SOHBETLER-1904- IV. KISIM

Ana sayfa » SOHBETLER-1904- IV. KISIM

SOHBETLER-1904- IV. KISIM

PİRİ SÂMÎ (k.s.) BUYURDU Kİ;

Falan kimse bize haber göndermiş ki: “O senin şeyhin; benim himmetim var desin… Ben ona inanmıyorum. Eğer himmeti var ise, beni bu inkarcılıktan vazgeçirip kendisine cezbetsin (çeksin).” Biz dahi o haberi getiren adama dedik ki; git söyle ki bizde himmet yoktur. Bizi buraya yüksek himmeti i bir pir göndermiştir. Himmet onun himmetidir ki pek yücedir. Himmetini bizim vasıtamızla buralara tanıtmıştır. O himmetten hissedar olmayan yoktur.

Ama ne var ki herkes bir türlü hisse kapar. O adam da o himmeten kabiliyetine göre münkirlik kapmış. Kendinin talebesi ve hem de yakın akrabası olan falanca kişiyi, o himmet idi ki irade dairesinden çekip aldı. Bunun kabiliyeti varmış. Vücut perdesinde kalanların hissesine münkirlik isabet edip kemiklerine işlemiştir; çıkması çok zordur. Sonra, sohbette haza bulunanlara hitaben buyurdu ki: “Bir adam şeyhinden himmet istese, o adam Allah’ı bilmiyor. Benim marifetim, benim muhabbetim var; ben böyleyim, ben şöyleyim dese, o adam Allah’ı bilmiyor demektir.

Kul olan demelidir ki, bunu bana Allah verdi. Neyim varsa hep onun lütuf ve keremidir ki bana ihsan etmiştir. Ama vücuttan çıkıp da Allah demelidir ki ŞEKUR’luk (yani çok çok şükredicilik) meydana gelsin. Şükrü herkes yapar, ama ŞEKÛR kullar az bulunur. İnsan şekûrluk derecesine yetişmeye çalışmalıdır. Bari dil ile olsun öyle demelidir. Yani her neye mâlik olur isek Allah’ın lütfü ve keremi olduğunu söylemektir. Böylece devam ede ede, Allah kerem eder de bu söz sonra sana hâl olur, kalır. Cenâb-ı Hak, Kerim kitabında “Eğer şükrederseniz, muhakkak size nimetlerimi arttıracağım ve şayet inkâr ederseniz, şüphesiz azabım çok şiddetlidir buyurmuştur. Yani eğer nimetlere şükrederseniz, yani sahip olduğunuz herşeyin Allah’ın lütfü ve keremi olduğunu bilirseniz Yüce Allah nimetinizi arttırır ki “kulum bana şükrünü artırsın” diye. Eğer kendinizi ortada görüp “ben” ve “benim” demekle kavuştuğunuz nimeti kendinizden görür de nimeti inkâr ederseniz, Benim azabım ağırdır, demek olur.

Cenâb-ı Hak burada azabının şiddetini, hiddet ve pekiştirme makamında göstermiştir. Bundan anlaşılıyor ki vücud kadar Allah’ın öfkelendiği bir şey yoktur. Zira vücud, yani ENANİYET; Allah’ı örtüp kendisini görmektir. Bundan daha büyük kabahat olur mu?”

Bu sırada huzurdakilerden birisi dedi ki: “Biz vücuddan nasıl geçeceğiz?”

PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ; “Her neye mâlik (sahip) olursan, bu Allah’ın ikramıdır, bunu pirimin hürmetine Yüce Allah bana ihsan etti. Bu benim pirimin himmetinin eseridir.” Böyle diye diye, Allah kerem eder de. bu söz sonra hali olur, kalıcı olur. Allah’ın nisbeti ağırdır. İnsan o nisbete tahammül edemez ki, birdenbire Allah’ı aklına getiremez. Hayra mahzar olunca bu Allah’ın lütfü demelidir ki sırf onun fazi ve kereminden bana yetişti ve bir zarar görünce “Bu Allah’ın kahrıdır ki nefsimin şanından, yani nefsim tarafından meydana geldi” desin. Ama şeyh kendi cinsinden olduğu için Onun nisbeti hafiftir. Ona tahammül edebiliyor. Demezler mi ki, insan fenâfışşeyh olmadıkça fenâfiliah derecesine yetişmez.

PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;

“Dünya sevgisi bütün hataların başıdır, dünyayı terketmek ise bütün ibadetlerin başıdır” mealindeki hadis-i şerifin açıklanması meyanında buyurdu ki: “Terk-üd Dünya, dünyayı terk etmek manasında değildir. Dünya sevgisini terk etmek demektir. Bir dükkâncı gelse, bana dese ki “Ben dükkânımı terk edeceğim”; derim ki “terk etme. Eğer boş bir zamanın olursa beş-on gün ibadet ve zikir maksadıyla yalnız kal. Onun lezzeti de başkadır.”

“Ama derseniz ki, sen niçin hizmetini terk ettin? Siz bana bakmayın.'” Devamla şöyle buyurdular; “Ben de terk etmedim. Böyle olacak imişim de onun için terk ettirmişler. Memurluk hizmetini terk edip de gelmeseydim şimdi burada oturup size kim sohbet ederdi?”

1320 Senesi Ramazan Bayram’ında ihlâs’adair neşrettiği “Kudsi Sözlerin Cevherleri” arasında buyurdu ki: Hadis-i Kudsi’de “evliyam Benim örtümün altındadır. Benden başkası onları bilmez” buyurulmuştur. Kitaplarda da yazar ki “evliyayı Allah’tan başka kimse bilmez. Ancak ihlâsı olanlar bilir. İhlâsı Yüce Allah ihsan eder. İhlâs sahibi olanlar, velileri Yüce Allah’ın ihsan ettiği ihlâs ile bildiği için; neticede Allah’ın veli kullarını gene Yüce Allah bilmiş olur.

PİRİ SÂMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;

“Hafız Şirazî buyurmuştur ki: “Huzuru tefsir etmek istersen şu iki harf iledir: Dostlara lütufla. düşmanlara da iyi geçinmek, yüzlerine gülmektir (mudara). İnanan insanın dostu Yüce Allah’tır. Yüce Yaratanın lütfunu daima unutmayasın! Bırakma ki tek bir nefesin gaflet ile geçsin. Hak Teâlâ Hazretleri buyurmuştur ki; “Sabah-akşam Rablerine dua edenlerle birlikte nefsini sabra alıştır.” Yani kulluk makamında sabit olup akşam ve sabah Rablerini çağıranlar ile sabret.

Müridin vazifesi edeptir. Tarikata giren bir kişinin vazifesi Rabbini akşamdan sabaha çağıran, dua eden adamla birlikte çağırmaktır. Müridin düşüncesi bu olmalıdır. Müridlerin bir vazifesi de şeyhine hürmeti görev bilmek, yani lâyık veçhile saygı göstermektir. Şeyhe hürmeti görev bilmekle sakın zannetme ve hiç kalbine gelmesin ki, “Ona bir faydam oluyor.” O hürmetin bana zararı vardır.

Ama ne çare ki, senin kârın için biz o zararı çektik. O hürmet şeyhe değil, sanadır. Şah-i Nakşibendi Hazretleri buyurmuştur ki: Biz kendimizi büyüklük makamına koyduk ki, siz küçüklük edip büyük olasınız.

Müridin bir vazifesi de, dünyanın muhabbetini kalbinden çıkarmaya çalışmaktır. Dünyanm muhabbeti akşam ve sabah Rabbini çağıran kişilerle sabretmeye engeldir. Dünya sevgisi Yüce Yaratanı çağırmaya, ona dua etmeye engeldir. Ne var ki dünyanın kendisi değildir engel olan; dünyanın zenginliklerine olan muhabbeti engeldir. İstenen odur ki, gönülde dünya sevgisi olmasın. Müridin vazifesi de, Hz. Muhammed’in şeriatı (yani İslâm Dini) ile amel etmeyi görev bilmek ve şeriata özenle sarılmaktır.

Müridin bir vazifesi de kardeşlerine hizmet etmektir. Meşayihe (tarikat büyüklerine) hürmet etmeyi görev bilmek ve iman kardeşlerine hizmet etmek ve dünyanın muhabbetini içinden çıkarmak; bir de İslâm Dini ile (Şeriat-i Muhammediye) amel etmeye bağlı olmak müridin vazifesidir. Bu dört şeyin bir kişide bir arada bulunması, o kişinin kemâle ermişlerden olduğunu gösterir.

Teveccühte bulunmanın edebleriyle ilgili buyurdu ki: Mürid teveccühte kalbini yumurta şeklinde; kötü ahlâklar ile yaralı, siyah ve paslı olduğu halde bir dilenci çanağı içinde; mürşidin yüzünden gelen nura gark olduğunu farz edip sessiz durmalıdır. Mürşidinin, mübarek isimlerini okuduğu her velinin isminden kalbine bir nur doğduğunu düşünmelidir. Mürşid halkadaki her ihvana (kardeşe) yöneldiğinde, dilenci çanağı içinde farz ettiği yumurtaya benzettiği yaralı ve paslı kalbini; feyz talebiyle bir dilenci gibi, mürşid mübarek nefeslerine karşı tutarak, halkada mürşidin yanında gezdiriyor diye düşünsün. Ve mürşidin mübarek elini Resulullah (s.a.v.) Efendimizin mübarek eli ve nefesini de Hz. İsa aleyhisselâm’ın nefesi makamında şifa verici ve nur bilip, vücudunu ve kalbini mürşidin nefesi önüne götürmelidir. Ve nefes aldıkça kalbinin sağ ve nurlanmış olduğunu tasavvur eder.

Dil (gönül) hastadır hasta,
Bin türlü bende beste,
Bağlandı Nist-ü Heste (yani varlık ve yokluğa),
Ey gönüller tabibi

Sen Hazretin likası, 
Her hastanın şifası, 
Koymaz gönülde pası, 
Ey gönüller tabibi.

Sen Hazretin huzuru
Zevk ve safa buhuru, (denizleri)
Verdin cihana nuru,
Ey gönüller tabibi.

Mübarek adın ey Can, 
Alemlerin fahriyle hem-nam (adaş)
Ey Sâmî unvanlı Pir. 
Ey gönüller tabibi.

Sevmek-sevilmek ancak, 
Senden imiş muhakkak, 
Allah ‘in gölgesinin elhak, 
Ey gönüller tabibi.

Sen merhamet kaynağısın. 
Kerem (cömertlik) ummanısm, 
Hem övünçler dağısın, 
Ey gönüller tabibi.

Rahm ‘e oldukça şayan, 
Bir kulunuz da Adnan, 
Onu sev, eyle ihsan, 
Ey gönüller tabibi.

PİRİ SAMÎ (k.s.) HAZRETLERİ BUYURDU Kİ;

Müslüman için Yüce Allah’ı sevmek, bir de Yüce Allah’tan korkmak ve Allah’a yakın hasıl etmek (tüm şüphelerden sıyrılarak inanmak) önemlidir. Yüce Allah’ı sevmek ve Yüce Allah’tan korkmak, emirlerini tutup yasaklarından kaçmak içindir. İnsan sevdiğinin sözünü tutar, yasaklanndan kaçar. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Allah anıldıkça, onların kalpleri korkuyla titrer.” Mümin, Yüce Allah’ı ana ana (zikrede ede) gönlüne korku ve muhabbet gelir. Gönlünde korku ve muhabbet olan günah işleyemez.

“Allah-u Teâlâ hâzır ve nazırdır” demek Müslüman’ın temel inancıdır. Kalpte böyle canlandıra canlandıra; Yüce Allah’a şüphelerden uzak, sağlam inanç meydana gelir. Gönlünden dünya gider. Her neye baksa Allah-u Teâlâ’yı görür. Şair dememiş mi “Hani, Mecnun’un gözünde kim göreydi ki, yerde ve göklerde hep Leyla’nın divanı kurulmuş.”

Her şey Yüce Allah’ın yaratması ve icadıyla yapılmıştır. Yüce Allah’ın her şeyde eseri vardır. Çünkü her şeyin yaratıcısı Yüce Yaratıcı olan Allah’tır. Hocanm birisi bir öğrencisine üç sene mantık okutur. Dersini anlayıp anlamadığını imtihan için der ki: “Çarşıya git, bak; Hele mantık bilen var mı?” Öğrenci gider ve sonra dönüp der ki; “Mantık bilen yoktur.” Hocası üç sene daha okutur. Yine çarşıya yollar ki “Bak, mantık bilen var mı?” Yine gelir der ki; “Halk cahildir: mantık bilmiyorlar.” Hocası onu üç sene daha okutur. Sonra yine çarşıya gönderir. Bu defa gelir, der ki: “Hoca efendi! Halkın söylediği sözler hep mantık. Birisi bir dükkâna geldi, sordu ki: Şu şeyin okkası kaç kuruştur? Dükkâncı, on kuruştur dedi. Müşteri, niçin on kuruş olsun? diye sordu. Dükkân sahibi, bu en kaliteli türdendir, ola’n fiyatı odur, dedi. Müşteri, öyleyse bir okka ver, dedi. Baktim ki bunların bu sözleri doğru ve büyüklük, küçüklük ve neticeden ibaret bir kıyas oldu.” Üstadı, talebesinin bu sözü üzerine der ki: “Dersi yeni anlamışsın.”

Yüce Allah’ın eserini yaratıklarından müşahede edenin imanı; yakini ve hakiki iman olur. Yüce Allah buyurmuştur ki; “Haberiniz olsun ki, ancak Allah’ın zikri ile kalpler mutmain olur.” Yüce Allah’ı zikretmekle yakîn meydana gelir. Hakiki imanı olan kimse öldüğü vakit, şeytan onun imanına musallat olamaz. Yüce Allah Hazretleri şeytanın lisanından hikâye ederek buyurur ki; “Senin ihlaslı kulların dışındakilerin hepsini mutlaka azdıracağım.” Şeytan, muhlisleri (ihlâslı müminleri)doğru yoldan azdıramaz.

Yüce Allah’ın hâzır ve nazır (her şeyi gören) olduğuna kalbi itminani, yani yakini olan, O’nun yasakladığı işleri yapmaktan utanır. Zeliha, Hz. Yusuf u (a.s.) yedi kapıdan içeri bir odaya götürüp orada bulunan heykeli bir perdeyle örttü. Hz. Yusuf: “Ey Zeliha! Böyle ne yaptın?” diye sordu. O da; “Bu bir puttur. Seninle yatacağız. Ondan utandığım için yüzüne perde çektim” dedi. Yusuf aleyhisselâm baktı ki, Babası Yakub (a.s.) görünüp, parmağını ısırarak “Haya et!” diye işaret ediyor. Yusuf (a.s.) “Ey Zeliha! Sen bu şeklin -putun- yüzüne perde çektin. Ya ben pederim ile, her yerde hâzır ve nazır olan Yüce Allah’a nasıl perde çekerim?” diyerek kaçtı. İnsan şeyhini emin bilmeli;

Demeli ki; “Allah velileri müridin her hâlini görür. Onların görmesine hiç bir şey perde olamaz. Şeyhine karşı böylesine ka’p itminanı hasıl eden müridin Yüce Allah’ın hâzır ve nazır olduğuna yakini olur. Taşkınlık yapmaktan utanır. Şeyh emindir (güvenilirdir). Emin töhmet altında olmaz. Yani, eminden kötülük gelmez. Şeyhten keramet ve amel gözetlemez. Kerameti, ameli ne yapasın? Şeyhi imtihan etmek haramdır. Kendi şeyhi onu imtihan etmiştir. Daha başkasının yetkisi yoktur. Şeyhler kendi müridlerini imtihan ederler de, sonra feyz verirler. İmtihan ederler ki, bakalım bu mürid feyz ve emanetini koruyabilecek mi?

Büyük Pir Hazretlerinin müridlerinden Abdulkadir efendi evine gitmek için izin aldı. Dedi ki; “Kurban! Evimde ne amel edeyim?” Buyurdu ki: Beni sev, yani rabıta eyle. Yani beni sevmeye tahammül edebiliyorsan, zira kendi cinsindenim. Beni seve seve Allah-u Teâlâ’yı sevmeye tahammül edersin (güç yetirirsin). Sohbet arasında Şeyh Efendi “Bir dilber vurgunum ki, bütün âlem O’nun yasaklarını işleyende muhabbet ile işler. İnsanın kalbinde bir LUBB (öz), ondan sonra bir perde vardır. Oradan sonra kan vardır. Derler ki “kanı kaynadı.” O lubbden (özden) bir muhabbet zuhur edip o kan kaynar. Eğer o muhabbetin önünde Allah-u Teâlâ olursa muhabbet ona olur; yani Allah-u Teâlâ’ya kan kaynar ve şayet Yüce Allah olmaz da başka bir şey olur ise, muhabbeti o şeye olur; yani kalbin kanı o şeye kaynar. Cenâb-ı Allah şöyle buyuruyor: “Ancak tövbe edenler, iman edenler ve salih amel işleyenler müstesna. Onların günahlarını Allah hasenata (iyiliklere) çevirir.”

Allah’ın dışındaki şeylerden boş tutabiliyorsa, o kimse Allah’ın velisidir. O bir saatlik hatırası için yirmi üç saat zarfındaki işlerini ve gafletini Yüce Allah sevaba çevirir. Yirmi üç saati de huzur ile geçmiş gibi olur.

İnsan ilim tahsiline çalışır. Ama onda dünya korkusu vardır. Hakim olayım, okul hocası olayım der. Ticaret yapar; onda da dünya korkusu vardır. Bunlarda da dünya geçimi düşünülür. Ama gönlüne Yüce Allah’tan gayrisinden boş tutmak, sırf Allah içindir. Bu ise, on bin adamdan bir adama ancak müyesser olur.

Gönlüne Yüce Allah’tan başka bir şey getirmemek, kırk gün çalışmakla olur. Allahu Teâlâ’nın Hazır ve Nazırs olduğunu düşünmek şarttır. Huzur olmazsa, bin sene çalışsan fayda olmaz.

Ferman buyurdu ki: VUSUL (Allah’a varış), fenadan sonra olur ve fena (Allah’tan yok olmak) fenafışşeyh’ten (şeyh’te yok olmaktan) sonra olur ve fenafışşeyh dahi, ancak rabıta ile meydana gelir.

By |2018-06-28T22:28:20+00:00Perşembe, Kasım 27, 2014|Muhammed Sami Hz.|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin