceğim. Aşk yolunu tercih edenlere: “Bu yolda sıkıntılar çok. Bu yolda ayrılıklar olur. Hasret olur, boşanmalar olur. Burası aşk meydanı; kıyamazsan canına, sakın girme bu meydana, bu meydanda nice başlar kesilir ve bunun hesabı sorulmaz.” diyerek biraz da gözdağı vermişti.

İlk hafta sayımız 7 veya 8 idi. Bir hafta sonra canım feda diyenlerin sayısı 23 olmuştu. Mübarek, her salı sohbete gelirdi ve bizim de aksatmadan sohbete gelmemizi; sadece ölmemizin veya ölümüzün olmasının mazeret olarak kabul edileceğini buyurmuştu. Büyük emekler sunuldu. Sohbetler oldu. Feyizli bakışlar, bunu hissedenler, yaşayanlar, buluşma anları haddini aşanlar, âşık olanlar, aklı almayanlar, şaşıranlar, kerameti görenler, izahı mümkün olmayan bir muhabbet hasıl olmuştu. Anlatılanlar bu acizi mest etmişti.

Daha önce gözüme çirkin görünen birçok şeyde güzellikler belirdi. Gecenin karanlığı, ayıpları örttüğü gibi, sultanım da ayıplarımızı örtüp bizi aydınlığa çıkardı. Bizleri birer cevher hâline getirdi. Sultanımın tabiriyle “Allah emek zayi etmezdi.”

Sultanım, o sıralar boşanmalar olur, dediğinde bunun benim başıma geleceğini bilemezdim. Aylar sonra evimde sıkıntılar başladı. Efendimin bize sohbetlerde öğrettiğiyle benim o sıralar yaşadığım hayat arasında uçurumlar vardı. Efendim onurdan bahsederken anladım ki benim yaşadığım hayatta “onurum” diye bir şey kalmamıştı. Rahatsızlıkları gidermek, sıkıntıları düzeltmek için çok uğraştıysam da olmadı. Ve o sıralar evli olduğum şahıstan ayrılma kararı aldım. Sultanım da olayların düzelmesi için benimle ve o şahısla çok defa konuştu; ama olmadı. Olamazdı; çünkü düzelecek gibi bir şey değildi.

Ben ailemin yanına gittim ve boşanma davası açtım. Ailemin evinde kaldığım bir buçuk ay boyunca çok sıkıntı yaşadım. Arada akrabalık olduğu için ailemden istediğim desteği görememiştim ve en kötüsü, beni Efendimden, derneğimden koparmaya çalışıyorlardı el birliğiyle. Çünkü ayrıldığım şahıs kendi yaptığı çirkinliklerin üzerini örtmek için tasavvufi yolumuzun bu ayrılığa sebep olduğunu söylüyordu.

Ben ise tam bir bunalımdaydım. İlk haftalar zorla da olsa salı sohbetlerine gidiyordum, Efendimi ve ihvan kardeşlerimi görüyordum; ama buna engel olmak için ellerinden geleni yaptılar. Efendim: “Bir zaman gelme, sabret.” demişti; ama çok zordu. Bir yandan çocukların hasreti, diğer taraftan arkadaşlarımın hasreti, en önemlisi her geçen gün içimi, “Sevgili”nin özlemi yakıyordu.

Bir gece, artık dayanamıyorum diyerek maalesef intihar etmeyi düşündüm. Babamların evi 10 katlı bir binanın 5. katındaydı. Aşağıya baktım ve karar verdim. Evet, kendimi oradan boşluğa bırakacaktım. Tek düşüncem Efendimi öbür âlemde görememek  korkusuydu. Kalktım, boy abdesti aldım, teheccüt namazını kıldım. Artık vakit gelmişti, seccadenin üzerindeyken gözlerim kapanıverdi. Efendim gelmişti kaldığım odaya. Ben aynı seccadenin üzerinde oturuyordum. Efendim de tekli koltukta oturuyordu. Özlem dolu bakışlarla bakarak sultanımı seyrediyordum. Efendim buyurdu ki: “Can, değil 5. kattan, 50. kattan atlasan da sen ölmeyeceksin. Senin kaderinde böyle ölüm yok. Yapma, sakat kalırsın, çok daha fazla sıkıntı çekersin.” Gözyaşlarına boğulmuştum. Kendi ağlama sesime açtım gözlerimi ve kalkıp hemen tövbe namazı kıldım. Efendim himmet etmiş; o büyük günaha girmeme müsaade etmemişti.

Sonra babam, yaşadığım sıkıntalara daha fazla dayanamamış ve  beni Kaynarca’ya bir hanım kardeşimin evine getirmişti. Mahkeme sonuçlanana kadar orada kalacaktım.  Mahkeme günü geldi, biraz tedirgindim. Sıkıntılı olacağını tahmin edebiliyordum. 2 bayan arkadaşım ve çok sayıda ihvan kardeşlerimle beraber gittik mahkemeye. Efendim zahiren bizimle değildi. Düşündüğüm gibi olmuş, kalabalık gelmişlerdi adliyeye. Benim ailemden de ablam, eniştelerim, erkek kardeşim ve bir sürü akrabam oradaydı. Ve maalesef o sıralar yanımda değildi hiçbiri, hepsi karşımdaydı.

Mahkeme sonuçlanmış, artık tamamen kurtulmuştum. O şahsın tek şart olarak önerdiği, çocuklarımın velayetini ona bırakarak anlaşmalı boşanma olmuştu. Çocuklarımı vermiştim. Onları ancak 15 günde bir görmeye razı olmuştum, sırf o adamdan bir an önce kurtulmak için. Mutluydum; ama biz salondayken dışarıda bir arbede vardı; ihvan kardeşlerim için endişeleniyordum. Kardeşlerim ve eniştelerim bağırıyorlardı: “Seni buradan diri veya ölü alıp götüreceğiz.” diye. Sultanım biliyor gönlümü hiç korkmadım çünkü dışarıda aslanlar gibi ihvan kardeşlerim vardı. Her biri Efendimdi sanki, tek sıkıntım onları rahatsız etmeleriydi, polis salonu boşalttı; herkesi adliyenin dışına çıkardı. Ben ve avukatım bekledik. Biraz sonra iki polis ekibi gelip halka oluşturdular ve beni de ortaya alarak karakola götürdüler. O polislerin halka olması bana hatmemizi hatırlatmıştı. Efendim beni o halkanın içinde ölünü ya da dirini alacağız diye bağıran insanların önünden hem de başı dik bir şekilde çekip çıkarmıştı.

Karakoldayken amir geldi yanımıza: “Size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordu. Ben de Kaynarca’ya kadar beni götürmenizi istiyorum dedim. Amir: “Bu, mümkün değil, bizim yetkimiz sizi Boğaz’a kadar götürmek, oraya kadar da sadece arabanızı korumak için eşlik edebiliriz.” dedi. Biraz da sert bir üslupla azarlar gibiydi. Efendim aradı, karakolda olduğumuzu söyledim, “biliyorum” dedi. Amirin söylediklerini söyledim. “Siz ben aramadan sakın çıkmayın karakoldan.” diye buyurdu. İki arkadaşımla ve avukatımla beraber bekliyorduk. Dışarıda da eniştelerim, ablamlar ve bir sürü insan çıkmamızı bekliyordu. Aradan beş dakika geçmeden o azarlar üslupla konuşan amir geldi ve önümüzde adeta el pençe durarak: “Siz hiç merak etmeyin, polis otosu ve yanında iki sivil polisle sizi sağ salim evinize ulaştıracağız.” diyordu. “Ne içersiniz, size ne ikram edeyim?” diye sordu. Biz 3 arkadaş birbirimize bakarak “amenna” dedik. Avukat ise çok şaşırmıştı; bir bize, bir de amire bakıyordu hayretler içinde. Benim dışarıya çıkabilmem için dışarıda bekleyenlerden şikâyetçi olmam gerekiyormuş, öyle söyledi amir. “Siz şikâyetçi olun, biz onları nezarete alalım, siz çıktıktan sonra serbest bırakacağız.” dedi. Ben de içlerinde ablamın ve kardeşimin de olduğu insanlardan şikâyetçi olmuştum, onları nezarete almışlardı; bugün olmuş, ablam hâlâ bunu sorguluyor, nasıl olur da öz kardeşlerinden şikâyetçi olabildin diye. Ben de bugün olsa gene aynı şeyi yaparım diye cevap veriyorum. Orada onlarca insan kalkmış, beni korumak için gelmiş.  Efendim o kadar zahmet çekmiş, onların yaptığının yanında benimki nedir diyorum.

Sonra polis otosu bizi getirdi Kaynarca’ya. Can dostum Seyhan Hanım’ın evinin önüne gelmiştik, sultanım da oradaydı. İndik arabadan, polisler indi, saygı ve hürmetle eğildiler Efendimin önünde. “Buyurun, emanetinizi getirdik.” dediler. Efendim de onlara her zamanki kibarlığıyla teşekkür etti. Bana dönerek “Geçmiş olsun” dedi. Ben de geçti Efendim himmetlerinizle dedim. Aynı günün akşamı erkek kardeşim aradı. Bir sürü hakaretten sonra dedi ki: “Bir şeye hayret ettim, gerçekten senin Efendin çok büyükmüş.  Oradaki insanları o kadar tahrik ettik; ama adamlar bir kere dönüp cevap vermediler. Emir varmış, o emre ne güzel de sadık kaldılar.” dedi. Bana bir sürü hakaret ettiği hâlde, Efendim hakkındaki düşüncesi beni çok mutlu etmişti. Evet, bu işin dışında olanlar, hatta hatta birçok tasavvuf mensubu bile anlayamazdı bunu. O kardeşlerimi susturan, sabrettiren, Efendilerine olan teslimiyetleriydi. Hiçbir cemaatte ve tasavvufi düşüncede olamayacak bir teslimiyetti bu.  Biliyorum ki bu olaylar, benim değil de herhangi bir ihvan kardeşimin başına gelseydi, Efendim onların her biri için de yapardı bu fedakârlığı. Bu, benim Efendim işte. Doğrunun hep yanında olan “Sevgili…”

Sultanım, şükrolsun ki bugün derneğinizdeyim. Son nefesimi de bu dernekte, dizinizin dibinde verebilmektir tek dileğim.

By | 2014-09-22T20:04:46+00:00 Cumartesi, Eylül 13, 2014|Hatıralar|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin