Piknik Yapalım

//Piknik Yapalım

Piknik Yapalım

Bazen sisli yola benzer, bazen kırık dala. Yeşillere, ala benzer; hatıralar hatırlar. Bir yaz günü, İstanbul sıcak ve bunaltıcı. Serin bir yere ihtiyacımız var, bir de sohbete. Fatih ve Yücel ağabeyler “Piknik yapalım” dediler. Hazırlandık, yola çıktık. Kurtköy taraflarında, Pendik’in arka köylerinden birinin içerisinde güzel bir yer biliyorlarmış. Aramızda konuşurken “Efendim Hazretleri’ni (Beylerbeyi Bayburdî) nasıl davet etsek” diye düşünüyorduk. “’Müsait midir acaba” derken bir benzinliğe yakıt almak için girdik. O sıralarda Efendim Hazretleri’nin gümüş renkli, E 270, kedi göz Mercedes’i vardı. Tesadüf diyeceğim; ama Mübarek de o benzinliğe yakıt almak için girmişti. Bu ne güzel rastlantıydı. Hâlbuki Mübarek buyururdu ki: “Müridin hayatında tesadüf yoktur” ama bu fakir mürit sayılmazdı. Muhib olsa iyiydi. Ama ağabeylerim, hak etmişlerdi bence her şeyi. İyi ki var idiler.

“Mübarek”e yaklaşıp selam verdik. Hacı Anne de yanındaydı. Gülümseyerek: “Nereye gidiyorsunuz?” diye sordu Mübarek. Pikniğe gidiyoruz Efendim, bize katılır mısınız? dedik. “Tamam, çocuklar, Hacı Anne’nizi bırakalım, gidelim.” dedi. Yücel ağabeyin Toyota marka arabasını ihvanlar bilirdi. Epey hizmeti olmuştu Efendime ve ihvanlara. Emektardı yani. Efendim önden, biz arkadan giderek Hacı Anne’yi bıraktık. Efendim arabasını bıraktı, bizim arabamıza bindi ve yola çıktık. Evet, gidiyorduk Efendimle pikniğe. Etraf yeşil ve ağaçlıktı, Pendik’in güzel köyleri arasından…

“Mübarek”in arabada başlayan sohbeti… “Ne iyi oldu böyle, çoktandır ben de istiyordum sizinle bir yerlere gitmeyi.” derken yaklaşmıştık gideceğimiz yere. Arabayı ormanın içine çektik, yakında bir çam ağacının önüne kurduk Mübarek’in otağını. Serdik kilimi, bizler de yanına oturduk. Bir yandan Efendim sohbet etmekte, bir yandan Yücel ağabey mangal yakıp semaverde çay hazırlamakta. Yalnız ortamda bir tuhaflık, sohbette ise bir akıcılık vardı. Enteresan bir orman, tamamen çam ağaçlarıyla kaplı her yer… Acayip bir derinlik ve sessizlik hakim… Bir de serinlik var. Bu sessizliğin orta yerinde, ormanın tam ortasında tam inanmış iki er, bense garip bir nefer… “Mübarek”in ağzından dökülen inciler bozmuyordu sessizliği; aksine düet yapıyordu sanki, toprağın genişliğine, havanın serinliğine. Derinleşip uzayan sohbet değiştirmekteydi seyrini; toprak gök kubbeye yaklaşmaya başlamış ya da gökyüzü secdeye kapanmış gibi alçalmış, kulak vermişti bulutlar sohbete.

Acayip bir edep abidesiydi sanki orman. Hafif esen rüzgâr, çam ağaçlarının iğnelerini titretir gibi, ıslığıyla eşlik etmekteydi inci tanelerine. Ağaçlarda, rüzgârda, gök kubbede bir esrarengiz adap ve dinleyiş vardı. Mübarek’in sözlerine eşlik eden ağaçlar büyük bir çember oluşturmuş, rüzgârın etkisiyle etrafımızda dönüyor gibiydi. Neler olduğunu bilmeyen garip gönlüm sadece Mübarek’in gülümseyen gözleri, rüzgârla taranan saçları ile meşguldü; sohbeti ise duymuyordum sanki. Birden irkildim. Fatih ağabey ormanın içine doğru baktı, gayriihtiyari ben de baktım. Aman ya Rabbi! O ne öyle? Devasa bir köpek bize yaklaşmakta. Korktum, aniden tedirgin olmaya başladım. Ama gözümüzü ayıramadık o devasa köpekten. Mübarek ise sohbeti hiç kesmedi bile. O da gördü köpeğin gelişini. Sadece bizim tedirgin olduğumuzu anladı ve “Korkmayın.” buyurdu.

Ben, köpekten gözümü almadan sohbeti dinlemeye çalışıyordum, bir yandan tedirginliğim devam ediyordu. Olamazdı böyle iri bir köpek. Bir ejderha gibiydi bize doğru yaklaşırken. O devasa şey birden tavır takınmaya başladı. Anlatamam ki. O yırtıcı gelişiyle hepimizi yutacak olan şey, bir edep sempozyumu hazırlamıştı bize. İri gövdesini birden değiştirdi. Adımlarını yavaşlatıp boynunu eğdi ve hafifçe yan döndü. Hayretle izliyorduk. Hem biz hem orman hem gökyüzü… Utanıyorduk adeta köpeğin tavrından. Ey toprak, bizi içine çek, diyecek kadar mahcup bir edayla yaklaştıkça küçüldü, yakşaltıkça küçüldü. Aslan gibi bu köpek. Yanımıza kadar gelmişti. Efendim istifini bozmadan: “Size bir şey yapmaz.” buyurdu ve sohbet devam etti. Ama ne sohbetti! Hem Mübarek’in bal tadında sohbeti hem köpeğin tavrı, edası, havanın ve ortamın farkı mest etti bizi.

Sohbet boyunca boynu eğri köpeği seyreden biz, Fatih ağabeyin şu sözüne gönülden eşlik ettik: “Efendim, içimden öyle hisler geçiyor ki, şu köpeğin ağzını burnunu öpesim var.” Efendim de “Öyledir beyim.” Buyurdu. O devasa köpek, sohbeti bizimle dinledi.

Efendimle birlikte akşam namazına durduk. Bizi öyle bir bekleyişi vardı ki, biz duaya geçince siyah tüylü, bazı yerleri kahverengiye çalan kara gözlü dev, sanki bizi bir şeylerden koruma edasıyla etrafımızda tavaf eder gibi dönüyordu. Efendim yerini teşrif edince biz de yerimizi aldık. Kara gözlü dev, ok gibi fırladı ormana doğru. Bir şeylere şahit olmuş, mutmain olmuş, bir şeyleri anlamış, bir yerlere haber götürmek ister gibi, aslan gibi onurlu ve gururlu bir tavırla uçup gitti ormanın derinliklerine. Yalnız hiçbir ses çıkarmayan aslan “Çabuk gelin, siz de görün” der gibi bir ulumayla kayboluverdi. Bizse şaşkın bakışlarla sohbete devam eden Mübarek’e bakıyor, Mübarek’in “Onlar hissediyorlar, fark ediyorlar.” deyişini duyuyorduk. Köpeğin gelişini ve gidişini düşünmeye çalışan aklım, çam iğnelerinin türküsüyle iyice sazlanan gönlüm… Ah, Efendim! Seni hissedemeyen ve bilemeyen sadece bendim, ben.

Orman, toprak, gök kubbe ve çam ağaçları iliklerine kadar doymuş gibiydi sohbete . Kim bilir kuşlar, böcekler ve de çiçekler, ne varsa o yerde, duymamıştı belki böyle muhteşem bir ses. Özlemlerini giderdiniz her şeyin. Tatmin olmuşlardı. Teşekkür edercesine üsluplu bir şekilde önceki hâllerine dönüyorlardı bizler oradan ayrılırken. “Gene gel Efendim, gene gel der gibiydiler.”

Bütün orman, yeşili bile veda havasına girmiş, bulutlar ağlar gibi yüzünü dökmüş, rüzgâr sertleşmiş, çamlar el sallar gibi bir yandan bir yana savruluyorlardı. Topraksa Efendimin ellerini bırakmak istemiyor gibi toz kaldırıyordu. Bir yandan da Fatih ve Yücel ağabeylere ve bu fakire kızar gibiydi her şeyin tavrı. Sanki “Neden?” diyorlardı. “Götürmeyin Efendimizi, bizimle kalsın.” Yağmursa tanelerini birleştirip bir ağ yapmıştı ve sarmıştı bu ağı, arabamızın her yanına. Mübarek’in “Haydi, gidelim.” sözü ile yola revan olduk. Yollar uzun, uzar gider; yol süzülür, dosta gider.

“Aşktandır kelam-ı kibâr
Sevda ülkesinden sanki bir diyar
Onu duyan gönüllerse bahtiyar
Aslını sorarsan ‘sensin bâkî’ yâr”

By | 2014-09-22T20:04:34+00:00 Pazartesi, Eylül 15, 2014|Hatıralar|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin