Can Damlaları Sohbetleri [Kayıtlar 04]

Ana sayfa » Can Damlaları Sohbetleri [Kayıtlar 04]

Can Damlaları Sohbetleri [Kayıtlar 04]

Bismillahirrahmanirrahim

Allah’a şükürler olsun, onlar dergâhımıza büyük hizmet yaptılar; yapıyorlar da hâlâ. Çoluklarıyla çocuklarıyla; hanımları, kendileri, oğulları, kızları, hepsi… Hepsi maşallah, sübhanallah, dergâhımıza hizmet yapıyorlar. Onun için, Allah onların işini inşallah kolay getirir. Onlara yapılan dua da makbul dua olur inşallah. Duası kabul olanların yüzü suyu hürmetine, Hz. Pirlerin yüzü suyu hürmetine inşallah…

Evet. Velev ki ölsek ne olacak ki! Allah’ıma binlerce şükrolsun. Onlar aklı başında insanlar. İhvan oldular, kıymet bildiler, hizmet bildiler, az bir zaman da olsa hizmetleri devamlı oldu.

“Devamlı olan hizmet makbul hizmettir.”

Devamlı hizmet ettiler. Allah inşallah bu dünyada da öbür dünyada da onları mahzun etmeyecek; söz vermiş. Allah vaadinden hulf etmez. Yeter ki biz vaadimizden geri dönmeyelim.

Ne vadettik? Dedik ki;

“Ya Rabbi! Senin rızan için, seni takip edip senin izini bulup senin yolunu bulup sana ulaşmaya gayret edeceğiz, çabalayacağız. Bu noktada bize yol gösterenlere itaat edeceğiz. Onların kıymetini bileceğiz. Onları üzmeyeceğiz. O ne demişse onu yapacağız.”

Verdiğimiz sözler var tabii. Destinden tutmak, elinden tutmak, işte bir söz… O sözü yerine getirmek lazım. Yoksa kuru kuruya elinden tutmuşsun; ama sonra da arkasından gitmemişsin. Yok! Onların hepsi merasimdir, onların hepsi işin gereğidir. Olması gereken şeylerdir; sünnettir. Onun için yapılır. Yoksa, asıl dest-i kudretinden tutmak lazım. Yani kudret elinden tutmak lazım.

Kudret elinden ne ile? Demek ki o elin temsil ettiği bir yetki, bir kudret var. O kudret bizden ne istiyorsa onu yerine getirmek; ona tabi olmamız lazım. O noktada eksik, hata, kusur işlemememiz lazım. Ama sen onlara gayret edersen ve buna rağmen insanlığın gereği, sende bazı hata ve kusurlar olursa onları da örtbas ederler.

“Setreder ayıbımı, halk içre rüsva eylemez.
Der: Hemen affeylerem, kaçma gel benim divanıma!”

Öyle diyor Kuddusi Baba. Setreder ayıbımı, halk içre rüsva eylemez. Yani halka beni rüsva etmez. Halka, benim ayıplanacak yanımı, yönümü göstermez. İşte bu kim? Bunlar kim?

“Olmuşam âşık bugün ben çün şeyh-i hubânıma.
İstemem ağyârın hiç gelmesinler yanıma.”

Şeyh-i hubân da işte şeyh; sevgili şeyh… O, şeyhine diyor o sözü. Setreder ayıbımı diyor. O niye? Fena fi-şeyh âleminde söylenmiş bir beyit. Kuddusi Baba Divanı’nın bir kısmı; çok az bir kısmı da olsa fena fi-şeyh âleminde söylenmiştir. Zaten tasavvufta söyleyenlerin hepsi fena fi-şeyh âleminde, fena fi-resul, fena-fillah âleminde… Ama bazısı fena fi-şeyhte çok kalır, Salih Baba gibi, o genelde fena fi-şeyhten söyler. Bazısı, Kuddusi Baba gibi genelde fena-fillahtan söyler de arada bir fena fi-şeyhten söyler. Ama hepsi muhakkak hem fena fi-şeyhten hem fena fi-resul âleminden hem de fena-fillah makamından bahsederler. Ama birisi fena-fillahtan fazla bahseder, birisi fena fi-şeyhten… Niye? Kuddusi Baba bu divanı meydana getirdiği zaman, zaten velayet derecelerini ihraz etmiş, fena-fillah makamındaymış da onun için. Onun için genelde fena-fillah makamından söylemiş. Evet efendim;  onu öyle bileceğiz ve öyle iman edeceğiz ki; onların kelamı Allah’ın kelamıdır.

Ehli dil, kelam-ı kibar; Efendim buyurdu, “kibar kelam.” Yani güzel kelam. Nereden onlar, o kelamları söylerler? Allah’tan söylerler. Bir mürşit sohbet ederse, sohbet mürşidiyse, emirle sohbet ediyorsa, onun her kelamı da Allah’ın kelamıdır. Yani tasavvufla, tarikatla, şeriatla ilgili söylediği her kelam Allah’ın kelamıdır. Eğer bir insan ilim sahibi olsa da, mürşidin söylediklerini açsa, hem hadis olarak hepsinin kaynağını bulur hem de ayet olarak hepsinin kaynağını bulur söylediklerinin. Ama bizim ilmimiz o derece olmadığı için onu fark edemiyoruz; ama âlimler oturdukları zaman…

Mesela biz bu Ordu’nun; Ordulu ihvanların köyüne gittiğimiz zaman, orada bir hoca var. Bazı ihvanlar geldi. Biz konuştukça o ayet okuyor. Kaç kere oldu. Bizim yanımızda oturuyor, ben konuştukça, o bir taraftan ayetleri okuyor. Yani hangi meseleden bahsediyorsam, o konuda söylenen ayetleri hemen okuyor. Kalp gözü açık; şu gözü, baş gözü kapalı. Ama kalp gözü açık. İşte o baş gözü kapalı olunca da; zahiren de öyledir. Diğer taraf güçleniyor, kuvvetleniyor. Evet; çünkü o, hep kalbiyle görmeye çalışıyor. Onun için, onun o çok gelişiyor. Velayet sahibi de amenna… Ehl-i tarik; çok hizmet etmiş. İşte o, hissediyorum, bakıyorum ki; o bizim söylediklerimizin hepsini, sohbetlerin hepsini ayet olarak, orada bir taraftan okuyor.

Camide oturdum mesela; sohbet ettim, bir gidişimde bir buçuk saate yakın sohbet ettim. Daha da fazla belki… Hiç orada dudakları durmadı. Devamlı hadis ve Kur’an-ı Kerim mealini, hemen oradan Arapçasını okuyor. Ondan sonra da ben susarsam eğer, hemen mealini de söylüyor. Evet. Bunlar tanırlar.

“Onlardır meşreb-i saf-i,

gelirler her bir etrafi;

gönülden nun ile gafi.

Okur dili deli derviş.”

Evet, meşrep safi olunca, böyle…

Evet efendim; evet. Allah’ın hizmetine koşanlarda bir hizmetin verdiği bir vakar oluşuyor ki; onu zahirdeki insanlar bile bazen hissedebiliyormuş. Mesela biz Ordu’ya gittiğimiz zaman; orada gittik bir yerde oturduk, çay içtik. Yoldayız, yolculuk yapıyoruz. Adam o çayı; kahvenin sahibi geçti karşıda oturdu hayranlıkla Bize, yüzümüze bakıyor. Ben çayı içtim, kalktım ki parasını ödeyeyim. Dedi; hacım dedi. Dedim, efendim. Lütfedersen bu bizim ikramımız olsun size, dedi. Ama nasıl bakıyor adam yüzümüze. Ben tabii, aynada ben bir şey göremiyorum; ama o muhakkak ki bir şey görüyor; amenna ve saddakna.

Oradan da kalktım. Dedim; bari şurada da bir sakal tıraşı olayım da… Sünnettir; ihvanların yanına gidiyoruz. , güzel görünelim. tıraş oldum. Para vereceğim. Berber tıraş ediyor, hem bakıyor yüzüme. Eskiden bir berber ihvan vardı İbrahim, Efendim’i tıraş etmesi aklıma geldi. O, böyle bakardı, bakardı; en sonunda da Efendim’in tıraşı bittikten sonra iki yanağından öperdi. Öyle, o da öyle bakıyor. Ondan sonra borcumuz dedim. Yok efendim, dedi. Lütfen, ne olursun, dedi. Benim ikramım olsun bu tıraş, dedi. O da benden para almadı.

Ondan sonrada kalktım, giderken yolda düşündüm ki; biz ne için gidiyoruz ki oraya! Ne işim var şimdi benim. Olayın saflığını anlatmaya çalışıyorum. Benim ne işim var Ordu’da. Ordu’nun bir dağına gidiyorum. Hem de sel gelmiş, yollar yıkılmış, şu olmuş, bu olmuş gidiyorum. Neye gidiyorum? Orada benim neyim var, Ordu’da benim beşeri ne işim var, Ne menfaatim var? Ticaretim mi var? Yok; masraf ediyorum aksine. Benzin yakıyorum, şunu ediyorum, bunu ediyorum, oraya gidiyorum. Niye gidiyorum ben? Ortada hiçbir şey kalmıyor; düşünüyorum. Yani ben kendi beşeri aklımla düşündüğüm zaman hakikaten ortada hiçbir zahiri menfaat yok;

“Allah’ın rızasından başka”. Ha! Mesele o olunca, o saflığa erince bazı şeyler hissediliyor. İnsanlar tarafından bile hissedilmeye başlıyor sendeki o saflık. Yani saflık, temizlik; o olayın saflığı, temizliği. Senin kendi saflığın, temizliğin olmayabilir de… Ama yaptığın iş o kadar saf, o kadar temiz, o kadar güzel bir iş ki Allah Kur’an’da onu övmüş.

“Hani o benim rızamı talep edip de insanlara nasihat edenler yok mu!” Diyor; “Onlar ne güzel insanlar.”

Allah Kur’an’da buyuruyor. Gittik orada mesela, icabında bir türlü sıkıntıyla…. Abdest alma sıkıntı; her ihtiyacı köy yerlerinde biliyorum. O sıkıntılara rağmen orada kaldık, sohbet ettik, gönülleri hoş oldu. Allah da ondan dolayı, ta o yola düştüğümüz andan itibaren; öyle inanıyorum ki bu, hassayı bizim üzerimizde taşıttı. Hani öyledir, her zaman öyledir. Allah rızasına niyet eder yola çıkarsan, Allah seninle beraberdir. Allah seninle beraber olunca seni hissedemeyen kul, seni hissetmeye başlar. Seninle beraber olanın yüzü suyu hürmetine seni hissetmeye başlar. O yanındaki elektrik onları ister istemez etkiler Çünkü senin etrafında bir elektrik hâsıl oluyor, senin etrafında bir nur hâsıl oluyor. Onu zahir insan bile O zaman hissedebiliyor.

Erzincan’a gittiğimiz sıra, Ziyaretlerimizden sonra gittik bir yere oturduk. Orada yemek falan yedik. Acı su mu, Ekşi su mu ne diyorlar oraya! İşte orada o yemek yediğimiz yerde talebeler geldiler.

Hiç tanımadığımız talebeler, geldi oturdular orada. Bizimle görüşmek istediklerini söylemişler. İhvanlar sormuşlar; “neye geldiniz?” Üniversite talebesi çocuklar. Ki nereliydi; Diyarbakırlı vardı, Elazığlı vardı içlerinden bir sürü. Doğu’dan çoğu da. İşte demişler; “bilmiyoruz; bir araba geçti yanımızdan. Biz onu takip ettik geldik. O bizi celbetti, ne ise, onun içinde bir şey hissettik. Nasıl ifade etmişse etmişler. Ondan sonra bizimle görüştüler, orada oturdular. Bir saat kadar, bir saat kadar onlara sohbet ettik orda. Allah’ın işi bu… Mesela oraya biz bir cemaat olarak gitmişiz. Onlar dışarıda olmasına rağmen bizim oraya gidişimizin saflığı, temizliği…

Biz oraya niye gittik? Hazreti Pirleri ziyarete gittik değil mi? O cemaat oraya niye gitti? Yemeye, içmeye mi gitti; yok! Hazreti Pirlere… O saflık, o temizlik yansıdı hemen. Dışarıda olmalarına rağmen, olayın dışında olmalarına rağmen onu hissettiler, yaşadılar o anı. Evet efendim; şimdi de şükrolsun elhamdülillah, siz burada hizmet yapıyorsunuz. Eğer hizmetinizi hiç riya karıştırmadan, hiç başka bir sebebe dayandırmadan. sadece Allah rızası için burada toplanırsanız, burası etraftan hissedilmeye başlar zaman içerisinde. Ve hiç ummadığınız, hiç beklemediğiniz kişiler gelmeye başlar. Önce deliler düşer.

İşte yani zahirde deli muamelesi yapılan insanlar başlar; gelirler. Yani, bakarsınız geldi; bir tanesi düştü. Ondan sonra gelir oraya hep. O çünkü orada bir huzur, rahat bulur. Huzur, psikolojikmen huzur içinde. Ruhu huzur buluyor. Deli olan aklı, ruhu değil ki. Huzur bulur, oraya gelir, oraya yanaşır, etrafında dolaşır. Ondan sonra işte o sokaktan geçen insanlar bile hissetmeye başlar. Buradan yayılan bir şeyi hissetmeye başlar. Bir bakarsınız ki yavaş, yavaş, yavaş dolar burası.

Siz bakmayın; bizim o yukarıdaki dergâhımızın etrafında ön yargı var. Ön yargı olan yerde o olmaz. İşte ben de oradan kurtarmak istiyorum. Orada ön yargı var. Ön yargı oldu mu gözü kör eder ön yargı. Abdurrahim Efendim Hazretlerinin zamanında evladı olan kişilerin o yüzden gözleri kör oldu. Göremediler bu nuru, bu ışığı. Ön yargı olunca, o ön yargı perde oluyor. Perdeliyor, göremiyorlar. Ön yargıdan kurtarması lazım ki o olayı görebilsin, yoksa göremez. Onu hissedebilsin. Gelse buraya; herkesin gözü birçok şeyi görse, onun gözü kör olur. Kulağı sağır olur, burnu kokuyu almaz; almaz. Zevk olayı bitmiştir, zevk alamaz oradan.

Hani; “Gafil ne bilir” diyor, “şevk-i vegayı.” Bilmez! Gaflet, işte gaflet ne… Önyargı ona gaflet oluyor. Gafil oluyor, ön yargısı var. Bu böyledir. Yani bir insan gitse, kendisi hasta olsa, en iyi doktora gitse, fakat o doktorun kendini iyi edemeyeceğine dair psikolojik bir takıntısı olsa, bir ön yargısı olsa oradan hiçbir fayda göremez. Ama, hiç Tecrübe sahibi bir doktor değildir ama hasta oradan şifa bulacağına öyle itimat, öyle iman etmiştir ki oradan da şifa olur; psikolojikmen şifa olur. Öyledir bunlar, hep öyle. Ha biz bazen ihvanların isteğiyle onların yakınlarına okuyoruz, dua ediyoruz, su veriyoruz. Ben bakıyorum, yani şükrolsun, herkese tesir ediyor. Şöyle; zaten o belli bir imanla getiriyor, diyor ki; şunu oku da Efendim şifa bulayım, diyor. Ve inanın samimi olarak söylüyorum, hepsi şifa buldu Allah’ın izniyle. Ama öyle insanlar var ki, yine öyle insanlar var ki, onları da hususen çağırsan desen ki; “Gel buraya, şu suyu iç şifa bulacaksın.” Ona inanmayacağı için hiçbir faydası olmaz onun. Onun hiçbir faydası olmaz. Ondan hiç faydalanamaz, istifade edemez. Niye? İnanmıyor! İman olmayınca hiçbir şey olmaz. İtimat olmayınca hiçbir şey olmaz. Bunu missal verdik yoksa biz zaten ihvanlarımız ve onların yakınları dışındakilerine böyle bir hizmet yapmıyoruz.

Bunları niye anlatıyorum şimdi? Yani, işte bu dergâha siz geleceksiniz.

“Katreler derya olur, Cemiyet-i Kübra ile.”

buyuruyorlar ya; siz geleceksiniz, burada hizmetinizi, sohbetinizi yapacaksınız, hatmenizi okuyacaksınız, namazınızı kılıp gerisini Allah’a bırakacaksınız. O etraftan hissedilir, korkmayın!

“Sizin çıkıp, propaganda yapmanıza gerek yok.”

Etraftaki insanlar zaman içerisinde onu hisseder gelirler; düşerler yavaş, yavaş. Ama burada o hizmetin o iyi niyetle, o samimiyetle yapılması lazım. Eğer bu dediğim şey olmuyorsa kendi samimiyetsizliğimize bağlayalım onu. Hazreti Pirlerde eksik yoktur, noksan yoktur; hâşâ! Emirlerinde de eksik, yoksan yoktur, hâşâ; olmaz! “Eğer emrettikleri halde yerine gelmiyorsa, ara kendinde, kendinde;” derler. Dön kendine bir bak, kendini bir yokla. Zaten öyle buyurur Hazreti Pirler ki;

“Ayağın taşa dokunduğu zaman gönlünü yokla.”

Niye dokundu ayağın?

Onu bir yokla bakayım ki, gönlünde ne vardı, o ayağın taşa dokunduğu zaman? O rahatsızlığı çektiğin zaman ne hâldeydin, ne üzereydin? Ne yapıyordun, ne ile iştigal ediyordun? Neyi düşünüyordun, neyi kuruyordun? Kime hainlik, kötülük düşünüyordun veya neye hainlik, kötülük düşünüyordun? Bir kalbini yoklayacaksın veya sana yakışmayan bir şey mi düşünüyordun? Allah’ın dışındaki… Sen söz vermiştin, orayı Allah’a tahsis edecektin. Bu sözüne rağmen orayı başka birine mi tahsis ettin de, ondan mı geldi başına bu? Bunu bir düşün! Bunu düşünmen lazım. Yani senin azaların; her bir azanın, beyninin, kalbin dahil hep Allah ile olması gerekirken, o anda ne ile meşgul? Onu bir düşün! Neye niyetlenmişsin; ayağın nereye yürüyordu? Kulağında ne vardı, dilinde ne vardı? Onları bir düşüneceksin; düşünmek zorundasın!

Elhamdülillah şükrolsun, sizin başınıza gelen her şey bizim de başımıza geliyor. Sizin çektiğiniz her sıkıntıyı biz de çekiyoruz. Yani sizden müstakil; siz sıkıntı çektiğiniz için demek istemiyorum, yanlış anlamayın. Yani biz de aynı durumdayız sizinle. Aynı terbiyeyi hâlihazırda biz de görüyoruz. Aynı şeyleri hâlihazırda biz de yaşıyoruz. Yani sizin hastanız oluyor, bizim de oluyor. Sizin maddi sıkıntınız oluyor, bizim de oluyor. Sizin ne sıkıntınız varsa biz de o sıkıntıların hepsini birebir yaşıyoruz. Ha sizin yaşadığınız için de, onun da üzüntüsünü, kaygısını duyuyoruz; o da ayrı bir şey.

Zannetmeyin ki siz rahatsızsınız da, biz rahatız, huzurluyuz. Yok öyle bir şey; yok efendi yok! Yok,

“bir tarafın ağlarken diğer tarafın gülemez”;

bu şarkılarda olur. İnsan, yani şu sağ elinin maruz kalacağı ızdırabı sol el duyar. Diken nerene batarsa batsın, bütün vücudun onu hisseder. Hissetmez mi? O zaman vücut değildir. Yani sizin, eğer bir tanenizin rahatsızlığı diğerlerini rahatsız etmiyorsa, vücut tamam değil demektir. Sizde eksik var demektir. Sizin o kısmınız, o uzvunuz… Siz o vücudun bir uzvusunuz; o uzuvda bir rahatsızlık var demektir. Niye hissetmezsin ki? Felç mi var, cüzzam mı var? Ne var ki hissetmiyor? Niye hissetmessin, nasıl hissetmez? Nasıl duymaz, nasıl rahatsız olmaz? İhvan kardeşinin sofrasında ekmek yokken, o nasıl rahat eder de lopur lopur yutar! İhvan kardeşi hastanede ızdırap çekerken, o nasıl rahat eder de mışıl mışıl uyur! İhvan kardeşinin çocuğu yoksuluk içinde kıvranırken, onun çocuğu sefahat içerisinde nasıl yüzer! Olmaması gerekir. Var ise arıza var demek. Olmaz diye bir şey yok. Olur da; oluyorsa arıza var demektir. Vücut tamam değil demektir.

Hani, Hz. Ömer diyor ya; Fırat kenarında veya Dicle kenarında, bir kuzuyu kurt kapar da, ben Allah’ın onu benden soracağı korkusunu çekerim, rahatsızlığını çekerim. Yani biz, kendimiz, hissiyatımız o noktaya gelmediği müddetçe tamam değiliz demektir. Hissiyatımız o noktaya gelecek. Yani bizim için; o bütün iklimi, bütün ülkeyi düşünüyorsa ben ihvan âlemini hiç olmazsa düşünmek zorundayım. İşte bir ihvan kardeşimize; “Ya! Falancının şu sıkıntısı vardır.” dediğim zaman, adam; “Bana ne! Benim öyle bir sıkıntım yok.” diyorsa orda bir arıza var, bir sakatlık var, bir rahatsızlık var; dememesi lazım. Yani aynı vücudun uzvuysa öyle demeyecek. Yani hiç başka misale gerek yok. İğneyi al, eline batır! Eline batırınca vücudunun diğer uzuvları niye rahatsız oldu ki?

Sokağa çıkarsın, rüzgâr eser, toz gelir, elinle gözlerini kapatırsın. Niye elini değil de gözlerini korursun; bunu hiç düşündün mü? Niye elini gözlerine siper edersin; bunu hiç düşündün mü? Çünkü o, senin görme uzvun, daha hassas. Toz onun içerisine kaçarsa göremeyeceksin. Onun için, vücudun en hassas bölgesini diğer bölgeler koruyor. Dikkat edin, gayri ihtiyari… Bak! Üstten bir şey düşeceğini hissetsen, hemen elini nereye atıyorsun; kafana atıyorsun. Niye atıyorsun acaba? Yani başını koruyorsun değil mi? Hemen ne ediyorsun; başını koruyorsun. Rüzgâr esiyor, gözlerini, yüzünü kapatıyorsun.

Öyleyse arkadaşlar biz, vücut olarak da bu tepkilerin hepsini o şekilde vermek mecburiyetindeyiz, eğer bir vücutsak. Çünkü, bakın bu yol; tarikatta yapılması zor ama yapıldıktan sonra ilerlemesi en kolay yoldur. Bu çok az mürşide nasip olmuştur. İşte birkaç tanesi bu yolu tercih etmiştiler. Yani Vahdet-i Vücut, Vahdet-i Vücut ama o Vahdet-i Vücutçular dediğimiz kişilerin iddia ettiği Vahdet-i Vücut değil. Allah’ın vücudunda yok olmak; bütün azalarının Allah’ın vücudu olması diye bir iddia değil bu. Hâşâ! Yok! Bütün azaları birleşerek; bütün azalar birleşerek önce bir vücut… Öyle bir vücuttur ki; kendi, başlı başına bir vücut. Onun da kafası var, eli de var, şuyu da var, buyu da var. Ama Allah’ın vücudunda sadece bir parça. Bir uzuv yine. Sayı ne kadar olursa olsun, ne kadar çok olursa olsun teşekkül edilmiş bir vücut; ama birleşme anında Allah’ın vücudunda yine bir nokta. Yine bir kısım, parça; Allah değil hâşâ! İşte böyle bir ihsan, böyle bir iltifatın olması için işte böyle düşünmek, böyle yaşamak; bunların icabını yerine getirmek lazım. İşte reflekslerimizi geliştirmek lazım. Deminden beri anlatmaya çalıştığım şey o. Vücudun oluşması için reflekslerimizin öyle olması lazım.

Bir vücutta, insanın beşeri vücudunda eğer, rüzgâr esiyor, toz çıktığı zaman gözlerini eliyle kapatıyorsa; üstten bir tehlike sezdiği zaman elini kafasına kapatıp kafasını muhafaza altına almaya çalışıyorsa, o reflekslerin bizde gelişmesi lazım. Yani bizim de başımızı öyle korumamız lazım. Gafil olmamamız lazım başımızdan. Başımızı vermememiz; başımız gitti mi gittik, bitti! Parmaksız, kolsuz, ayaksız belki yaşanır; ama baş olmayınca yaşayamayız.

Öyle bir ihtimam ile o başa sahip çıkmamız lazım ki; baş da gövdeye sahip çıksın. Vücudun korumasını da baş yapıyor. O da ayrı bir konu. Yani o beyinden emir alarak vücudun birçok refleksi hareket hâline geçebiliyor. O beynin olmayınca, bazı hastalıklar var.

Mesela Parkinson hastalığı var; o olduğu zaman insan reflekslerini kontrol edemiyor. Eli, ayağı kendiliğinden sallanmaya başlıyor. Neden oluyor o? Parkinson hastalıkları dedikleri, yani beyinle ilgili bir rahatsızlık o. O olduğu zaman artık elin, ayağın veya vücudun belli bir uzvu o refleks şeyin dışında kalıyor, organizasyonun dışında kalıyor. Kendi dışında hareketler yaptığı için karşıdan nasıl görünüyor; hoş görünmüyor değil mi? Hasta beden.

“O zaman, yani reflekslerimizin de o vücudun beyninden alınan emirle hareket etmesi lazım.”

O vücudun beyni bize bir emir veriyor mu? Veriyor. Peki, yapıyor muyuz? Yapıyorsak mesele yok zaten. Vücut olmak yolunda dev adımlar atıyoruz demektir. Yapa yapa, yapa yapa bir gün bakarsın ki, öyle bir vücut oluşmuş ki; bilmem nerede, bilmem kimin başına bir kaza gelir, burada sen oturur hissedersin; Allah korusun! Onun bir ızdırabı olur hissedersin. Kilometrelerce ötede onun bir rahatsızlığı olur hissedersin, sevinci olur hissedersin, hüznü olur hissedersin. Eder misin; edersin!

Bak işte bunu; mesela bunu yapabilen çok ender. Bunu tarikat dışında bile yapıp mesela Avustralya yerlileri var. Avustralya yerlileri bunu başarmışlar, yapmışlar. Atalarından, dedelerinden kalma bir şey olarak yapmışlar ve şimdi kilometrelerce öbür taraftan birbirleriyle haberleşebiliyorlar. Demek ki bu belli bir gayret ile belli bir çaba ile, belli bir şey ile iştigal etmekle oluyor. Ama Allah rızası için olunca da, olay çok farklı oluyor tabii. İyiye, hayra vesile olduğu zaman da… Onların şer istemeye de, o adamların pek gücü yok da; yerli insanlar çok mazbut bir hayat yaşıyorlar. Sadece belki

“La ilahe illallah Muhammederresulullah”

deseler işi tamamen bitirecekler, bize hiçbir şey kalmayacak. Aramızdaki fark o. Ama biz onların yaptığını “La ilahe illallah Muhammederresulullah” diyerek yaparsak eğer ne olur? Onlar bütün bu güçleri olmasına rağmen kimseye hükmedemiyorlar. Ama bizim öyle bir gücümüz olursa dünyaya hükmederiz. Bak yine üç tane beyaz onlara hükmediyor. Çünkü diğer refleksleri gelişmemiş. Sadece o refleksleri gelişmiş. Birbirlerine sahip oluyorlar, birbirlerini hissediyorlar, birbirlerini duyuyorlar. Kilometrelerce öbür taraftan haberleşiyorlar; ama o kadar. Onların hiçbirisini yapamayan insanlar diğer unsurlardan dolayı, dışsal unsurlardan dolayı yine onlara hükmedebiliyor. Ama biz o refleksimizi gerçekleştirsek, geliştirirsek, onların durumuna gelirse; yani gayemiz haber alma, şu bu değil, sadece kendimizi bir vücut olarak tanımladığımız için öyle olursak işte o sıra çok farklı… Ve bunu da bir şey için yaparsak; Allah rızası için yaparsak, o sıra bizden hâsıl olacak çok bambaşka bir şey olur. Çok değişik olur. Yani bütün uzvumuz bir araya geldiği zaman bazı şeyleri müşahede ediyoruz veya edemiyoruz. Üç kişiyle müşahede ettiğimiz bazı şeyleri beş kişiyle edemiyorsak; diğer o katılan iki kişide eksik var demektir.

O iki kişi… Yani ben diyelim bir beyinle bir yere gittiğim zaman, karşılaşıp da gördüğümüz bir olayı sizinle beraber gidip de aynı yerde göremiyorsam, orada o zaman anlıyorum ki, parçalarda eksik var. Eksiğimiz var. Aynı şeyi hissedemiyorsam, aynı şeyi yaşayamıyorsam. Veya teveccühün birinde yaşadığım bir şeyi ikinci bir teveccühümde yaşayamıyorsam veya birinci hatmemde yaşadığımı ikinci hatmemde yaşayamıyorsam ben anlıyorum ki; bugün hatmeye katılanlarda bir arıza var. Anlıyoruz ki o gün, oraya oturanlardan birisi cemaatten koptu; elektrik geçmedi. Cemaat bir yere odaklanmışken o, işte köyüne gitti, bilmem nereye gitti, alacağına gitti, şuraya gitti, buraya gitti… Bilmem kaç sene öncesine gitti, okula gitti, bilmem nereye gitti, bilmem nereye gitti; koptu. Kopunca elektrik geçmedi. Geçmeyince de bir gün önce olan şey, o gün olmadı. Yani bunun için illa mürşit olmaya, illa şu olmaya, bu olmaya gerek yok ki. İnsanız, hissimiz var, hissediyoruz. Yani şurama iğneyi batırıyorum, duyuyorum. Buraya batırıp duymadım mı hemen doktora giderim. Derim ki; benim buramda bir şey var. Hissetmiyor- niye hissetmiyorum?

Yani, baktığım zaman ortaya çıkıyor. Der ki; işte sende şu hastalık var. Hasta işte, o organın hasta! Hasta olduğu içinde hissetmiyor. Hasta olduğu için duymuyor. Ha!sadece Onun duymaması önemli değil; öbür uzuvlar da duymuyor.

Yani bunun üzerine düşünüp de sizin kendinizi geliştirmeniz lazım. Bunun üzerine düşünerek demeniz lazım ki; buna en azından belli saatlerde nasıl mani olurum. Yani bunun talimini yapmanız lazım. Dört rekatlı bir namaza durduğunuz zaman, “Allah-u Ekber” dediğiniz zaman;

“Allah’ım ben bu namazı, sağa selam, sola selam verene kadar gönlümden hiçbir şey geçmeyecek, ben buna gayret edeceğim ve bunu başaracağım.”

Ondan sonra da hatmede de deneyeceğim inşallah. Efendim Estağfirullah diyecek, bir daha Lillahi-l Fatiha diyene kadar hiçbir şeyle uğraşmayacağım Allah’tan başka. Ben bunu başaracağım. Çalışıp-çalışıp-çalışıp başaracağım.

Ve bir gün gelecek ki başaracaksın inşallah. İşte o başardığın an, o hatmeyi anlamaya başlayacaksın. Yani hatmenin asıl ne olduğunu o sıra anlamaya başlayacaksın. Her gün biraz daha, biraz daha, biraz daha, biraz daha anlayacaksın, hissedeceksin. Kokusunu alacaksın, rüzgarını alacaksın, sisini hissedeceksin, şununu hissedeceksin, bununu hissedeceksin… Ama onların olabilmesi için önce hatmeye nasıl oturulup, hatmeden nasıl kalkılacak; onu öğreneceksin, mecbursun!

Derste nasılsan hatmede de öylesin. Ders çekiyorsun, “Allah” diyorsun, “Estağfirullah” diyorsun, yirmi beş Estağfirullah, Fatihaları okuyana kadar kopuyorsunuz. Ondan sonra..! Ondan sonra Allah, Allah, Allah, Allah tespih kaç oldu, üç mü oldu, beş mi oldu onu düşünerek tespihimiz sona eriyor.

Çekiyoruz, koyuyoruz cebimize. Ondan sonra da, belki de diyoruz ki; “Yahu niye?” Eksiklik sende. Hiç kimsede bir eksiklik, bir noksanlık, bir kusur yok.

On kere, on kere! On kere beş bin tespihi, Allah’tan başka bir şey demeden çek yani sende “veled-i kalp” hasıl olmazsa ben adam değilim! Bırak mürşidi-mürşidi adam değilim. Yapamıyoruz bir türlü o sıra.

Ne yapıyoruz; alıyoruz tespihi oturuyoruz, tespihin anında işte işimizi gücümüzü halledip kalkıp gidiyoruz. Amma ha! “Efendim bu haldeyken çekmeyelim mi?” Yok çekin. Haşa! Sakın korkmayın. Bir gün çekersiniz. Bırakırsanız hiç çekme ihtimaliniz kalmaz. Ama öyle de olsa çekerseniz bir gün hakikatini inşallah çekersiniz.

Onun için terk yok. Terk yok ama onu da bileceksiniz; yani niye olmuyor? Niye olmuyor; ben sebebini söylüyorum. Niye olmadığını size söylüyorum. Bakın, kontrol edin. Eğer öyle değil de olmuyorsa, gelin bana suç bulun. Gelin başka yerde suçu arayalım. Hep birlikte yine arayalım. Ama bundan dolayı ise, onu tamir etmeniz lazım arkadaşlar. Allah, selim bir kalp istiyor sizden. Selim bir gönül istiyor sizden. saf temiz bir kalp istiyor . O zaman saf, temiz bir kalp ile çekin bakalım bu tespihi ne oluyor! O tespihi öyle çekin, o hatmeye öyle oturun, o sohbete öyle gelin; bakalım ki farklı mı, değil mi? Bakalım farklı olacak mı olmayacak mı? Yani ben, kim benden zuhur edip, asıl onun sohbet ettiğini düşünürsen eğer…

O zaman dersinki

“Ya ben buraya gidiyorum. Allah’ın izniyle bugün taş bile konuşsa, bırak mürşidi taş bile konuşsa, ben o niyetle, o ihlâsla, o samimiyetle gidiyorum. Ben Allah’ı dinlemeye gidiyorum. Zuhur edecek bana, ilham edecek gönlüme. Bana, kulağıma ilham edecek. Gönlüme ilham edecek. Onu dinleyeceğim, Onun sesini duyacağım, Onun sözünü duyacağım.”

de gel bakayım ki bir kere, ne oluyor! O ihlâs ile otur bakayım ki; kayalar, taşlar, direkler sana sohbet ediyor mu, etmiyor mu? Yani, hani “sükûtumuzdan anlamayan, sözümüzden anlamaz” dedikleri şey; sükût edelim, konuşmayalım, sohbet etmeyelim değil. Ama velev ki bir mürit, o niyetle, o ihlâsla, o samimiyetle giderse; kim konuşursa konuşsun veya da hiç kimse konuşmasa bile Allah onun içine, gönlüne konuşur. Allah onun içine, gönlüne konuşur. Bizatihi kendi sesiyle konuşur. Bana o samimi adamı bulun getirin. Şimdi mesele burada düğümleniyor. Yani olay burada düğümleniyor. Ben kalkacağım, oradan geleceğim buraya…

Şimdi bakın!

Yani bazen bir şeyleri tenkit ediyoruz, bazen bir şeyleri şey yapıyoruz değil mi? İşte mesela bir cemaate bakıyorsun, o cemaat belki bize hizmetçi bile olamaz Allah’ın indinde. Ama cemaate bakıyorsun, liderleri geldiği zaman, kilometrelerce öbür tarafa geldiği zaman, koşuyorlar, etraflarına toplanıyorlar, onunla beraber, birlik beraberlik içerisinde… Ben oradan geleceğim buraya. Mesela haftada bir gün, iki gün; ihvan evinde oturacak. Ondan mürit, benden mürşit olmaz! Ne ondan mürit olur ne benden mürşit olur.

Ben onu celbedemiyorsam mürşit değilim; ama kopukluk ondaysa onu da celbedemezsin zaten. Resulullah Efendimiz de celbedememiş çünkü. Allah demiş ki; “yok, yok, öyle şey!” “Onda yok ki…” demiş.

“Onların mühürledim kalbini!”

Kalbi mühürlü. Mürit kendi kalbini mühürletmişse onda bizim yapacağımız bir şey yok; ama iki taraftan birinde, bir taraf eksiktir. Bu ben de olabilirim, hâşâ! İddiada bulunmuyorum ama ben geleceğim burada oturacağım, ihvan bir kilometre ötede evinde oturacak; çoluğuyla çocuğuyla… Yani kayıtsız kalacak gelişimize. Ve de arkasından; o benden himmet bekleyecek, ben ona himmet edeceğim. Yok yahu öyle bir şey. Yok, yani Allah izin vermez arkadaşlar. Yanlış anlamayın. Dua ediyorum da duam geçmiyor. Taşa geçiyor da onlara geçmiyor; Allah bırakmıyor. Allah müsaade etmiyor. Diyor ki; “onlar seni manen de baba bilsinler ondan sonra…” Çünkü niye? Onlar, onların yöneldiği gibi bana yönelmiyorlar da onun için. Onların yöneldiği gibi bana yönelmiyorlar da onun için. Ama bunu bilmeyen der ki; “işte, aha işte yav bak işte!” bilmeyen der bunu; kal insan işi.

Bu tarikatı, tasavvufu bilmeyen insanlar için. Ben Hz. Adem’den üstün müyüm; hâşâ! Bir veli ne kadar yücelirse yücelsin, bir peygamberin mertebesine ulaşamaz. Ben Hz. Nuh’tan üstün müyüm; ben Hz. Şuayp’ten üstün müyüm? Hâşâ! Ben Hz. Lût’tan üstün müyüm? Hâşâ! Ben Hz. Resulullah’tan hâşâ, hâşâ, haşa üstün müyüm? Az akl-ı selim olan, azıcık kafası çalışan insan onu düşünmeli; ama düşünemiyor ki, Allah affeylesin.

Anlamayanlar da var, dinlemeyenler de var. Yoksa bak, şuraya gelenlerin hepsi benim evladım. Şimdi ben bunların arasında nasıl tercih yapacağım. Nasıl bunları, neye göre birbirine tercih edeceğim yahu? Ha birine dua ediyorum, tutuyor anında, öbürüne dua ediyorum, taşa tutuyor, ona tutmuyor. Niye tutmuyor? Ben hiç onları birbirinden tefrik etmiyorum. Hiç, zerre kadar tefrikim yok. Hepsini aynı derecede seviyorum; ama ona dua ediyorum tutuyor, öbürüne dua ediyorum hiç, hiç duymuyor bile. Niye, sebep ne? İğneyi batırdım hâlbuki.

Hastalık var işte. Onun tamir edilmesi lazım. Eğer ben hasta değilim diyorsa; bende var. O hasta değilse, bende. Allah razı olsun sizden. Şükrolsun elhamdülillah. Bakın bu sohbet, yani bizim tarikatımızda on kere, on beş kere, yirmi kere olur. İşte bunlar bir iltifattır, bir nimettir. Bakın hem ferdî hizmetimizi anlatıyoruz size, -Allah’ın işi bu- hem de cemaat olarak bir hizmetin nasıl yapılacağını anlatıyoruz. Ben buraya gelirken hiçbir şey aklımda yoktu. Geldim şuraya. Ben bunu; ben nasıl insanım ki bunu kendimden bileyim? Benim kendimden olsa, ben zaten ne söyleyeceğimi bilirim. Ben nasıl insanım ki bunu kendimden bileyim? İşte; ama sen de nasıl insansın ki, bunu hâşâ hâşâ yerinden bilmiyorsun! Yani düşünmemiz lazım. Bunların hep hesabını yapmamız lazım; bunların hepsinin hesabını.

“Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekin.”

Hesaba çekileceğiz. Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba… Hesap; bu dünyada da, bu dünyada da çeşitli defalar hesaba çekiliyoruz ama önce siz kendinizi hesaba çekin. Ondan sonra gelin, biz de hesaba çekelim sizi. Ondan sonra siz de bizi hesaba çekin gerekirse. Ama bunlar hep karşılıklı yahu. Bunlar hep karşılıklı, hep karşılıklı. Koymuyor; yani karşılık olmayınca, arada tel olmayınca, arada bağlantı olmayınca, alıcı, verici olmayınca olmuyor, olmuyor! Bak şu televizyon şu anda yayın yapıyor mu çocuklar? Yapıyor. Yani biz yapmıyor desek bile yapıyor. Ama kimin televizyonunda yapıyor? Yayın geliyor, vericiden yayın geliyor; ama kim alıyor? Kimin anteni, sistemi kurulmuş, düğmesine basmış, kanalın frekansını çevirmişse o alıyor. Öbürü alabiliyor mu? Alamıyor işte; alamıyorsun, alamıyorsun. Televizyon, televizyon ama hiçbir şey almıyor. Verici de verici. Veriyor ama Alıcısı kapalı olana ne yapsın?

Sen şimdi gidip yarın: “Efendim, ben seyretmedim.” Ee niye seyretmedin oğlum? Antenin var mıydı; yok. Veya televizyonun var mıydı; yok. Ee nasıl seyredeceksin? İrtibatın yok. Ben bu gece gitsem, sabahlara kadar hepinize teker teker dua etsem ki ediyorum Allah’a şükürler olsun. Sen sabahleyin geleceksin, diyeceksin;”Efendim, bana niye bir dua etmiyorsun?” Peki, kardeş, sen akşam ne yaptın? “Efendim, işte gittim, yorgundum yattım. Namazı bile kılmadım.” Ee ne edeyim ben seni? Açmamışsın, düğmesini açmamışsın. Hâlbuki o sana ne emretti?  Yatsı namazını kıl, eğer kalkamıyorsan bile teheccüt namazını kıl. Abdestli olarak üç İhlâs bir Fatiha’yı oku, ayaklarına koy başını yat. Yani işte irtibat dediğimiz, anten dediğimiz, cereyan dediğimiz hepsi bundan ibaret yahu, başka bir şey yok ki.

“Bunları yapmadım Efendim.” Yapmadıysan, ne yapsın efendin? Bunları yapıyorsun da sende bir şey hâsıl olmuyorsa, devamlı bunları yapıyorsun, hiç eksiğin yok, hiç kusurun yok, ha o sıra gel, oturalım, düşünelim. Bende de olabilir, Allah’a sığınırım. Ama neticede, yine de tamir etmemiz lazım. Yani bunun çaresine bakmamız lazım.

By |2018-07-08T12:10:27+00:00Çarşamba, Eylül 24, 2014|Beylerbeyi Bayburdi Hz., Sohbetler|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin