Sırat-ı Müstakim – Muhammed Parisa

Ana sayfa » Sırat-ı Müstakim – Muhammed Parisa

Sırat-ı Müstakim – Muhammed Parisa

Aşağıdaki sözler Hacegan büyüklerinden Hace Muhammed Parisa (1348 – 1420)’nın Faslü’l Hitab adlı eserinin Sırat-ı Müstakim adlı bölümden alınmıştır. ( K.s.)

Sırat-ı Müstakim, tevhid yolu ve Hak dinidir. Bu yol tekdir. Bütün peygamberlerin tek ve müşterek yolları budur.  Allah Teala,  ‘-Ey Nebiyy-i Zişan, de ki: Ey ehl-i kitab! Sizinle bizim aramızda bulunan müşterek bir ikrara, yani Allah’dan başkasına ibadet etmemeğe ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaya gelin’ (Al-u İmran /64)
Bu ayetin tefsirinde demişlerdir ki: Hakk’a tapanlar huzura, Hakk’a taptıklarından dolayı erdirilmişlerdir. Krallar ve sultanlar bu huzuru nerede bulacaklardır?  Şimdi onlar ve oğulları nerede, bu lezzet ve huzuru duymak nerede?  Hakk’a tapmak neş’esi gaybetsiz şuhuddur, gaybetsiz huzurdur ve nakd-ı cennettir.  Namaz sırrı sözsüz söylemektir. Zahir batın Hak’la meşgul olmaktır. Oruç, meleklere benzemeğe çalışmak, ruhaniyyeti cismaniyete galip kılmaktır. Zekat, Allah sevgisinin bürhanıdır, gönlü masiva alakalarından temizlemektir. Hac  ahiret yolculuğuna benzer şekilde Hakk’a sefer etmektir.  Zahirde maksad Beytullah’a varmaktır. Fakat batında maksad beytin sahibidir. Hac müslümanlık halinin kemalidir. Namaz, oruç ve hac, vücud ni’metinin şükrüdür. Zekat, mal ni’metinin şükrüdür. Zikir batın nurudur. Kur’an okumak Hakk’ı dinlemektir.  Gece kıyamı ömrü artırır, hüznü sürura çevirir. İnsanı gaflet derekesinden şeref burcuna yükseltir.  Hadis-i şerifde varid olmuştur ki: ‘Mü’minin şerefi gece namazına kalkmasında ve izzeti insanlardan müstağni bulunmamasındadır.’
Her ibadette bir rahatlık vardır.  Zevkinin sözle ifadesi mümkün değildir. Böyle bir zevkden nasib alamamak mizaç bozukluğunun delilidir. Salih amel,  Hak Teala’ya ünsiyet ve kurbiyet vesilesidir.  İşte ey Nebiyy-i Zişan! Ehl-i kitabı bu saadete davet et ve de ki: Ey Tevrat ve İncil ehilleri, ey semadan indirilen bu iki kitabı okuyanlar!  Sizinle bizim, ikrarında müşterek bulunduğumuz bir hakikati kabule geliniz.  Tevrat, İncil ve Kur’an’ın müştereken söylediğini hep beraber söyleyelim.  Çünkü bu kitapların aslı arasında ihtilaf yoktur.  Hepsi de aynı şeyi söylemektedir.  Onların muhkematının  neshi kabil değildir: ‘Allah’dan başkasına kulluk etmemek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak.’ Bütün semavi kitapların söylediği kelime-i adldir. Yani her şeyi olduğu gibi bilmek ve öyle kabul etmektir. Ancak Allah’a kulluk edelim. Çünkü Hak ma’bud ancak O’dur. Tevhid-i Bari, peygamberlik ve kitaplar hakkında bütün peygamberler aynı şeyi söylemişlerdir. Hazret-i Ahmed – sallallahü aleyhi ve sellem – ‘in söylediği ise bunların en kamil, en efdal ve evsatıdır.
Aynı asrın insanlarının istidad ve kabiliyetlerini muayyen bir noktada toplamak mümkündür. Bunlar o asrın umumi karakterini oluşturur. İşte bunlara gönderilen peygamberler de bunların müşterek istidad ve zaaflarıyla, temayülleriyle uğraşır. Ümmetlerin kaabiliyet ve saplantılarının farklılığı yüzünden bu peygamberlerin şeriatları da bazı farklılıklar arzetti. Fakat dinin hakikatinin özünde fark yoktur. Pencere ve perde güneşin ışığının asıl karakterini nasıl bozamıyorsa bu da böyledir. Çünkü peygamberlerin tuttukları yolun aslı birdir. Bir sonraki peygamber bir evvelki peygamberi tasdik etmiş, hiçbirinin aralarında tevhid inancı ve müteallakatı hakkında ihtilaf görülmemiştir.  Görülen farklılık zaman ve mekanların ve buna bağlı olarak insan toplumlarının özel durumlarındaki farklılıklardan ileri gelen ahkamın cüz’iyyatındadır.
Yolların şekilleri tevhid tarikının hakikatı noktasında birbiriyle birleşir. Bir daire üzerine konulan noktaların birer çizgi ile merkeze birleştirildiği bir insanlık dairesi üzerinde bulunan fakat merkez noktasına uzak kalan insan toplumlarını peygamberler aynı merkez noktasına getirmeğe çalışmışlardır.   Ama müdahale usullerinde farklılıklar mevcuttur. Bu da bir tabibin çeşitli hastalarına çeşitli tedavi usulleri uygulamasına benzer. Hastalıklar çeşitlidir. Fakat tabib ve gaye tekdir. O da hastayı sıhhatine kavuşturmaktadır.  Sıhhat de tekdir. Çünkü tevhid yolu tekdir.
Ümmetlerin istidadlarının farklılığı şeriatlerinin şekillerinde bazı değişiklikleri gerektirdi. Çünkü her ümmetin ıslahı onlara mahsus olan bir fesadın düzeltilmesi demekti. Bunların yolunda engel olan, bu fesadın def’olunmasıyla onların tek hakka ve tevhid yoluna sokulmaları ise onların saplantılarından, anlayış derecelerinden  ve tabiatlerinden işe başlamayı gerektiriyordu. Fakat bizim peygamberimiz Hazret-i Muhammed – sallallahü aleyhi ve sellem- bütün isimleri cami’ bulunan ism-i azam sahibi, istidadı istidadların en kamili, en büyüğü, en sağlamı ve afetlerden en korunmuş bulunanı olmasıyla onun ümmeti de diğer ümmetlere nispetle istidadları en yüksek olan ümmetdir.  Nübüvvet ve risalet işte onun nübüvvet ve risaletinin kemaliyle hitama erdirilmiştir. O’nun davet ve şeriatının kemaliyle O’nunkinden başka bütün davet ve delaletler nesholunmuş, gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin zaman ve mekanlarına göre zuhur eden yolları sırat-ı müstakim-i Muhammedinin vahdetinde ve Allah tarafından makbul olan yegane şeriatte dercolunmuştur.  Artık ‘ Kim İslamdan başka din ararsa asla ondan kabul olunmayacaktır’ (Al-u İmran / 85) der.
Sıratı müstakim tevhid yoludur. Bu da bütün peygamberlerin ve tabilerinin yolu olan hak dinidir. Bu ümmetin medar-ı iftiharı olan hal ehli büyüklerin yolu budur. Saliklerin seyr-ilellahda olsun, seyr-fillahda olsun bütün seyr u süluklarının makamatı bunun içindedir. Asla bunun dışında veya üzerinde değildir.
Tevhid ilmi ilimlerin en yükseği ve en faydalısıdır. Temizliği emsalsizdir. En güzel maksad, en yüksek matlabdır. Onsuz necat mümkün değildir. Onu bilmeden derece katetmek olmaz. İşte onun mertebesinin yüksekliği sebebiyle gözler ona ulaşamamış, akıllar bitkin ve takatsiz düşmüş sadece  akl-ı selim ile o zirveye tırmanmağa çalışanlar yolda kalmış, nazarda kalıp manzura erememiş daha işin başında iken yolda kalmışlardır.

 

Hak Sübhanehu ve Teala Hazretleri zat, sıfat, esma  ve ef’aliyle Vahid’dir.  Şöyle ki kendisine nisbet edilen ‘zat’ anlayışı, ‘sıfat’, ‘isim’ ve ‘fiil’ lerin O’na nisbet edilmesi mecazidir. Bunlara hakikat nazarıyla bakılırsa bunlar, zat-ı hakikiyye, sıfat-ı ezeliyye, esma ve ef’al-i ilahiyyenin mükevvenat meşherindeki tecellilerinin ışıklarıdır.  Bunların zuhur ettiği yerde hakikatten bir şey yoktur. Aynaya akseden görüntülerin, suretlerin asıllarının ayna içinde olmayıp onun dışında olduğu gibi. Sem’ ve basar gibi sıfatlarla mevsuf kim varsa bütün bunlar onların üzerinde izafi ve mecazidir. Bu evsafın hakikatı ancak Allah’a mahsustur. Cenab-ı Hak, ‘Hakkıyla işiten ve hakkıyla gören işte ancak O’dur’ nass-ı celiliyle bu sıfat ve isimlerin ancak zatına mahsus bulunduğunu hasr ile beyan etmiştir:
Cenab-ı Hakk’ın kendi zat u sıfatını izhar etmesi kendisine yol bulunması içindir. Evvelde nasıl ‘Batın’ ismiyle mütecelli ise, ahirde de ‘Zahir’ ismiyle mütecellidir. Ne kadar acibdir ki Cenab-ı Hak ef’alinin zuhur yerlerinde neyi izhar ettiyse kendini muhakkak onunla perdelemiştir. Bu da san’atındaki itkaanından, hikmetindeki anlatılmaz yüceliğindendir. O, lafızdan ibaret olan isimden müstağnidir. Medlulü O’na mahsustur. O da ‘el Latif’ , ‘ el Kahhar’ gibi sıfatlarla mevsuf zattır. Bu, alimlerin  bu mevzudaki sözlerinin manasıdır ki isim müsemmanın kendisidir, demişlerdir. Allah’ın isimlerinin hakikatına eren bir kimsenin alameti onların hakikatını kendi içinde bulmasıdır. O’nun ‘el Hakk ‘ ism-i celilinin hakikatına eren gibi ki, alameti, bu ism-i celilin hakikatına tam erdiği için hiçbir surette değişmeyen ve davasından dönmeyen Hallac gibi olmaktır.
(Faslu’l Hitab Tercemesi – Mütercim: Ali Husrevoğlu – Erkam Yayınları)
By |2018-06-28T22:28:22+00:00Pazartesi, Ekim 13, 2014|Günlük Yazılar|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin