SOHBETLER-1903- III.KISIM

Ana sayfa » SOHBETLER-1903- III.KISIM

SOHBETLER-1903- III.KISIM

PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ: 

Tarikat vııslat’tır; yani Hâlık Teâlâ’ya (Yüce Yaratana) giden yoldur. Mürid, Yüce Yaratanı çağıra çağıra (dua ede ede) manevî kavuşma (vuslat) meydana gelir. Bir yolcu yürüye yürüye istediği yere gider. Adamlarını ata ata, diyelim ki Erzurum’a ulaşır. Sevgiyle, adımlarını şevkle ata ata ulaşır. Muhabbetsiz olursa gönülsüz, yavaş yürür. Tarikat salikinin yolu cezbe ve muhabbet yoludur ki, onunla uçarak yetişir. Cezbe ve muhabbet aşka dönüşürse, âşıkların bir “alırlarına tahammül edemez. Aşk, kalben olur. Muhabbet ehli ah ederse Arş yıkılır. Kalbin yıkılması mahzunluktur, Yüce Allah (cc.) o kalbin çarçabuk tamirine bakar ki; “Ben kırılan kalplerle beraberim” ilâhî fermanının hikmet kokan mealinden; kırılmış kalplere Allah’ın (cc.) yardım ve gayretinin zuhur ve tecelli etmesiyle; salikin arzusunun nişangâhından (nişan yeri), kahır kılıcını, kötülük isteyen garazkârların hedefine çabuk isabet ettirerek; onları yıkılmış ve perişan edeceği, kusur bulmaya gerek kalmaksızın, çok açık bir surette ortaya çıkar.

Demezler mi “gönlüm yıkıldı.” Gönül bir şişedir, tez kırılır. Karşısındaki bir hata, bir faziletsizlik de etmiş olsa. gönle dokunma! İyilikte emretmek ve kötülükten sakındırmak: Yani, sen şöyle hareket et, yahut şu harekette bulunma diye tavırlarında cürüm (günah) gördüğün kardeşlerine, vakıa Kuran hükümlerinden aklının erdiğine bir şeyler söylemek sana ve herkese farz ise de; o Kur’an hükümlerinden yerine getirmen farz olan birisi de “Onlar ki. boş bir şeye rastladıklarında vakar ile oradan geçip giderler” (Furkan Suresi, âyet 72) âyet-i kerimesindeki Yüce Allah’ın (cc.) emrini dinleyip ona uymaktır. Bu âyetin başından itibaren hikmetli manası “şunlar ki yalancı şahitlik etmezler; yahut müşrik ve kâfirlerin bayramlarında ve oyun mahallelerinde hazır olmazlar. Şayet boş ve bâtıl bir şeylerine uğrarlarsa onlardan yüz çevirip nefislerini onlardan tenzih ederek geçerler” demektir. Sen de böyle hallerle tesadüfen de olsa asla ilişkili olma! Kerim olarak (vakarla) oradan geç, yoluna devam et. Fakat sözünü tutup nasihat dinleyeceğine güvendiğin insanlara ilâhî hükümleri bildirmekten geri durma. Karşıdaki uyanmaya müsait olmayıp, nasihatlerin onun küfür ve inadını arttırmaya sebep olacaksa; sen sadece Cenâb-ı Hakk’a onun ıslah olması için yalvar; onun kurtuluş çaresini Yüce Yaratan’dan dile.

Daima kardeşlerine yalvararak. ilâhî hükümleri tebliğde bulun. O kadar yumuşak söyle ki, başına bir kuş konmuş ağaç budağı gibi ol. Kardeşine öğüt ve nasihat ederken asla hiddet ve şiddet göstermediğin gibi, ayrıca vücudunda zerre kadar kımıldanmak şaibesi dahi hissolunmasın. Adeta bir kuru ağaç gibi olasın.

Bizim Piri Tahi (k.s.) buyurdular ki; “Şeyhler tebliğcidirler. Adeta cansızmışçasına Allah’ın hükümlerini tebliğ ederler. Başlarına konan kuşu ürkütmezler.” (Yazarın notu: Burada benim hakir ve yazmaktan aciz kalan kalemimin, izah ve tercümede oldukça yetersiz kaldığı ince bir mana vardır. Hayret verici düğümün çözülmesine gerçi yeterli görülmezse de, o düğümü çözmekteki uğraşmak aşkı, fiili hataları perde çeker ümidiyle, şunu tatlılıkla anlatmak isterim; Büyük Meşayih Hazretleri -Allah (c.c.) onların sırlarını kudsi kılsın kendilerinin temiz nefeslerinden teberrüklenmek (uğur almak) için etraflarını saran her mümin ve muvahhidi (Allah’a (c.c.) şirk koşmayıp, bir bileni); dağlar kadar olan günahları ile beraber güvenli, bahtiyar huzurlarına, gayet hoş karşılayarak ala gelmişlerdir).

Şeyhler tebliğci oldukları için, daima insanlara lütuf ve tatlılıkla ve yumuşak sözle; yani mülayemet ve letafetle Allah (c.c.)’in hükümlerini tebliğ ederler. Yumuşak söz insanı çeker. Karşıdaki ne kadar inatçı bir adam da olsa, latiften letafet cezbeder. Ne kadar insafsız olsa, insaflı hale gelir. Hakkı teslim eder. İnsanın damarına basmamalı; damarına bastıkça dikleşir. Ruhun haz edeceği ile sözü idare edip, nefsi kabartacak harekete başvurmaktan kaçınmak en gerekli şeydir. Alışkanlık kazandığı nefsanî zevk ve lezzetlere sed çekip; birdenbire kişiye yokuşu göstermemelidir. Zira, Haç’a ve kiliseye söven Allah’ın (c.c.) ve caminin kıymetini; Haç’a buğzeden şeriatın kadrini bilmez. (Yazarın notu: Namusun kadrini bilenler ve namusu olanlar, edep ve terbiye gereğince namus aleyhinde lakırdı söylemezler ve bu gibi sözleri söylemek ve dilemekten haya ederler).

Piri Tahi (k.s.) buyururlardı ki: Yumuşak, sözlü olmakta parlak sırlar ve gizli hikmetler vardır. Cenâb-i Allah (c.c), Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun’u (Allah’ın (c.c.) salatı Peygamberimize ve ikisine olsun) Firavun’un üzerine gönderdiği vakit onlara “Firavuna gidin. Çünkü o, iyice azdı.

Ona tatlı dille konuşun. Belki o, aklını başına alır veya korkar” diye ferman buyurdu. Yani kavl-i leyin ile; tatlı söz ile muamele ve fikir alışverişinde bulunmalarına, ilâhî emir şerifle sadır oldu. Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır. Tatlı sözden insan aşk ve muhabbet alır. Aşk ve muhabbetle gönül yapılır. Yüce Allah viran kalplerin çarçabuk tamirine bakar; bırakmaz ki kalbi kırılsın, derhal yapar. Hemen ondan bir ışıkhk (bir nur) meydana gelir.

Peygamberimizin (s.a.v.) Yüce Miracı’nın hikâyesinde Hz. Cebrail (a.s) ilâhî emirle Miraç gecesinde Sidre-i Münteha’ya eriştikleri zaman, orası Cebrail (a.s.)’in durağı olduğundan “Ya Resulullah! Benim hareket edebileceğim son nokta işte buraya kadardır. Bundan öte daha bir adım atamam. Eğer atsam, baştan ayağa yanarım ey Ulu!” dediğinde, Efendimizin (s.a.v.) coşup taşan sonsuz aşk ve muhabbetlerinden, mübarek temiz sinelerinde yanmak korkusu ve onu ileriye götürecek Peygamberlik iz’anı saikası dahi zail olmuştu. Zira iz’an alâmeti o anda mevcut olsaydı, ateşten canını korumak tabiî bulunurdu. Aklın icabı budur ki, insanın helak edecek şeylere gitmesini bırakmaz. Fakat muhabbet sevdası daha ileride… Bırakmaz ki “ne olur ne olmaz” diye düşünsün. Hazret-i Resulullah (s.a.v.) Efendimizin de Mahbubu’na (sevdiğine) yetişmekte artık hiçbir korku mübarek gözlerine gözükmeyerek, maşuk’un yolunda canlarını kayıramadılar. O zaman “Ey kardeşim Cebrail! Yanarsam yanayım” deyip, aşk ve muhabbete gark olmuş mübarek vücutlarını ileriye atar atmaz, derhal Aşıkı Maşuka lâyık gören Cenâb-ı Erhamiir Rahimin bir melek yaratarak “Ya melek! Hz. Muhammed (s.a.v.)Mn sabrı tükendi, tut elinden!” buyurdu.

Vâsıl olan bilir. Kavuşan bunu vasfedemez, anlatamaz. Ulu’dan haber gelmez. Mübarek elini dizine vurup hitabı gelmezdi. Soğuklukla (soğukça) çağırma! Aşkla, ateşle çağır ki, ışığın etrafında dönen kelebek meşrebinde olasın. Bülbül meşrepli olanlar için Şeyh Sadi (k.s.) Hazretleri:

Bu aşk ve muhabbet kıtasının bestesiyle, ışık etrafında dönmeyi seven gece kelebeği gibi olmaya çalışmalarını teşvik etmiş ve isteklendirmiştir. Şah-i Nakşibend (k.s.) Hazretleri pervanevî meşreb imiş. Yanar, sesi çıkmaz. Diğer tarikatlar bülbüli meşrebtirler. Döner-sallanır; ona da sığdıramaz, çevrilirfırlar; ona da sığdıramaz (yani onunla da rahat etmez) çalar-çağırır. Gül yanında daha niye çağırıyorsun? Hazırı gaib gibi çağırma, gül hazırdır.

“Nahnu akrebu ” sırrını basta farkeyleyip; 

Hazır, gâib gibi yad eyleme. ”

(Yani “Biz ona şah damarından daha yakınız sırrını başta anlayıp hazır olanı gâib miş gibi anma).

“Biz ona -insana- şah damarından daha yakınız” (Kaf Suresi: âyet 16) âyet-i kelimesiyle Yüce Yaratıcı, insana gözünün damarından daha yakın olduğunu ferman buyuruyor.

Kavuşma yolunun biri de RÂBITA’dır. Rabıta, kalbi temizlemek için bir keskin kılıçtır. Şah-i Nakşibend (k.s.) bu Râbıta’yı nefse bir tuzak olarak kurmuştur. İnsanın kalbine nefs ve şeytanın vesvesesini koymaz, engeller. Allah’tan (c.c.) gayri varlıkların pisliklerinin kalbe girmesine yol bırakmaz, keser atar. Dostun dostu, dosta dosttur. Dost Allah’tır (c.c.) Velilere dost olanın da dostu Yüce ve her kusurdan beri olan Allah (c.c.)’tır. 

Râbıta’ya bağlanmak, Yüce Yaratan’a bağlanmaktır. Müridin gönlü rabıtayla huzura kavuşur. Çok değil, yedi sekiz dakika rabıtayla huzura kavuş; bayılacaksın. Kendi nefsinden geçmenin aziz nisbeti sana gelir. Böyle temkinlik rabıta yapanlardan, “kendinden geçme” aziz nisbeti kendisine on beş dakikada zuhur eden çok nadirdir. Binde bir adamda, bu kabil rabıta on beş dakika devam eder. Eğer az gafil ise on dakikada ve kabiliyeti ziyade olanlarda da yedi-sekiz dakikada, hatta beş dakika içinde bu kutlu nisbet meydana gelir; bayılır kendinden geçer. Bayılınca, kavuşmuş olur. O zaman yüce bir meslek ve huy sahibi veli, müridin kalbinde bulunur; oradaki putları bütünüyle kırar. Bir tecrübe için, kilimin nakşına gözünü kıpırdatmaksızın bak, kendinden geçersin. Rabıta, İskender aynasıdır. Rabıtada o ayna, kalp mülkünü sana açar. Bu İskender aynasının ne olduğunu elbette hatıra gelir. Bunu ise hikâyesinden anlamak mümkün olur.

HİKAYE: 
İskender askerini çekip Dara’nın mülkünü fethetmeye yürüdü. Orada sadece, bir boğazdan geçen tek bir yol vardı. Bu boğaz dışında Dara mülküne yanaşılmaz idi. O boğazın üzerinde, boğaza hakim bir noktaya bir ejderha koymuşlar. Oradan geçmek isteyen askerler o ejderhayı gördükleri gibi, güle güle yürekleri yarılır, çatlarlardı. İskender, ne kadar bilginleri varsa onları, vezirleri ve vekilleriyle birlikte topladı. “Bunun çaresi ne ise bulunuz” dedi. Bilginleri müzakere ve mütalâalarını yaptıktan sonra dediler ki; “Madem ki bu ejderhanın karşısına her geçen gülüp çatlıyor. Öyle ise yapılması gereken şudur; kendisinin görüntüsü ona gösterildiğinde kendi de yok olur” dediler. Bunun üzerine büyük bu ayna yapılıp, gerekli tedbirlerle aynayı yukarı çıkarıp ejderhanın karşısına diktiler. Ejderha ne zaman ki, karşısındaki aynanın içinde kendisini gördü, derhal patladı; parça parça olup, darmadağın oldu. İskender askerine; “İleri arş!” komutu verdi. Dara’nın ülkesine girip sonra da orayı fethetti.

Kalbin iki kapısı vardır; Birisi, insanın iki omuzu arasındadır. Orada şeytan oturur ve kalbe vesvese verir, insanı kötü ahlâka uğratır. Yukarıda, birinci sohbet’in 5. sayfasında anlatıldığı üzere, yetmiş dokuz kötülenmiş huylara karşılık yetmiş dokuz övülmüş huylar vardır. Nakşibendiler’in bu Hatm-i Hace’lerinde okunan yetmiş dokuz adet İNŞİRAH (ELEM NEŞRAH LEKE) Suresi de bu kötü ahlâkı, iyi ahlâka çevirmek içindir. Ne var ki, sen dersen ki “Ben kendi kendime de yetmiş dokuz Elem Neşrah Suresi okurum”; elbette okursun faydası da olursa da, deniz yanında damla nisbetinde fayda görürsün. Zira “cemaatte rahmet var” buyrulmuştur. Cemaatten birinin ricası, duası kabul olunursa; hepsinin birden kabul olunur. Cemaatte namaz kılmak da bu hikmete binaendir.

İki omuzun arasında hadis-i şerife uygun olarak; ayın on beşinden yirmi birine kadar tek günlerinde, yani on beş, on yedi, on dokuz ve yirmi birinci günlerinde, yani bir-iki gün evvel eşiyle cinsî münasebetten kaçınarak kan aldırıldığı gün de tuzlu yememek ve yoğurt-süt almamak ve çok su içmemek gibi âdabına uyarak kan aldırılırsa, şeytanın vesvese yollarını zayıf ve güçsüz düşürür. Şayet bu âdaba uyulmadan kan aldırılıyorsa.devası bulunmaz derde düşer. Görünüşte bir derdin gözükmezse de, olur ki bâtınen (iç âleminde) bir hastalığa düşersin. Herhalde, her işte Hz. MuhammedMn (s.a.v.) sünnetlerine yerli yerince uymak elzemdir. Sünnetlere oldukça uymanın neticesi ebedî saadetini gerektiren bir yardımcı olur.

Dedik ki, kalbin iki kapısı var birisi iki omuzun arasındadır; orada şeytan oturur. Oradan kalbe vesvese verir. Onun ilâcı HATME-İ HACE‘ye devam etmek ve Peygamberimizin sünneti ve âdabına uygun olarak iki omuz arasından kan aldırmak ve teveccühe bağlı olmaktır.

(Yazar notu: Piri Sâmî (k.s.) Hazretleri’nin Halifelerinden Refahiye’li Hasan Efendi Piri Sâmî (k.s.) Hz.’lerinin emriyle ettikleri bir sohbetlerinde buyurdular ki: “Hazreti Musa (a.s.) Efendimizin kavminden bir topluluk dağ başında bir mağarada yetmiş seneden beri ibadet ederlerdi. Bu hikâye bilinen bir hikâyedir. Musa aleyhisselâm’a ilâhî kattan bir nida geldi ki: Benim bir Habibim vardır. Ahir zaman gelecektir. O’nun ümmetine haftada iki mübarek gün vermişim. Biri cuma, diğeri pazartesidir. O günlerde, onun ümmeti bana yönelirler. Ve kılacakları iki rekât namaz, senin bu kavminin bu yetmiş seneden beri ettikleri ibadetlerinde üstündür, buyurdu. Kardeş! Bize bu mertebe Cenâb-i Allah (c.c.) tarafından hediye edilmiş. Haftanın bu iki gününün kıymetini bilip kaybetmeyin. Teveccühte devam edip, elinizden kaçırmayın. Teveccühün sebebi budur: Tarikat Pirlerimiz olan Efendilerimiz (Allah (c.c.) sırlarını yüceltsin)

Hazretleri, sırf kemâl mertebesinde olan şefkatlerinden dolayı, bu iki günün meziyetlerinin kayıp olmaması için yüce tarikatın amelleri arasına teveccühü de koymuşlardır. Zira teveccühte kâmil mürşit, vakitli bir halinde iki omzunun arasına bir lütuf tokadı vurur ise, imanın kat kat olup yükseldi demektir. Çünkü şeytanın oradaki toplanma yerini yıkıp harap etmiş olur; daha kalbine vesvese verecek kimse kalmaz. İmanın sağlama çıkar. Hazreti Resulııllah (s.a.v.) Efendimiz de, Hazreti Ömer-ül Faruk (r.a.) Efendimizin sırtına mübarek elleriyle üç defa vurmuşlar ve “İmanın tamam oldu Ya Ömer!” buyurmuşlardır. Senin Peygamberinin tertemiz şeriatının her noktasında böyle nice hikmetler vardır. İnsan bir İslâmî emri dinleyip işitince; hemen onunla amel etmelidir. “Bu ne içindir” diye sormamalı, (kan aldırmak, özel günlerde tırnak kesmek ve banyo yapmak ve elbise biçtirmek gibi).

Kurtuluşa sevk eder insanı sünnet 
Vücut gemisinin canıdır sünnet

Kişiyi şeytana kaptırmaz asla
Allah (c.c.) katından verir imanı sünnet

Nefsi aç kor isen şeytan beğenmez 
Delinmiş gösterir, bir yanı sünnet

Yemeğini sünnete uygun olarak ye 
Bu İslâm dininin dermanı sünnet

Eğer sen ehli sünnet vel cemaat 
İsen etmelisin her yanı sünnet

Sakal, sarık, bıyık, misvak ve tırnak 
Tepe-tırnak tenin koruyucusu sünnet

Ayıkırı işte bulunma; kaderin zirvesinde, 
Temiz kişi ancak eder meydanı sünnet

Sözde, yeme, içmede; giyimde ve uykuda 
Güzellik âlemlerinin güzelleridir sünnet

Alım-satım, muhabbet, tyş-i işret (yeme-içme) 
Semasının parlak ayıdır sünnet

Görmez misin sünnet, her farz ile var 
Bütün farzların delilidir sünnet

Hakk ‘in Evi ni tavafa hiç girilmez 
Delilsiz; ol yolun sultanı sünnet

Şayet sünnet üzere okur isen, Sana 
şefaatçi kılar Kur ‘an ‘ı sünnet

Muhakkak aşk kilidinin anahtarıdır
Ya Bâkî’nin Mahbub ‘unun fermanı sünnet

Cemâle ermek boş sözdür, yoksa sünnet 
Bu cevher dağlarının kaynağı sünnet

Ne iş kılar isen sünnelsiz olmaz 
Fakirlerin sen’et-u samanı sünnet

İki âlemde bey etmiş, sultan etmiş 
Bütün Nakşibendi/eri, Pirleri sünnet

Eğer Pir Hafız-i Nakşiye baksa. 
Olur iz ‘anı hep. irfanı sünnet

Kalbin iki kapısı var denmişti. Bir kapısı iki dalın arasında idi. Ona dair yeterli ayrıntılar verildi. Bir kapısı da iki kaşın ara yerindedir. Nefis ejderhası orada hükümrandır. “İskender Aynası””olana rabıta o nefsi helak eder. Kalp mülkünü fethetmek, rabıta vasıtasıyla sana tez müyesser olur.

İskenderin aynası şarap kadehidir bak
Ta ki sana Dara’nın mülkünün ahvali arz olunsun.

Ey keramet sahibi, ey selâmetin şükran alâmeti, teftiş yüzünü göster nur bekleyen dervişleri

Asayişi (huzuru) tefsir etmek istersen şu iki harftedir: Dostlarına lütufla, düşmanlarına da yüzlerine gülerek davran.

Rabıta olmazsa o ejderhayı öldürmek çok çetindir. Evliyaların övünç sebebi ve bilginlerin sermayesi olan Şeyh Mevlânâ Cami (k.s.) Hazretleri yukarıdaki hikmetleri beyitlerinde buyuruyorlar ki;

İskender’in aynası, aşk şarabının kadehidir. Ona can ve gönülden bir samimiyet ve muhabbetle bak ki, Dara diyarının halleri makamında olan kalp mülkünü sana açsın. Ey keramet sahibi! Ben kararlılık gösterip o aynayı bekleyemiyorum. Bu kârsız, bu sermayesiz dervişin halini bir teftiş et. O, senin himmetine kalmış; artık başka bir kurtuluş yolu yok.

Allah (c.c.) velilerin sohbet meclislerinde oturanlar, zikir meclislerinde bulunanlar, CÜLİS ULLAH olurlar. Yani Cenâb-ı Allah’la (c.c.) oturanlardan olurlar. Böylece meclislerde oturanların ŞAKİ (dalâlette) olmayıp SAİT (saadete ermiş) olacaklarına dair müjdeler arasından, Cüneyd-i Bağdadî (k.s.)

“beni görenler Cehenneme girmez” ve “Beni görenler HAKK’ı görmüştür” buyurmuşlar. Hz. Resulullah (s.a.v.) Efendimizi Ebu Cehil “O Ebu Talib’in yetimidir” diyerek görürdü. Peygamber gözüyle görmezdi ki, Cehennem ateşinden kurtuluşa ere, Hz. Cüneyd’in bu mübarek sözlerine, Cenâb-ı Allah’ın ilâhî sırlarından ve lütuflarından habersiz olan bazı âlimler itirazda bulunurlardı. Bunların bu itirazlarını Alaüddin Attar (k.s.) Hazretleri işittiler, “itiraza mahal yoktur. Her kim itiraz ediyorsa; çok değil, iki üç gün bizim sohbetimize devam etsin” buyurdular. İtirazcılar devam ettiler; ayaklarına kapanıp af dilediler. “Hata etmişiz, tövbe olsun” dediler.

Yazarın notu: Balı hiç ağzına alıp tatmamış kişi ne bilsin ki bal nasıl bir şeydir).

PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;

Şahı Nakşibend (k.s.) Hazretleri, evliyaların bakışlarının kimya olduğu hakkında “Nazar-ı EVLİYA KİMYA’ST”, yani “Allah (c.c.) velilerinin nazarı kimyadır” buyurmuşlar. Kimya olduğuna sana kesin inanç ve kanaat gelmelidir ki, “O kimyayı birinde olmazsa birinde, onda da olmazsa öbüründe; bir gün olur ki, elbette elde ederim” diyerek, evliyanın nazar ettiği (bulunduğu) yerlerde daima hizmete hazır dolaşasın. Sürekli olarak, gözleri önünden ayrılmayasın.

EVLİYAULLAH ile düşüp kalkmak fırsatını ganimet bil. O fırsattan istifadeye çalış. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Bahar serinliğini fırsat bilin, çünkü o bedenlerinize; ağaçlarınıza fayda verdiği gibi fayda verir. Sonbahar soğuğundan ise sakının. Çünkü o, bedenlerinize;

ağaçlarınıza ettiğini eder.” Bu Hadis’in yüce manası size Allah (c.c.) hidâyet murad edip bir veli mürşide yetiştirdiği zaman; yahut refikiniz veli değilse gece-gündüz mürşide hasret dönerek böyle bir Allah (c.c.) velisini arayıp bulduktan sonra ona kavuşmayı bahar günleri gibi kendinize ganimet biliniz. Zira kâmil mürşidler, ağaçlarınıza hayat ve tazelik bahşeder. Bahar serinliği, yani bahar ve yaz mevsimleri gibi, vücut ikliminize tazelik ve canlılık verir, demektir. Mevlânâ Celâleddin-i Rumî (k.s.) bu Hadis-i Şerifin tesiri hususunda Mesnevi’de şöyle buyurmuştur.

ŞİİR
Çeşm-i Ahmed ber Ebubekir Zede
Evziyek Tasdik-i Sidik amede

Yani, Hazret-i Resulullah (s.a.v.) Efendimizin bir nazarlarının çarpmasıyla, Hazret-i Eubekir-i Sidik (r.a.) Efendimizin tasdiki derhal huzura geldi. Mesnevi: Necmeddin-i Kübra’nın (k.s.) bir nazarı, bir iti bütün diğer itlere baş kıldı.

Sen ki, “Muhakkak Biz, insanoğlunu yücelttik” ilâhî hitabıyla vasıflandırılmış insan sınıfındasın. Necmeddin Hazretleri’nin bakışına hedef olan köpek diğer köpeklere server (baş) olursa, kendin için gayretin o kadar eksik midir ki, bir köpek kadar da feyiz almaya kabiliyetli olmayasın? Hüner, evliyaların peşinden ayrılmamaktır.

MANZUME

Hak velilerinin nazarlarının faydaları pek çoktur.
Gerçi velilerin bakışlarına hedef olanlar, onları tanımasa da.

Çünkü onların bakışları kimyadır.
Gözlerinin hareketlerini, diğer hemcinslerinden ayrı tutarım.

“Necmeddin ‘in bakışlarına hedef olan köpek, bütün diğer köpeklerin başıdır. ”
İyiler ile oturup kalkmak kimyadır, (yani kişiyi kimyevî etki gibi değiştirir).

“Allah ‘in (c.c.) makbul kullarlyla oturmak kimyadır.
Onların nazarı olduğunda, kendi tesirin nerede kalır? ”

Dilberin tek bakışını anlatmak meyamnda Hafız-ı Sirazî (k.s.) Hazretleri şöyle buyurmuştur:
Eğer o genç ki, Şirazî bizim gönlümüze el attı,

Yanlış söyledin, hata yaptın; onun değerini bilmedin,
Dilberin tek bakışının karşılığında her iki dünyayı da
veririm.

Meşayih-i İzam’ın Allah (c.c.) sırlarını yüceltsin, meclislerine git ki nazara rast gelesin. Cenâb-ı Allah’tan (c.c.) korkmanın hakkını yerine getirerek Allah’tan (c.c.) korkmaya muvaffak olmak, Allah’tan (c.c.) gayri şeyleri (masivayı) kalpten çıkarmaya bağlıdır. Masivayı kalpten söküp çıkarmakta kâmil bir şeyhin (nice nice âyetler ve hadislerle rabıta sabit olmuş olduğu üzere) mübarek huylarını ve hallerini hayal hazinesine getirmekle mümkündür. Şeyhin hayâli kalbe girince, artık nefis ve şeytan o kalbe vesvese veremez. Vesvese, dünyanın kalbe hükmetmesinden meydana gelir. Allah’tan (c.c.) gayrisini (masivayı) kalpten çıkarmak nasıl olur? Göz bir sureti gördüğünde o suret kalbe girer. Meşayih’in (yani tarikat uluları, şeyhlerinin) (Allah (c.c.) onların aziz sırrını taktis etsin) Rabıtasını kalbine koy ki, diğer suret ondan çıksın “Sen dersin ki, rabıtaya gerek olmaksızın Allah’ı (c.c.) kalbime korum. Ama koyamazsın! Onların rabıtaları kalbin parlatıcısıdır; kalplerin cilâsıdır. Nefsi helak edicidir.

Rabıta, nefsi ne şekilde helak eder? Bu, yukarıda İskender aynasının yazıldığı yerde açıklandı. İnsanlara iyilik yapıp, bakıp gözetmekle Yüce Allah’a (c.c.) yaklaşmaktan, aklın çeşitleri ile tabir buyurulmuş olan büyük şeyhleri (Allah (c.c.) aziz sırlarını takdis etsin) tavassur ederek Allah’a (c.c.) yaklaşmanın derecelen ve rütbelerinin; dünyada insanlar indinde, ahirette de Allah (c.c.) yanında onlarınkinden önce geçip ziyade olacağı hakkında şu Hadis-i Şerifle sadır olmuştur. Hadiste: Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki; “Ey Ali! İnsanlar Allah’a (c.c.) iyilik kapılarıyla yaklaştığında sen O’na aklın çeşitleriyle-yollarıyla yaklaş. Ta ki dünyada insanlar yanında; ahirette de Allah (c.c.) yanında derece ve mertebeler itibarıyla onlardan öne gecesin.”

Bu Hadis-i Şerife göre sevdiğini nasıl seversen öyle sev ki, seni “Rehberin himaye ve gölgesi, Hakk’ın zikrinden iyidir; onun sohbeti, ondan önce yaptığın yüz sohbetten daha iyidir” anlamındaki meşhur beyitle övülen ve tarif edilen bir kâmil mürşidi bulup onun yüce eşiğinde köle olmaya âşık ve vurgun etsin. Ey Ali! diye buyurulan, Hadis-i Şerifi’nin tefsir edilmesi gerçeği meyanında Mevlânâ mübarek Mesnevi’sinde şöyle buyurur:

“Ey Ali! Bütün ibadet yollarından, Allah ‘in (c.c.) has kullarnın himayesi daha iyidir, 

Her kim ki Bekir ‘in taatine tutulmuşsa, Kendilerine Allah ‘in (c.c.) halis kulları sebep olmuştur.

Hadis-i Kudsi’de şöyle buyuruluyor ki: “Kulum beni nasıl tanırsa, ona öyle muamele ederim. Kulun zannına muhalefet olmaz.” Yüce Allah (c.c.) “Ben, bana zannı olan kulumun yanındayım. Zannına muhalefet etmem” buyuruyor. Bir kimsenin zannı, ihlâslı olması demektir.

HİKÂYE: Cenâb-ı Allah (c.c.) üç defa “Lebbeyk” buyurdu (istediğin nedir, yapayım anlamındadır). Üçüncü Lebbeyk’te Cebrail (a.s.), bakalım, bu hitap kimedir, diye yerleri-gökleri araştırmış ve kimseyi bulamamıştı. Sonra geldi, yalvararak sual etti. Aziz olan Allah’tan (c.c.) hitap geldi, ki: Git, falan kilisede bir kulum var. Ona hitaben “Lebbeyk” diyorum. Bu buyruk üzerine Cebrail (a.s.) kiliseye vardı. Baktı ki putun önünde, şapkası elinde bir keşiş; iki gözü iki pınar olmuş, ah ve figan ederek “YA SANEM! YA SANEM, yani ey put! Ey put!” der; döner durur. Bir adam da, bu papazın boynunu vurmak için kılıç elinde fırsat kollarmış. Bu adama ansızın bir hitap gelir ki:

Behey zalim, insafsız! Âşık olduğunun yolunda yaş yerine kan akıtan bir âşığı öldürmeye haya etmez misin? Çek elini, bak ona şimdi ne söyleteceğim.

Bunun üzerine papaz YA SAMED! YA SAMED! (Yani, ey her şey kendisine muhtaç olup, kendisi hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah’ım (c.c.) demeye başlar. Bu adamın da, korkudan kılıcı elinden yere düşer.

Dininde gayretsiz ve kararsız olanlar; ister Müslüman olsun, ister başka bir dinde ve mezhepte bulunsun gevşek ve yarı buçuk oldukları için bir şeyleri yoktur. Bulunduğu dinini sıkı tutana Rabbani hidayet yetişir. Bildiğiyle amel eden ilâhî hidayet bilmediğini de öğretir. Onu doğru yola götürür, “Kim ki Allah (c.c.) için olursa, Allah da (c.c.) onun için olur.”

Papazın ihlâsı ve zannı öyle olup ona sağlam sarıldığından Yüce Allah (c.c.) onu tecellisine mahzar etti. İhlasın köklerinin pek ve sağlam olması fayda verir. Böyle ihlâs (samimiyet) sahiplerinin gittikleri yoluna çıkarır. (Yazarın notu: Doğruluk ve samimiyetle (ihlâsla) Yüce Yaratanı çağırmak hünerdir. Şirk (Allah’a açıktan veya dolaylı ortak koşmak) ve riya (insanlar görsün ve desin diye iyi iş yapmak) elbisesini üzerinden çıkarmamış isen; istersen Kâbe-i Muazzama’nin bekçisi ve Ravza-i Mutahhara’nın (Hz. Peygamberimizin mübarek kabrinin) ziyaretçisi ol, eline bir fayda geçmez.

Putperestler falan kendi dinlerini hak din sanırlar ki, putperestlik ederler. İşte bulunduğu mezhebde (yola) sahip çıkmayıp hafif tutarak giden putperestler, Müslüman da olsalar dinlerinin kıymetini bilmeyeceklerinden; ister onda kalsın, ister bunda bulunsunlar; kârsız ve faydasızdır. Putun karşısında yanıp yakılan kişi, şayet İslâm yoluna gelse, Yaratıcısına çok sağlam sarılacaktır. Buyurdular ki;

“gider puthaneye oturur, putun önünde secde ederim… Din ve imanı severim.”

“Kendisini bir ihlâs sahibi harekete geçirmiştir” manasındaki ince anlamlı beyit için, bu kadar açıklama yeterlidir.
Pirlerin (tarikat rehberlerinin, büyüklerinin; diğer tabirle meşayih’in) yardımlarının gölge ve himayesinde bulunmanın kıymet ve şerefini bildirmek için Şeyh Sa’di (k.s.) şöyle buyurur:

“Kim ki, onun yardımının gölgesindeyse, 
Onun günahları ibadet; düşmanları dost olur. “

Yani Hz. Ebubekr-i Sıddık’a bağlıdır. “Sıddıklar -doğrular- ile beraber olun ilâhî emrine boyun eğmişiz. “Kişi sevdiği ile beraberdir” ve “kişi dostunun dini üzerindedir” öyle ise kimlerle dostluk ettiğinize iyi bakın!” hadis-i şeriflerine de muhabbet ve güvenimiz sağlam olması sebebiyle; Resulullah (s.a.v.) Efendimiz’den bu ana kadar sağlam ve kesintisiz delillere dayanarak sıddıkıyet ve irşad tâcma mazhar olan ve doğruluğu yayan MEŞAYİH’İN (şeyhlerin) saadetli meclis ve huzurlarında Allah’ın nimetlerine hamdeder bulunmayı, hemen ve Rabbani hidayet sayesinde kendimize ganimet bilip; mucize ve kerametler isteyenler arasından sıyrılarak; onlara biat edip muhabbet eyledik. Bu tereddütsüz biatin (yani Medine’deki müminlerin. Mekke’de Peygamberimize iki defa biat etmesinin ve diğer sahabelerin Hz. Resulullah’a uymalarının aynasıdır. Allah’a (c.c.) şükürler olsun. Bu ancak, Rabbimizin fazl-u ihsanındandır).

RUBAİ (DÖRTLÜK)

Dünyayı istemem, ben yüzünün âşığıyım,
Başkalarını istemem, ben yârin çılgınıyım.
Dediler ki; Onun aşkı yolunda yüzlerce can bir arpa tanesidir.
Onun işi can almakta olsa, vallahi ben gene Onun talibiyim.

Yani, biat ettiğim Pirimin-Şeyhimin yüzünün âşığıyım; dünyayı istemem. Ben yârin çılgınca âşığıyım, ağyarı (başkalarını) istemem. Onun aşkı yolunda yüz can, bir arpa kadardır. Bu muhabbet yolunda can bir arpa tanesi değerindeyse, vallahi onu da esirgemem veririm.

“Dünya bir leştir. Onun isteklileri de ancak köpeklerdir” Hadis-i Şerif indeki taliplerden olmamak için; sıddıklık gömleğine bürünen Tarik-i Sıddikî ehli, yani Nakşibendîler dünyaya ve paraya gark olsalar dahi; gönüllerinde aşkının çılgını oldukları yârlarının sevgisinden, muhabbetinden başka bir muhabbet taşımazlar. Bu necib taife öyle ulu, yüce ve mukaddes topluluklardır ki, onlar ile düşüp kalkanlar saadet kimyasını bulurlar.

RUBAİ (DÖRTLÜK)

Dervişler fanilik tahtına oturmuşlardır. 
Her iki dünyadan ve kendi varlıklarından geçerek. 
Varlık sarhoşluğunu altına çevirmek istersen, 
Onlarla ol; çünkü onlar iksirdirler.

Burada terennüm edildiği gibi, dervişlerin, fanilik tahtında oturup her iki dünyaya da iltifatları olmadığı gibi; eğer bir kimse tunç gibi sararan varlığının saf altın olmasını isterse, dervişlerle beraber olsun. Çünkü, onlar kimyadırlar, buyuruyorlar. “Mennan olan -nimetleri sayısız- Allah’ın (c.c.) zikri hususunda kardeşlere hediye” isimli kıymetli risalede (kitapta) buyuruluyor ki; Rabıta, mürşidini şahsen tahayyül etmektir. Bunun yolu ise, salik’in (tarikat müntesibinin) tevazu ve çaresizlik üzere olduğu halde, mürşidinin şemailini hatırına getirip, sanki alnını mürşidinin alnı karşısına getirerek, feyizlerin hazinesi olan iki kaşı arasına bakarak ondan feyz istemektir. İki kaşın arası, Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ecdadında NUR-U MUHAMMEDI‘nin durduğu yerdir ki, feyiz ve nurun indiği yerdir. Ve bu hayalde canlandırma ve rabıta sebebiyle, kalp Allah’ı (c.c.) zikretmeye hazır hale gelir.

Râbıta’ııın İslâm’a göre (Şer’an) caiz ve gerekli olduğuna; büyük meşayih (Allah (c.c.) sırların aziz etsin) Hazretleri pek çok deliller açıklamışlardır. Eğer bu delillerin hepsini yazmaya kalksak; ana konudan dışarı çıkıp burada tercih ettiğimiz özetle anlatmaya aykırı olacağından sadece rabıtayı inkâr edenlerin inkârlarını defetmek üzere birkaçını zikretmekle yetineceğiz.

Bilinmelidir ki, KEMÂL-İ ŞUHUD‘a varmanın meydana gelmesi, telkin nuru yeSÂDIKLAR ile beraber olmak iledir. Nitekim (Cenâb-ı Hak Azze ve Celle “Sâdıklarla beraber olunuz” (Tevbe 119) mealindeki âyet-i kerimesiyle bunu emir buyurur. Bu beraberlik görünüş ve.manevî olarak ikiye ayrılır. Görünüşteki (suri) beraberlik SIDK (doğruluk) ehline bağlanmak ve onlarla oturup kalkmaktır. Manevî beraberlik ise, manevî münasebetler kurmaktır. Yani eksiksiz muhabbettir.

PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDULAR Kİ; 

diğer tarikatlarda gerçi rabıta yoktur. Fakat onların da kendi şeyhlerine muhabbetleri, bir çeşit rabıta demektir. (Şeyhe muhabbet ise, bütün tarikatlerin en büyük esasıdır).

Muhabbet ise, sevilenin daima hayâl edilmesi ve hatırda olmasını gerektirir ki, Hazret-i Resulullah (s.a.v.) Efendimiz’in “Kişi sevdiğiyle beraberdir” Hadis-i Şerifi buna işarettir. Yazarın notu: Bu “Kişi sevdiği ile beraberdir” mealindeki hadis, “Yaşadığınız gibi ölürsünüz, öldüğünüz gibi haşrolursunuz” hadisini teyid ediyor. Sekeratta, ölümde, kabirde, haşirde, neşirde, sualde ve kitapta ve mizanda, Cennet ve Cemalullah’ta daima rabıtandan uzak olmayıp, sevdiğin şeyhinle beraber bulunsan, bundan daha büyük nimet mi olur? Birbirini teyid eden bu iki hadis-i şeriflerin incelenmesiyle, insanın rabıtaya karşı sevgisi kat kat artar. Bu Hadis-i Şerifte, insan dünyada ne ile meşgul bulunduysa, iman atınm en büyük geçidi sayılan son gününde o meşguliyetle gider. Ve vefat ederken meşgul bulunduğu ne ise, kabrinden mahşer meydanına onunla birlikte haşrolunur.

İnsan dünyada velileri sevse, gece-gündüz onların huzur ve hayalleriyle bulunsa; onların hayaliyle, muhabbetleriyle ruhunu teslim eyleyerek veliler zümresinde haşrolsa fena mı olur? Allah (c.c.) bizi bu yüceliğe muvaffak kılsın. Yüce Allah (c.c.) güzel Habib-i Ekremi Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz hürmetine bizim evliyaullahın eteklerinden ellerimizi ve gönüllerimizden iman ağacı olan hayallerini kopartmasın (amin). Evi-bağı, tarlayı-konağı, malı-mülkü, parayi-lirayı sayıklayarak can vermek yüzünden iman cevherini kaybetmekten başka ele ne geçer? Allah bizleri (c.c.) böyle bir akıbetten korusun.

Bir de “kişi bir şeyi severse, onu çokça anar” hadis-i şerifinin, bu iki hadis-i şerif ile tam bir münasebeti vardır. Eğer sen, “Kişi sevdiği ile beraberdir’ had isindeki muhabbet hususunda; ne edeyim ki, o muhabbet bende meydana gelsin, ben de sevenlerden olayım ki sevenler hakkındaki büyük müjdelere dahil olayım dersen; muhabbet etmenin yolunu, esaslarını bu hadis-i şeriften öğren. Yani sevdiğini çokça an! Ve o vasıtayla ölüm sekeratı esnasında, kabirde, haşirde, neşirde onunla beraber bulunacağın da hadis-i şerifte sabit olmuş bulunarak, yolun Allah’a (c.c.) dayansın.

Sözün kısası, şeyhin zikrinin Allah’ın (c.c.) zikri olduğunda tereddüt edecek bir yön kalmadı. Ayrıca feyz ve bereket almak da, muhabbet miktarınca olur. Ve tarikatta, rabıtada şeyhine yoldaş arkadaş olmaktır. “Önce yoldaş, sonra tarikat” denilmiştir. Bu bilinmezlerin bilinmeyenine giden bir yoldur ki, kâmil mürşid elinden tutmadıkça yola koyulup gitmek oldukça zordur. Hak Subhanehu ve Teâlâ Hazretleri “Ona bir vesile isteyin” buyurmuştur. Mecazî (dünyevî) sultanların makamlarına vesilesiz, vasıtasız ulaşmak mükmün olmayınca; hakiki Sultan ve gerçek Şahlar Şahının dergâhına vesile kesinlikle lâzımdır. 

Müşahede makamına varmış ve Allah’ın (c.c.) zatî sıfatları ile hakikate ermiş bulunan kâmil şeyhe rabıta etmek, müridin kalbinden Allah’ın (c.c.) zikrine kabiliyet peyda eder. Hüccet-ül İslâm İmam-ı Gazali (k.s.) “İhyau’1-Ulûmi’d-Din” adlı eserinde, namaz bahsinde (Namaz kılan kişi tahiyyatta “ESSELÂMU ALEYKE EYYÜHEN NEBİYYÜ VE RAHMETULLAHİ VE BEREKÂTUHIT, yani “Ey Peygamber! Allah’ın (c.c.) selâmı rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun” derken, kalbe Hazret-i Muhammed Efendimizin (s.a.v.) mübarek suretlerini ve ahlâklarını getirip, doğrudan ona hitap ederek huşu içinde olması lâzımdır) demiştir. 

Bu ise şanı Yüce Peygamber (her şeyin sahibi ve nimet vericisi olan Allah’ın salat ve selâmı üzerine olsun) hazretlerine rabıtadır. Ve İbn-i Abbas (r.a.) Efendimiz’in, aynaya baktıklarında Hazreti Muhammed’in yaratılışının nuranî suretini görüp kendi suretini görmemesi; rabıtada fani olmaktır ki, bu da rabıtayı isbat eden delillerden sayılır. Şeyhin sureti daima müridin hayal hazinesinde olmalıdır. Ona rabıta nisbeti derler. Hazret-i Mevlânâ Celâleddin-i Rumî (k.s.) Efendimiz, “rehberin koruma ve desteği, Hakk’ın zikrinden iyidir. Onun sohbeti, bütün geçen yüzlercesinden daha evlâdır” buyurdukları makamda bu nisbete işaret etmişlerdir ki; şeyhin suretini yüce tarikatta bilinen ve belirli plân şekilde hıfz etmekten ibarettir. 

Yani, zikr her ne kadar zâtında şeref ve fazilet sahibi ise de, rabıta tarikata, yeni girmiş olan kişiye zikirden daha çok faydalıdır. Zira yeni başlamış olan mürid süflî âleme tutsak ve düşkündür ve ulvî âlem ile münasebet sahibi değildir. Ve çok Yüce ve Celâl sahibi olan Cenâb-‘ Allah (c.c.)’tan feyiz ve bereketleri vasıtasız almaya kabiliyetli olmadıkça; iki yönlü bir aracıya muhtaçtır. Bu aracı, yüce âlemden hisseyab olmuş ve halkı davet ve irşad için süflî âleme gönderilmiş olsun. Ve birinci münasebet yoluyla gayb âleminden feyiz alarak; süflî âlem olan ikinci münasebet yoluyla, o feyizleri kabiliyet sahiplerine ulaştırsın. Seyyid Şerif Cürcanî (k.s.) “Şerh-i Mevakif ” adlı eserinde “Evliyanın suretleri müridlerine zuhur eder. Onlar da o suretten feyiz alırlar ve nurlarından yararlanırlar” diyerek rabıtaya işaret etmektedir. Ebu Said Harimi.(k.s.) de “Risale-i Nakşiye” adlı eserinde “tarikat saliki ya Peygamber (s.a.v.)’nin şemailini veyahut da şeyhinin suretini hayalinde canlandırmalıdır” diye açıklamıştır.

Tarikata yeni girmiş salik için, kâmil mürşit ile alâkalanmak önemlidir. Çünkü mürşidin ilâhî hakikat ötduğu yönü ile ona yönelmek, fani olmayı ve cezbeyi sonuç verir. (Yazarın notu: Yukarıda Hatm-i Hace’nin faziletlerini açıklarken, tarikat faniliktir. Fani olmaya karşılık olarak da Nakşibendîler’in Hatm-i Hace’lerinde rabıta vardır; rabıta, fani olmaktan bir eserdir, diye yazılmıştı. Şimdi burada şeyhe teveccüh etmenin fena ve cezbeyi sonuç verdiği buyurulması da onu pekiştirmiştir). Tasavvuf yoluna bağlanan tarikatın hakikatına cezbesiz ulaşamaz. Bunun için tarikata yeni giren kişi, sülukunun başlangıcında mürşide taalluku inkâr etmeyip, Allah’ın (c.c.) masivasını inkâr sebebi olan cezbeyi hasıl etmelidir. Şöyle ki; tarikata yeni giren kişi, sülukunun başlangıcında mürşid de Allah’tan (c.c.) gayr’dır, yani masivaullahtandır. 

Allah’tan (c.c.) başkasmın terki lâzımdır, diye düşünerek mürşide muhabbet ve teveccühü terk eylese sü-lukundan düşüp; fena ve terk zevkine ulaşmaktan mahrum kalır. Şüphesiz her şeyi yerinde inkâr etmek gerekir. Müridin rabıtasının başlangıcı zorluklara katlanarak muhabbeti celbetmek, sonu ise sağlamlık ve fenadır. Ve muhabbet ve rabıtada sağlamlaşmak “fena fişşeyh’M, yani şeyhinde yok olmayı sonuç verir ki bu ise “fenafıliah”ın, yani Cenâb-ı Allah’ta (c.c.) yok olmanın başlangıcıdır.

İmam Masum (k.s.) Hazretleri’ne “Fena fışşeyh meydana gelmedikçe, fena fillâh olur mu?” diye sorulduğunda “Şeyh, feyzimizin vasıtasıdır. Şeyhte yok olmadıkça Allah’ta (c.c.) yok olmanın meydana gelmesi çok zordur. Bundan dolayı müride gerektir ki, kendi iradesini şeyhinin iradesine tâbi kılıp, kendisini tamamıyla ona ısmarlayıp; onun sohbetinde dahi “teneşir tahtasında yıkayıcının ellerindeki ölü” gibi olmalıdır ki, ne yana çevirirse ses etmesin. Ve bu hususun böyle olması her tarikata elzemdir. Bilhassa Nakşibendi Tarikatı’ndaki feyz verme ve feyz alma, bu yüce tarikatta yankılanma şeklindedir ve dönüm noktası da, sohbet üzerindedir. Ne var ki şeyh ile ona uyan müridin münasebeti ne kadar çok olursa, sohbetin tesiri dahi o kadar çok olur ve feyz alma yolu müridin önünde o kadar açılmış olur.”

PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;

Bu yüce tarikat, yani bâtın ilmi, tıpkı zahir ilmi gibidir, asla farkı yoktur. Sen hangi kitabı açarsan, hocan sana ordan ders verir.
Sohbetin tesiri ihlâs derecesindedir. Hiç ihlâsı olmayan kişi sohbetten bir şey elde edemez. Ve eğer bir şahıs Üveysi olarak; Pir’de fani olmaya muhtaç olmayarak, Cenâb-ı Allah’ın (c.c.) katışıksız yardımı onun halinin kefili olursa, o takdirde fena fışşeyh olmaksızın onda fena fi İlah meydana gelmesi olabilir, diye cevap vermişlerdir. Bunun meydana gelmesi ise oldukça nadirdir.

Sözün kısası, şeyhin suretini hıfzetmek demek olan rabıta nisbeti, mürid için zikirden daha çok fayda verir. Ve bunun kendisinde galip gelmesi ve devamı müride en büyük nimettir. Öyle ki. mürid sanki daima huzurdadır ve şeyhinden kolaylıkla feyiz alır. Bu halin meydana gelmesi ise mürşid ile tam bir münasebet kurulduğunun habercisidir. Bununla beraber, mürşidin huzurunun diğer izleri ve başka faydalan da vardır. Ve kemâl haddine ulaşmamış olan rabıta sahibi müride, mürşidin huzuru gerekli ve muteberdir. Ve mutlaka sohbet lâzımdır; sohbet terk edilemez. Müridin suret ve rabıta ile yetinmesi hatadır. Peygamberimizin seçkin sahabeleri (r.a.) olan efendilerimiz Hazretleri, Hz. Resulullah’ın (s.a.v.) sohbetinin devleti ile SAHABE olarak, yüksek derecelere ulaştılar.

ÜVEYS KARANİ Hazretleri, her ne kadar, tarikatın manevî münasebetleriyle bütün varlıkların serveri olan Resıılullah (s.a.v.) Efendimizin mübarek iç âleminden (bâtın) feyiz aldıysa da, doğrudan O’nıın sohbetinin şerefi ile şereflenmediğinden sahabe derecesinden aşağıda ve Tabiin’in cümlesine dahil oldu. (Not: Tabiin, Hz. Resulullah ile görüşmeyip onu sahabelerini gören müminlere denir). (Yazarın notu: Müridin suret ve rabıta ile yetinmesi hatadır, diye buyuıulmasındaki gerçek, ÜVEYSÜ’L KARANİ Hazretleri’nin derecede, sahabe derecesinden aşağı olduğunu düşünmekle anlaşılıyor ki; gereken suret ve manevî rabıta ile yetinmesi cihetiyle, Resulullah’ın saadet huzurlarında bulunan mertebece en geri olanlar ayarında dahi olamamışlardır).

Şeyhin sureti, şeyhin kendisi değildir ve şeyhin kendisine olan ihtiyacı ortadan kaldırmaz. Mürşidin sohbetinde olan feyz, suretinde yoktur; her ne kadar süri uzaklık, manevî yakınlığa engel olmasa da.

Şu halde, zikreden tarikat sâlikinin alçak düşünceler ve yaratılışının gereklerine esir olmaktan kurtulmasının en kolay ve en menfaatli yolu, şeyhin bâtını himmetinden (manevî yardımından) yardım isteyip onu teveccüh kıblesi kılmaktır.

Zira kendisini Hak Subhanehu ve Teâlâ’ya teveccühten (yönelmekten) aciz bilip, mürşidi teveccüh vesilesi kılmak, sonuç elde etmeye daha yakındır. Eğer şeyhin sureti zikir vaktinde de zorlanma olmaksızın müride zahir olursa, onun da kalbe getirip, kalpte saklı olduğu halde zikredilmesi, duruma daha uygundur. Ve eğer rabıta esnasında bir (manevî) sarhoşluk ve kendini kaybetme-kendinden geçme hali ortaya çıkmaya başlarsa; sureti yönelmeyi terk edip, bütün varlığıyla ortaya çıkışa başlangıç teşkil eden duruma yönelmesi gerekir. Böyle masivadan geçmek zamanına USUL ve ŞUHUD denir.

Sâlikin şeyhe olan rabıtasına münasebet oluşturması, şeyhe muhabbet ve hizmet ve zahiren ve bâtınen (dışı ve içiyle) onun edeplerine uymakla olur.

Rabıta nisbeti galip gelmeye başladığında; 
“Aşkın şiddetinden kapı-pencere aynalaştı; 
Her nereye bakar isem güzel yüzünü görüyordum “

beytinde ifade edildiği gibi, kendisini şeyhin aynisi ve onun giysisi ve sıfatları ile sıfatlanmış bulur ve her nereye baksa şeyhin suretini görür. Bu bölümde asıl dikkate değer ve en büyük şartı oluşturan husus; salikin tarikat alıp rabıta eylediği şeyhinin kâmil ve mükemmel olmasıdır. Zira sâlikin isteğinde gevşeklik sebeplerinin çok kuvvetli olması; sülük ve cezbe işini tamamlamayıp, kendini şeyhlik postuna oturtmuş olan bir eksik şeyhe başvurarak tarikat devri almak halinde; tarikat isteyene öyle bir şeyhin sohbeti öldürücü zehir ve ders vermede onun yüksek kabiliyetlerini yok eden bir hastalıktır. 

Yazarın notu: “‘İhsanı bol Allah’ı (c.c.) zikretmenin adabı hakkında kardeşlerin hediyesi” adındaki rağbet görmüş Risâle’den, Mevlânâ Sâmî Erzincanî (k.s.) Efendimiz Hazretleri’nin rabıta hakkındaki bu mübarek sohbetlerine münasip, naklen buraya alınan rabıta bahsi buraya kadardır. İslâm ve tarikat müceddidi Mevlânâ Halid-i Zülcenaheyn Hazretleri’nin (k.s.), inkarcının inkârını defetmek üzere dört mezhebe uygun olarak ve Cennet gibi şen Bağdat’tan Şerefli Şam’a teşrif etmeleri sırasında, yolda kaleme aldıkları “RİSALE-İ HALİDİYE” ve “RİSALE-İ RABITA” adındaki eserlerin de, şer’i deliller ile, yani Kitab (Kur’an-i Kerim, sünnet, İCMA-İ ÜMMET ve FAKİHLERfN KIYASLARI ile isbat etmiş oldukları RABITA konusu da, bir sırası düştükçe ondan hayır ve bereket almak ve kudsî feyzlerinden feyz ve imdad almak ricasıyla kaydedilecektir).

PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; 

Celâleddin-i Rumi (k.s.) şöyle buyurmuştur: Yâr bir aynadır. Yüzüne heves etme, yüzünü göremezsin. Aynanın yüzü toplanır, dumanlanırsa, yüzün güzelliğini görmeye perde olur. Huzurunda nasılsan, gıyabında (yokluğunda) da öyle ol! Edeb sahibi olmayan, Rabbin lütfundan mahrum kalır.”

Rabıta çok önemlidir, iki yay uzunluğu arasından İskender-i Dara-ya bir yol gider. Yusuf aleyhisselâm’a “Ken’ana gidiyoruz, ne getirelim” dediler. “Bir ayna getirin” dedi. Güzeldir, koynuna kor; çıkarır, çıkarır yüzüne bakar. Yüzüne âşık olur. Cebrail (a.s.) Hazretleri’nin makamı KAB-1 KAVSEYN’dir; iki yaydır RÂBITA’ya gelince o da iki yay arası kadar uzaklıktır. Burada bir muamma vardır; iki yayın arasında yol kesiciler vardır. Yol açık olmazsa TAVAF olmaz. Niçin iki yayın arasına rabıtayı koymuşlar? Şeyhin iki kaşı arasına rabıta eden iman ehli insanlar, yol kesicilerin korkusundan emin olarak, iki yay mesafesi arasından DARA MÜLKÜ’nü fetheder.

Şeyhin nazarı kime ki dokundu; yay gibi olan kaşlarının arasından ok atı; kirpikleri oktur. Gönle kızgın demir damgası, bir yara, bir ok vurdu. Sevgi ile, muhabbetle iki kaşın arasından baktı; hırsızlar helak oldu, yol açıldı tavaf oldu. Rabıtanın çok bahislerinden bir bahsi de budur.

Bazıları rabıta yapanlar için “şeyhe tapıyor” derler. Yok öyle bir şey; tapmak yok! Ya ne yapmış ki, tapmak olsun? Tapmak, bir şeyi veya kişiyi karşısına alıp ona ibadet etmektir. Şah-i Nakşibend (k.s.) öyle buyurmuş: Tarladan sürenine ne akseder? İnsana bakarsan yüzün ağarır. HOCA-İ AHRAR (k.s.) Hazretleri nin bir müridine bir molla namazda rabıtayı çıkar da öyle kıl. Yoksa şirk -Allah’a (c.c.) ortak koşmak- olur” demiş. O mürid ise. “Benim bu hayalim Allah (c.c.) için bir tahayyüldür. Senin gözün eğridir de onun için iki görürsün” diye mukabelede bulunmuş. 

Bu durumdan HOCA-İ AHRAR’in haberi olmuş. Bir gün o mollaya “Molla, git falan dolapta bir şişe var; al, getir” buyurur. Molla, gider; gözü şaşı olduğu için bakar ki iki şişe var, gelir” şişe bir tane değil, iki şişe var; hangisini getireyim? der. “Git, orada iki şişe yok; tek bir şişe var” buyurunca, “Gözüme mi inanayım, sana mı inanayım?” demesiyle, Hoca da “öyleyse git, o şişelerden birisini kır: diğerini getir” diye emreder. Molla gider, şişenin birini kırar, bir de bakar ki öteki şişe de kayboldu. Sonra ferman buyururlar ki; “Senin gözün eğri olduğundan çatal gördün. Şişenin birini kırsan, Allah (c.c.) şişesini de kırarsın. Bir adamm gönlünden şeyhi çıkar: Allah da (c.c.) çıkar. Bunun gibi Allah’ı (c.c.) çıkarırsan, Şeyhi de çıkar.”

Hoca-i Ahrar (k.s.) sonra bu Molla’ya buyururlar ki; “Kalbin dükkâna gidince müşrik olur mu?” Molla, “olmaz” der. Bunun üzerine “kalbin dükkâna gittiğinde müşrik olmuyor da, ey münafık! Kalbe bir mümin gelse neden müşrik oluyor” buyururlar. Rabıtaya dil uzatan bazıları, rabıtanın ne olduğunu bilmezler. Daha iyi bir yol yoktur. Nakşibendîler’in yolu, aynı ashab yoludur. Yeter ki, kişi gayretli olsun; kahraman ve yürekli olsun; vefakar olsun. Saydıklarım şarttır. Yağmurda, yaştan-çamurdan; soğuktan-sıcaktan; varlıktan-yoksulluktan; hastalıktan, falandan kendine bir ağırlık gelmesin. Yiğitliği elden bırakmayıp gayretli ve vefalı olsun. Böyle adam maksadına yetişir.

By |2018-06-28T22:28:20+00:00Perşembe, Kasım 27, 2014|Muhammed Sami Hz.|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin