Can Damlaları Sohbetleri [Kayıtlar 02]

Ana sayfa » Can Damlaları Sohbetleri [Kayıtlar 02]

Can Damlaları Sohbetleri [Kayıtlar 02]

Bismillahirrahmanirrahim

Allah sabır ve sebat versin. Bu yol öyle, bir günlük, iki günlük bir yol değil. Bu yola girenler sabırlı olmak mecburiyetinde… Eğer bu yolun nimetini size başında gösterseydiler, hepiniz akıl hastası olurdunuz; şu olurdunuz, bu olurdunuz. Onun için biraz sabırlı olacaksınız; sabredeceksiniz. Yani bu yola girenler sabırlı olmak mecburiyetinde… Yani sizin nimetiniz, sizin hazmedeceğiniz durumda olsa gösterirler de, verirler de. Niye vermesinler ki? Sizden sakınıp da başkasına mı verecekler? Yok… Amma velâkin sizin hazmedeceğiniz durumda değil. Sizin vücudunuzun biraz daha büyümesi lazım; onu hazmedebilmesi lazım. Vücudun büyümesi şeriatla olur, tarikatın adabına uymakla olur, rabıtayla olur. Rabıtaya devam ettiğiniz müddetçe sizin vücutlarınız da büyür.

Rabıta, rabıta, rabıta; ondan sonra inşallah sizin vücudunuz mürşidin vücudunda, mürşidin vücudu da sizin vücudunuzda yok olur. Ondan sonra işte o vücuda o iltifatlar gösterilir ki; o hazmedebilir. Yoksa bir yaşındaki bir çocuğa, üç yaşındaki bir çocuğa onun yiyebileceğinden fazla verirsen öldürürsün. Helak edersin, kahredersin. En azından hastalanır. Şimdi getir bir çocuğa, küçücük bir çocuğa, emzikteki bir çocuğa, meme çocuğuna sen yemek yedirmeye kalk. Yiyebilir mi o yemeği? Yiyemez. Ama ağzını açar; kaşığı ağzına götürdüğün zaman ağzını açar. O bilmez. İşte müptedi âlemindeki müridin arzusu, isteği de odur. O çocuğun ağzını açması gibi, yiyemeyeceğini bilmemesi gibi… Ama onun annesi, onun bakıcısı, onun hizmetlisi onu bilir mi? Bilir. O her ne kadar ağzını açarsa açsın, o, onun eğer yiyemeyeceği bir şeyse ona vermez. Veya yiyeceği kadarını verir, hazmedeceği kadarını verir. Onun hasta olmasına izin vermez.

Onun arzusu, onun isteği; o her ne kadar merhametli olursa olsun, neticede onu merhameti onu şuraya sevk eder. Der ki; benim çocuğumun hasta olmasını ben ister miyim? İstemem. O zaman şu anda ağlarsa ağlasın. Her gün ağlayacağı, daha sonra devamlı muzdarip, ızdırap içerisinde olacağına, hasta olacağına; şu anda bir anlık bir ağlama. Ağlayacaksa ağlasın. Bunu böyle bilip böyle düşünmek mecburiyetindeyiz. Başka şekilde düşünürsek yanlışa gideriz. Mürşidiniz sizden hiçbir şeyi kıskanmaz. Mürşidiniz her şeyi size fazla fazla veriyor; zaten sizin ruhaniyetinize o iltifatı yapıyor. Ama sizin onu görmeniz için mürşidinizde fani olmanız lazım. Mürşitte fani olmanız için rabıtanızı arttırmanız lazım, hizmetinizi artırmanız lazım ki vücudunuz büyüsün. Yoksa onun hizmete ihtiyacı yok. Onun sizin rabıtanıza da ihtiyacı yok. Allah onu aziz etmişse zaten azizlerden birisidir. Onu kimse zelil edemez. Allah ona öyle bir nimet vermemişse zelillerden birisidir bu. O nimet onun üzerinde olmadığı hâlde eğer o nimet varmış gibi kendini gösteriyorsa, o zaten zelillerden birisidir. Onu da kimse aziz edemez. Bütün dünya bir araya gelse ona iltifat etse, ona hâşâ hâşâ secde etse yine onu aziz edemez. Çünkü Allah, onu zelil etmiştir.

Öyleyse ben de diyorum ki Allah rızası için, bunlara ihtiyacı olmadığı gibi, bunlar ona artı bir şey de kazandırmaz, ondan bir şey de eksiltmez. Ama sizin için bunlar çok önemli. Bunları böyle yaparsanız, rabıtanıza devam ederseniz, rabıtanızı artırırsanız, her an rabıtanızla beraber olursanız sizin vücudunuz erkenden büyür. Rabıtayla bir müridin aldığı feyzi mürit hiçbir şeyden alamaz. Sohbet ve rabıta bizim tarikatımız. Ama mürit diyorum, bakın dikkat edin. Önce mürit olacaksın. Mürit olmamız için de önce şeriatımıza ve sünnetimize, bir de bize tarif edilen tarikata uymamız lazım. Onları yerine getirmemiz lazım. Yani bunları yerine getirmediğiniz hâlde size bir şeyler olmuyorsa, sizin istediğiniz hâsıl olmuyorsa bilin ki ölene kadar da olmayacak. Yani birbirimizi kandırmayacağız. Allah korusun. Yani sırf şu anki görüntüye bakarak, şu anki görüntünün devam etmesini istediğimiz için, işte etrafımda insan çoğalsın diye istediğimiz için, eğer biz size doğruları söylemezsek, yarın siz doğruları kendiniz öğrendiğiniz zaman mahcup olursunuz, perişan olursunuz. Geri dönülmeyecek bir noktaya gelirsiniz belki. Allah korusun. Veya gücünüz, takatiniz kalmamış olur, onları yeniden sıfırdan yapmaya. Onun için biz Allah rızası için bunu size bildirmek durumundayız ve bildiriyoruz. Diyoruz ki; önce mürit olmak lazım, mürit olmak için de şeriat ve sünnetimizin tamam olması lazım, tarikatta da bize emredilen şeyi eksiksiz yapmamız lazım. Yapın bir an önce. Bunu yapmazsanız ileride sıkıntı çekersiniz. İleride problem olur size. Bunları yapın. Bunların hiçbiri; muhabbet diyorsunuz, muhabbet diyorlar –Allah’a sığınırım- bunlarsız olan muhabbetle meyhanedeki sarhoşun muhabbeti arasında hiçbir fark yoktur. Yani o içkinin tesir ettiği kadar, tasavvufta bazı sohbetler vardır, onlar da size tesir eder. Velev ki o şeriatınız sünnetiniz tamam olmasa bile, biz bazı sohbetler anlatarak sizi sarhoş ederiz. Sarhoş olursunuz ve o sarhoşluk içerisinde kendinizi çok iyi durumda da hissedebilirsiniz. Ama bu sarhoşluk bir gün biter. Bittiği zaman o sıra Allah korusun. Büyük sıkıntı içerisine girersiniz, büyük problem içerisine girersiniz. Ama bunları yaparak muhabbet olmaz mı? Asıl muhabbet onlardan hâsıl olur. Yani şeriatı ve sünneti tamam olan insanda hâsıl olan muhabbet gerçek muhabbettir, muhabbetin kendisidir; meyhane muhabbeti değildir o. Yoksa samimi söylüyorum; işin en kolay tarafı o.

Yani bazı insanları kandıranlar böyle kandırıyor. Nasıl ki işte bazı ayetleri, şunları bunları istismar ederek sihir yaptığını söyleyen insanlar varsa, onlar bazı insanlar üzerinde cinler vasıtasıyla tesirli oluyorsa, kendilerine insanları bent ediyorsa, onlardan menfaat sağlıyorsa, çıkar sağlıyorsa; tarikatta da böyle bir yol vardır. İşi kestirmeden öğrenip bazı kelamları öğrenip, bazı sözleri öğrenip, onları muhabbet diye satıp ve insanları bir içkinin sarhoşluğundaki gibi bir sarhoşluğa düşürenler vardır. İşte onların muhabbetine biz meyhane muhabbeti diyoruz. Ama o bitiyor. Ertesi gün sabah uyandığın zaman üzerinde büyük bir hâlsizlikle, başında ağrıyla, bilmem nerende sızıyla uyanacaksın. Kardeşlerim! Allah rızası için şunu çok iyi bilin. Etrafımızdaki insanların tesirinde kalmayın. Zamanımızda tarikat eşkıyası çok. Zamanımızda bazıları hem de hiç bilmeden eşkıyalık ediyorlar. Hiç bilmeden insanlara kötülük ediyorlar. Hiç bilmeden insanları tarikatından, mürşidinden soğutuyorlar. Hırsızlık yapıyorlar. Yani hırsızlığın en adisi, en kötüsü, en aşağı derecesinde olan bir insanı tarikatından, tekkesinden, mürşidinden soğutmaktır. Bunu yapan insanlar var günümüzde. Bunu yapan eşkıyalar var günümüzde.

Belki onun mürşidi, senin mürşidine hizmetçi bile olacak derecede değildir. Ama öyle laflar öğrenmiştir ki, öyle süslü laflar öğretmiştirler ki onlara; gelirler Allah korusun, işte bizde şöyle muhabbet var, bizde şu var, bu var, şöyle var böyle var derler, kafanızı çelerler. Mürşidiniz de ona müdahale etmez. Bak siz kötü bir yola gitseniz –Allah korusun- mürşidiniz sizin arkanızdan gelir, sizi kurtarır. Ama mürşidin de affetmediği bir şey vardır. Nasıl ki günahların en büyüğü Allah’ı inkâr ise şeriatta, tarikatta da bir müridin işleyebileceği en büyük günah mürşidini inkârdır. Mürşidini küçük görmektir. Başkasının mürşidine tercih etmektir. İşte o müridin peşinden gitmez mürşit. Nereye giderse gitsin, hangi uçurumdan düşerse düşsün, o müride el uzatmaz mürşit. Meyhaneye gidene el uzatır –affedersiniz- daha kötü yerlere gidenlere elini uzatır, onu da niye yapar? Belki kurtulur ümidiyle. Elini uzatır ama mürşidini hakir gören, mürşidini küçük görene elini uzatmaz. Bunu da yanlış anlamayın. Bir mürit önce mürşidini küçük görmeye başlamaz. Önce mürşidini küçültmez. Ama onun bir başlangıcı vardır. Önce etrafındaki kardeşlerine muhalefet eder. Dergâhında olan bazı şeylere muhalefet eder. Ede ede, ede ede, o muhalefet büyür büyür büyür, bir noktaya gelir, Allah korusun mürşidine muhalefet etmeye başlar. Mürşidini küçük görmeye başlar. İşte bu müritlerin kurtuluşu yoktur. Bunlar perişan olurlar. Yoksa noksanından, eksiğinden dolayı olanlar belki affedilir; Allah’ın takdiri. Çünkü onun için mürşidi gece sabahlara kadar yalvarır, boyun büker; o da nihayet Allah’ın nazlı bir kuludur.
Allah’ın; “Biz bazı kişilere şefaat yetkisi verdik.” buyurduğu kişilerden birisidir. Onu affettirebilir. Ama onu inkâr ediyorsa neyi affettirsin! Onu küçük görüyorsa neyi affettirsin, nasıl affettirsin? Bunu böyle bilin. Ben her zaman söylüyorum. Siz benim sözlerimin birçoğunun direkt muhatabı değilsiniz. Ama siz, inşallah ileride kalabalıklaşacak bir cemaatin ilk üyelerisiniz. Bunları bilmeniz lazım. Bunları gün gelecek ki, inşallah öğreteceksiniz. Onun için işi o noktadan alıp bunu, tasavvufa, tarikata girerken, ta tarikat derken önce akla mürşit gelir. Bak; cemaat değil, tarikat. Tarikat diyoruz tarikat, yol. Yol dedi mi, o yolu gösteren birisi lazım, bir kılavuz lazım. Mürşid kılavuz da değildir ha. Mürşid bedeniyle kılavuzdur. Maneviyatıyla kılavuz da değildir; varılması gereken hedeflerin birincisidir. İlk başta o hedefe varacaksın. Ama tabii ki zahir vücuduyla senin mürşidindir, yol gösterendir, sana kılavuzluk edendir. Ama maneviyatta öyle değildir. Maneviyatta ilk varacağın durak orası. Oraya varmadan öbür duraklara gidemezsin. Yani manevi vücudun ne olduğunu inşallah görüp öğrendiğiniz zaman, bizim bu dediğimizin ne olduğunu da öğreneceksiniz.

“Ey Habibim! Seni seven, beni sever. Seni sevmeyen, beni sevemez. Ey Habibim! Sana tabi olan, bana tabi olur. Sana tabi olmayan, bana tabi olamaz.” buyuruyor Rabbim. Mürşitler Resulullah’ın varisleridir. Resulullah Efendimiz için söylenen şey bütün ümmet bazında, bütün insanlık bazındadır. Ama mürşit için de bu, kendi müritleri için aynen söz konusudur. Cihanşümul değildir bak! Ama kendi müritleri için öyledir. Yani birisi bir mürşidi, dışarıdan birisi bilerek veya bilmeyerek inkâr edebilir. Onun belki de hiçbir cezası da olmayabilir. Ama bir mürit kendi mürşidini veya tarikata girdikten sonra diğer mürşitleri inkâr ederse Allah korusun onun tamiratı yoktur. Onun işi zordur. Diğer mürşitleri de inkâr etmeyeceksiniz. Hiç kimseyi inkâr etmeyeceksiniz. Bizim işimiz inkâr işi değil. Diğer mürşitleri de bir müridin yanında; baktınız ki bir mürit geldi. Bir yerden ders almış ve siz de biliyorsunuz ki sünnet ve şeriat konusunda bir problemi yok o tarikatın, o mürşidin. Onun mürşidini kendi mürşidinizden çok övün ona. Onun mürşidini öyle methedin, öyle methedin, öyle methedin ki daha çok bağlansın.

Bizim işimiz eşkıyalık değil, bizim işimiz hırsızlık değil. “Allah” desin de kim sebep olursa olsun. Biz ona Allah razı olsun deriz. Bizim gayemiz “Allah” dedirttirmek, bizim gayemiz Allah’a ulaştırmak. Bana gelip de ne olacak ki! Eğer o da benim görevimi yapıyorsa, onun gayesi de zaten onu Allah’a ulaştırmak. Bu noktada sakın kıskançlık yapmayın. “Efendim falancının çok…” Hayır! Çok olsun, onların çok olsun. Yeter ki o gayeye hizmet versinler, yeter ki o gayeye hizmet etsinler. Eğer mürşidinizin işi çok mürit toplamak olsa inanın ki çok mürit toplar. Vazifesi, görevi o olsa çok mürit toplar. Bunu her mürşid için söyleyebiliriz. Mürşid için mürit toplamak problem değildir. Mürşitlerin değeri, kıymeti Resulullah’ın gözünde, Resulullah’a ulaştırdığı adamlarla ölçülüyor. Kaç kişi getirdin? Kaç kişi vardırdın? Kaç kişi oraya ulaştırdın? Önemli olan bu… Yoksa sen bir milyon insanı etrafında toplarsın; toplarsın canım. Bak diğer bilmem hangi pop yıldız da binlerce insanı etrafında topluyor. Şarkıyla, türküyle, şununla bununla. İnsanları bir araya toplamak önemli değil ki. Önemli olan onları bir yere vardırabilmek. Bir yere varmalarını sağlamak; ona çabalamak. Benim bir milyon müridim olup da yüz kişiyi kavuşturacaksam Allah’a; iki yüz tane olup da iki yüz kişiyi kavuşturmayı tercih ederim ben. Çünkü ben de ona göre Allah’tan bir iltifat göreceğim. Resulullah’tan ona göre bir iltifat göreceğim.

Benim neyime iltifat edecek ki Resulullah Efendimiz? Bana bir görev vermiş, demiş ki; “Tamam, sen bu görevi yapacaksın.” demiş. Eee, ondan sonra başka ne ile taltif edecek beni? Görevimi nasıl yaptığım önemli onun için. Eğer görevimi güzel yaparsam bana iltifat eder, beni taltif eder, benim makamımı yüceltir, derecemi yüceltir. Ama ben binlerce insanı toplamışım da, şan, şöhret, onunla kendimi avutuyorum. Ne güzel bak! Herkes benden bahsediyor, herkes kerametimden bahsediyor, herkes benim önümde eğiliyor, herkes bana saygı gösteriyor. Allah korusun! Bu tarikatta en büyük tehlikelerden birisi budur; buna talip olmam ben. Ne olacak ki yani kalabalıktan! Bak Abdurrahim Efendi Hazretleri gibi bir mürşid-i kâmil, gün geldi ki âcizlendi artık. Evet! Neden âcizlendi? Şundan acizlendi: Artık zahiren onlara sahip olamamaya başladı. Çünkü adam ders alıyor, gidiyor. Nereye gidiyor; işte falan yere gidiyor.kendi yaşadığı şehre Orada ne oluyor; giriyor tesirine,o bölgenin o şehrin vekilinin. Oranın vekili kimse, görevlisi kimse… Vekiller de işi istismara götürünce son zamanlarda mübareğin rahatsızlıkları yüzünden. Onlar da işi istismara başlayınca mübarek âcizlendi. Ankara’da bir toplantı yaptı. Vekilleri çağırdı, biz de gittik. Orda bunu açık açık söyledi. Dedi ki; “Benim vekillerim hizmet yapmıyor.” dedi. “Kendilerine hizmet ediyorlar, bana hizmet etmiyorlar.” dedi. Biz bunu kulaklarımızla duyduk. Bize defaten, baş başa kaldığımız zaman defaten de dedi. Dedi ki; “Beyim! Hiçbirisi bize hizmet yapmıyor, kendine yapıyor herkes.” Ve öyle gün oldu ki Hazreti Pir’i ziyarete gelen müritler, kendi vekilleri; işte Hazreti Pir yukarıda dairesinde daha aşağı inmemiş, kendi vekilleri bir işi için çıkıp gidince onlar da çıktı terk etti gittiler, mübarekle görüşemediler, görüşmediler. Niye? Soranlara da demişler ki, “efendim” demişler, “biz ona bağlıyız, O nereye gider elini öperse, biz de oranın elini öperiz. Öpmezse de öpmeyiz.” demişler. Nasıl yetiştirildiğini düşünebiliyor musunuz?

Bunlar vekildi, bunlar görevliydi. Ama ne oldu, onu yaptıranların hepsinin maskesi düştü. Hepsi bir zaman sonra perişan oldular. Onun için biz, ben diyorum ki hepiniz bu görevden, inşallah hepinize açıyorum bu görevi. Diyorum ki; hepiniz kendinizi vekil kabul edin. Vekil demekle vekil olunmaz. Hepiniz kendinizi bir gibi düşünün. Bundan sonra gelecek kardeşlerimize bizim düşünce yapımızı aynen aktarın. Kendiniz ona bir şey katmayın. Bize sormadan, bizden öğrenmeden bir kelime bile ona ekte, ilavede bulunmayın. Bize yapabileceğiniz en büyük kötülük budur. Bize yapabileceğiniz en büyük kötülük; bizim anlattığımız şekilde bizi anlatmazsanız bundan daha büyük bir kötülük yapamazsınız bize. Biz istemiyoruz. Yani; çünkü bizim görevimizin gereği bu. Bizim görevimiz, bizim çok iyi tanınmamızı gerektiriyor. Bizi yanlış anlarsalar Allah korusun! Biz Abdurrahim Efendi de değiliz ki tasarrufumuzla bir kısmını tutalım. Ne yapın yapın bizi yanlış anlatmayın. Yanlış anlaşılmamıza vesile olmayın, sebep olmayın. Bu dünyada da, öbür dünyada da iki elim yakanızda olur o zaman.

Ne yaparsanız yapın, gelin Efendim Hazretlerinin himmetiyle, Resulullah’ın şefaatiyle, Allah’ın hidayetiyle ben orda size yardım ederim. Ama sakın bununla gelmeyin benim yanıma. Yani beni istismar etmiş olarak gelmeyin benim yanıma; Allah rızası için. Ne gördüyseniz onu anlatın. Ne dinlediyseniz onu anlatın. Siz ona bir şey katmaya çalışmayın. İşte onu yapanlar Abdurrahim Efendim Hazretlerinin hâlâ rahatsız olmasına sebepler, şu anda bile rahatsız. Mübarek çeşitli vesilelerle manevi âlemde bunu bize dile getirdi. Yani bir mürşit ne kadar yüce olursa olsun, yeri ne kadar rahat olursa olsun; eğer arkasında bıraktığı gittiği şey onu rahatsız edebilecek bir şey ise yine rahatsız oluyor. Arkasında bıraktıkları onu rahatsız ediyorlar, başkaları değil. Bak hatmeleri bitti, hatme yok. Şu anda hatme okunmuyor bu dergâhın dışında. Bitti! Bitirdiler hatmeleri. Belki bilmiyorum, bilmediğim birkaç yerde daha inşallah vardır. Yani direkt ona rabıta eden birisi tarafından hatme okunmuyor. Direkt ona rabıta eden kişi, yani dinleyen kişiler de direkt ona rabıta etmiyorlar. Bitti onun hatmesi işte. Zikir yapıyorlar ama hatme okumuyorlar. Yani şu anda birçok kardeşimizin yaptığı sadece zikir. Ama hatme değil; yemin ederim değil. Zikir yapıyorlar. Herhangi bir cemaat gibi onlar da zikir yapıyorlar; ama “bir mürit hiç olmazsa haftada bir gün hatmeye katılmalıdır” emri yerine gelmiyor, oraya katılan insanlar için. “Haftada bir gün hatmeye katılmayan insanın müritlik iddiası boş bir iddiadır, laftan ibarettir.” Efendim buyururdu. Dikkat edin bakın! Yani haftada bir gün hatmeye katılın Amma velâkin onlar hiç katılmıyorlar. Yani onlar zikre gidiyorlar; ama hatmeye katılmıyorlar. Hatmenin aslını ben size söyleyeyim. Bundan sonra her şeyi açık konuşacağım inşallah sizinle. Siz itibar ederseniz bu sohbetlere her şeyi ben sizinle daha çok açık konuşacağım. Bak şimdi burada oturuyorum. Hazreti Pir’i çağırıyorum. Hazreti Pir geliyor, onu bir elbise gibi üzerime giyiyorum. Ondan sonra kendimi aradan çıkartıyorum. Affedersiniz bir köpek yavrusu gibi, köpek eniği gibi tutuyorum atıyorum kapının önüne kendimi. Hazreti Pir’i buraya oturtturuyorum. Rabıtamla ben bunu yapıyorum. Hazreti Pir oturuyor buraya; Hazreti Pir oturduğu an bütün evliyaullah teşrif etmeye başlıyor buraya. Hepsi teşrif ediyorlar. Kimin ismini okuyorsa, o buraya teşrif ediyor. Ama hiç birinin ismini okumadan öncelikle Resulullah Efendimizin Ruhaniyeti teşrif ediyor buraya. Ondan sonra hepsini celbediyor, buraya geliyorlar. Velev ki benim rabıta yaptığım kişi mürşit olmadı mı oraya gelemiyor zaten. O sıra ben nefsim ile baş başa kalıyorum. Hatme okuyanlar için diyorum bunu. Hatme okuyan herkes için söylüyorum. O sıra sen nefsin ile orada baş başa kalıyorsun. Velev ki bir de yanlış birisini rabıta ediyorsan, bir kere Resulullah Efendimiz oraya teşrif etmiyor. Çünkü Resulullah Efendimizden devam edip gelen bir silsile yok orada. Hazreti Pirlerin hiçbiri teşrif etmiyor. Resulullah Efendimizin Ruhaniyetinin olmadığı yere Hazreti Pir teşrif etmez. Onun için en başta onu çağırıyoruz bak! Aslında onun ruhaniyeti orada o an. O saygı ifadesi. Saygı ile çağırıyoruz onu.

Birisi düşünün ki, velev ki birisini rabıta ediyor ve o rabıta ettiği kişi de Resulullah Efendimiz tarafından görevlendirilmiş bir kişi değil. Gelmiyor işte oraya, teşrif etmiyor. Hazreti Pirlerin ruhaniyeti de oraya teşrif etmiyor. O sıra o ne oluyor; sadece herhangi bir zikir oluyor. Ha! O da faydadan hâli değildir. İnsanlar zikretmiş oluyor. O ayrı, ben onu tartışmıyorum. Benim tartıştığım o değil. Yani; “onlar zikir yapıyorlar, öyleyse kötü…” hâşâ! Öyle bir şey demek istemiyorum. Ben sadece diyorum ki; onların yaptıkları hatme olmuyor. Hatme okumuş olmuyorlar, zikir yapmış oluyorlar. Hatme okunmadığı gibi o sıra oraya haftada illa bir kere katılması gerekir dediği kişiler, katılan kişiler o emri yerine getirmiş olmuyorlar. Oraya geliyor; ama adam hatmeye katılmıyor.

Bunları bileceğiz, bunları bileceğiz. Onun için bunu bilirsek eğer bu vebali, günahı hiç biriniz yüklenmezsiniz. Günü geldiği zaman bu sözlerim hatırınıza gelir. Velev ki ne için olursa olsun; para için, pul için, mal için, şöhret için, şeref için bu vebali yüklenmezsiniz. Çünkü kıyamette de o devam edecek. O senin açtığın çığır devam ettiği müddetçe, senin yaptığın o yanlışı insanlar işlemeye devam ettiği müddetçe sen öbür tarafta da onun çilesini çekeceksin, azabını çekeceksin, noksanını çekeceksin. Onun için hiçbiriniz o sıra buna, böyle bir şeye vesile olmazsınız, sebep olmazsınız; olmayacaksınız inşallah. Allah rızası için bu noktayı çok, önemseyin hatme noktasında söylediğim şeyi böyle kafanıza çivi çakar gibi çakın. Aradan yüz sene geçse; Allah size uzun ömür versin inşallah, yüz sene sonra bile bu noktada bir tereddüt olduğu zaman vücudunuzu, canınızı, bedeninizi, her şeyinizi ortaya koyarak çıkın deyin ki Allah rızası için; “biz Efendimizden böyle duyduk. Efendimden veya böyle duyduk, böyle dedi, bu böyledir.” İşte onu yaptığınız zaman görevinizi yaptınız. Onu yaptığınız zaman her şeyi yaptınız. Allah inşallah sizin umduğunuz gibi bize orada bir şeref verirse ki inşallah verir, o sıra hiç korkmayın. Velev ki noksanınız da olur, kusurunuz da olur. Ama kardeşim kurban olayım size, noksan kusur olduğunu bildiğin şeyi niye işlemekte ısrar edersin ki! Bu noktada kendinizi hesaba çekin.

Resulullah Efendimiz buyuruyor ki; “Hasibu mefilegum gable ente hasibu” Yani “hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekin” buyuruyor. O zaman çekin kendinizi hesaba. Her akşam çekin, her fırsat bulduğunuz zaman çekin. Oturun, deyin ki; ben ne yaptım, yaptığım şey ne? Allah rızasına uygun mu, değil mi? Nasıl yapıyorum? Uygun değilse niye tekerrür ediyor, niye tekrar ediyor? Neden oluyor?” İşte bunlar çok önemli şeyler. Öncelikle benim size bir şey anlatabilmem için öncelikle bu konuda mutabık olmamız lazım. Yani bu konuda problemimizin kalmaması lazım. Yani mürşit nedir, Resulullah Efendimiz (SAV) in yetkisi nedir, Allah bir insanı niye mürşit eder, mürşit ney için lazımdır, mürşidin görevi nedir, asli vazifesi nedir? Bu konuda mutabık olmadığımız müddetçe… Veya bir mürit nasıl olmalıdır, neyi yapar, neyi yapmaz, niye yapar, niye yapmaz? Bu konuda mutabık olmadan konuşabileceğimiz birçok şeyi konuşamayız sizinle. Rahat konuşmamızı istiyorsanız, daha muhabbetli şeyler duymak istiyorsanız; dediğim gibi o temeliniz var Allah’a şükür sizin artık.

Yani bir kere bir şeyde ittifak ettik hepimiz. Noksanımız bile olsa tamamlanır ittifak ettikse. Eğer inanıyorsanız, ben dediğim için siz de inanıyorsanız ki; “böyle buyruldu, bu böyledir inşallah. Bizim şeriatımız sünnetimiz tamam olacak; ama bir gün muhakkak tamam olacak. Bu tamam olmadan bize tarikatta hiçbir elbise giydirmeyecekler. Manevi bir tarafımız olmayacak. Aday olacağız; ama asalete geçemeyeceğiz. Asalete geçmemiz için bunları yerine getirmemiz lazım. Bunları yerine getirdiğimiz gün…” Ama velev ki bir müddet geç olur; olsun. Bunda ittifak edersek gerisi kolay. Ama bunu bileceğiz. Öyle birileri gibi abdestsiz, namazsız yatıp da, gece yatsı namazını kılmadan, teheccüt namazını kılmadan, abdest bile almadan yatıp da gece sabaha kadar; kalkıp bana gelip Efendin ben şöyle uçtum, şöyle kaçtım, sen şöyle iltifat ettin bana, şunu dedin bunu dedin… Bana demeyin! Hayır, bilin ki orada bir şey var. O, ruhaniyetinizden bir nokta size göstermiştirler. Ama sen hiçbir zaman o makama ulaşamayacaksın. O eksikliklerini gidermediğin müddetçe. Git, siyasetle uğraşanlar, herkes gece sabaha kadar kendini başbakan görüyor, cumhurbaşkanı görüyor. Kaç tane cumhurbaşkanı var, kaç tane başbakan var? Yani bir misal olsun diye size söylüyorum. Yine siyasetle uğraşanlar hep kendini milletvekili görür, bakan görür, şu görür bu görür. Hepsi olur mu? Yok. Milyonlarca insan var siyasetle uğraşan Türkiye’de. Kaç kişiye bu nasip oluyor? Allah kaç kişiye nasip etmişse onlar oluyor. Öbürleri olabiliyor mu? Eee, ne oldu öbürleri! Ama bak tasavvufta böyle de değil. Tasavvufta bir ayrıcalık daha var. O da şu: Tasavvufta, gördüğün şeyi yaşarsan muhakkak tahakkuk eder. Yani manevi olarak bir şey gördünse o senin ruhunun hâlidir. Ruhun o makama ulaşmıştır. Ama vücudunun ulaşması için o emri yerine getirmiş olman lazım. O emri ne zaman tam manasıyla yerine getirirsen çok kısa zamanda vücudun da oraya ulaşır. Mürşidin kendi gücüyle, kendi yetkisiyle almıştır, ruhunu rahat ettirmiştir. Bir noktaya çıkartmıştır. Sen onu görürsün, kendi nefsin; hâşâ, değil! Onun için hiç kimse de kendine kuruntu etmesin bak!

Tekrar tekrar söylüyorum. Vücudunuzun tam o noktaya, yani o nefsinizin bulunduğu noktada vücudunuzun kalabilmesi için, vücudunuzda gerekli bir temizlik lazım. Yani o pis hâliyle oraya çıkartmazlar o vücudu. Temizleyip çıkartacaklar. Temizlik ne ile? Şeriat ile. Bedenin temizliği ancak şeriat ile olur. Namaz ile olur, oruç ile olur. Beden başka şekilde temizlenmez. Ruhu sıyırmıştırlar, o pislikten alıp tertemiz yerine ulaştırırlar. O ayrı bir şey. Azrail alıyor da mürşidin gücü yetmiyor mu o ruhu oradan almaya? Alır. Onu makamı bunu yapmaya yetkiliyse ki mürşitler buna yetkilidir. Azrail’e de Allah vermiş o yetkiyi. Mürşide de öyle bir yetki vermiş. Onu vücuttayken almak alır tasarrufuna bu şimdilik size imkansız gibi gelebilir. Onu temizliyor, makamına ulaştırıyor. O manevi vücudun büyüklüğünden senin haberin yok ki. O vücut nedir, ne değildir? Eğer bir gün inşallah, bir seher vakti haber verirler sana inşallah. Açarlar göğsünü bir bakarsın içeri. Bakarsın ki, bütün âlemler o göğsünün içinde. Görürsün.

Onun için o alırlar manası yani anlaşılsın diye, kolaylık olsun diye diyorum. Alırlar diye bir şey yok. Hiçbir yerden bir şey aldıkları da yok. Siz hele bir gün inşallah, Allah ihsan etsin de mürşidin vücudunda bir seyahat edin, vücut ne imiş görürsünüz! Bir gün gelir kendi vücudunuzda da seyahat edersiniz. Kendi vücudunuzda da aylarca, günlerce dolaşırsınız. Allah ihsan ederse olur. Olmayacak hiçbir şey yok. Ha! Nakşibendî mürşitlerinin elinden tutup da, tarikatta olurluğu olan, olabilirliliği olan her şeye ulaşmayan tek bir mürit yoktur. Yeter ki mürşidi Nakşibendî mürşidi olsun, Halidi Kolu’ndan olsun. Ha öbür kollar olmaz demiyorum. Hayır, benim mürşidimin kolu o idi, mürşidim o tarikattandı, kolu o idi. O öyle dediği için ben güvenerek böyle diyorum. Kendime güvenerek onu söylemiyorum ben. Ama ben biliyorum ki, Abdurrahim Erzincani Hazretleri hayatı boyunca hiç kimseyi kandırmadı. ben de sizi kandırmam. Yani bizim elimizden tutan hiç kimse mahcup olmaz. Mahcubiyet sizden kaynaklanır. Sizin tembelliğinizden kaynaklanır, sizin noksanlığınızdan kaynaklanır.

Ben sizden ne istiyorum ki, ne yapın diyorum? Beş vakit namazınızı kılın diyorum. Allah’ın haram kıldığı şeylere yaklaşmayın diyorum. Bunları Allah da buyumuyormu zaten; Kuran’da buyuruyor. Resulullah Efendimiz hadislerinde buyuruyor. Ben de diyorum işte. Bunun dışında emrettiğim şey ne kadar zamanını alır bir müridin; ne kadar zor bir şey? Yani emrettikleri için biz de size emrettik bir şeyler. Yapın onları, yapın onları kendinizi rahat hissedin, kendinizi huzurlu… O, dünyanın rahatsızlıklarını boş verin bir tarafa. Dünyanın rahatsızlıkları bitmez. Yani maddiyatla ilişkilendirmeyin onu. Dünyanın en zengin insanına gidin hele bir oturun, oturun konuşun sana neler anlatır neler. O, dersin yahu meğer bu adamın ne dertleri varmış, ne sıkıntıları varmış? Bunlar bitmez, bitmez. Ama inşallah bizim vücudumuz büyürse o rahatsızlılar küçülür. Bizim vücudumuzla orantılı olarak o rahatsızlıklar küçülür küçülür, küçülür bir gün gelir ki; Allah hiç birinize göstermesin, annenin, babanın, evladın cenazesini getirirler önüne hiç umurunda bile olmaz onun. Zahiren umurunda görürsün; ama maneviyatta hiç umurunda bile olmaz. Büyükler böyle, veliler, mürşitler böyle. Yani ben niye evlada; acıların en büyüğü, Allah hiçbirinize yaşatmasın inşallah. Yani şu manada, şunun için dedim. Yani dünyada bir insanı ne en çok rahatsız ederse; ben size daha önce de dedim ben hep işin zirvesinden misal veririm. Yani zirveyi misal veririm ki öbürünü bana soru olarak birisi getirmesin. Evladın dedi mi artık annen, baban da desen artık gülerim üstüne. Çünkü Allah’ın yaratışının sırrında o. Allah en çok sevgiyi oraya verdirmiş. Yani hiç kimse annesini, babasını evladından çok sevemez. Sevdiğini zannedebilir ama sevemez. Bu öyle Allah’ın yarattığı… Allah bütün mahlûkatı yani hayvanları bile öyle yaratmış, hayvanları bile. O doğurduğu şeye, kendinden olan yavruya bir merhamet hissi vermiş. O öyle, o işin gereği; adetullah, o Allah’ın âdeti. Öyle yaratmış öyle, o öyle olacak. Onu misal vermemin sebebi ondan. Yani en çok sevdiğin şey, sana, bir insana ne ızdırap verir. En çok diye bana sorarsanız, ben derim ki; en çok o ızdırap verir. Onun için o misali veriyorum, daha başka bir şey sorulmasın diye.

O bile, bir evliyaullah, gerçek bir evliyaullah, o noktalara, o makamlara gelmiş bir evliyaullah o bile zahirde tepki verir,sadece manen hiç bir tepki vermez. Gönül âleminde. Ne demek gönül âleminde; o olan olayı gönül âleminde problem etmesi, düşünmesi lazım değil mi? Yok. Gönül âlemini bir an için Allah’tan boşaltmaz. Onun gönlünde sadece Allah vardır, başka bir şey yoktur. Ha o yemez mi, o içmez mi, o düşünmez mi, onun düşüncesi yok mu? Onlar ayrı şey. “Onların ticaretleri zikirlerine mani olmaz” ayetinin aslı o işte. Orada Allah da ticaretten misal vermiş. O ayette birkaç misal daha verebilirdi Allah; ama öyle tercih etmiş. O Allah’ın bileceği şey, biz onu bilemeyiz. “Onların ticaretleri” çünkü demek ki ticaret insanları o zaman en çok meşgul eden işlerden birisiydi ki Allah; “Onların ticaretleri zikirlerine mani olamaz.” Olmaz. Onların vücutları artık o zikri ediyor. O kalbe artık o zikirden başka bir şey giremez, yer bulamaz. Allah o kadar büyük ki doldurur orayı. Yeter ki sen Allah’ı oraya davet edip de Allah da davete icabet etmiş olsun. O kalbinde senin sadece Allah kalır. Diğeri bir şey orada zaten barınamaz. Zaten önce temizliyorsun. Temizlemeden Allah’ı oraya davet edemezsin ki. Ha bir kere Allah girdikten sonra da oraya daha başka bir şey girmez. Daha başka şey orada karar kılmaz. Ama adam Fenafillâh makamına gelmiştir, ondan haberi olmayabilir. Daha sonra olabilir. Yani o da gönlünü belki meşgul zannedebilir. Dışarıdaki insanlar zannettiği gibi o da gönlünü meşgul zannedebilir. Hayır! Bir gün makamına eriştiği zaman görür ki; yok öyle de değilmiş, sandığı gibi de değilmiş. Bunlar tasavvufi sırlar. Tasavvufta öyle sır var ki; adam en son noktaya gelince onları ancak anlayabiliyor, en son noktada öğrenebiliyor. Onun için yani şöyle bir ümitsizliğe de düşmeyin: Efendim işte biz şöyle yapıyoruz, böyle yapıyoruz; ama Efendimin söylediklerinin hiçbiri henüz daha bizde yok… Bakın! Eğer Efendinin söyledikleri sizde olmazsa siz buraya gelemezsiniz. Şu yaz sıcağında, şu günde, şuraya çıkmış gelmişsiniz. Ne mutlu size! Eğer, Allah’a kurban olayım, niye dilime geliyor, yemin etmek diye bir kelime geliyor. Hâşâ size yemin etmeye gerek yok. Ama işte bir zaman ki çektiğimiz sıkıntılar, çileler… Birkaç sene bizi çok zorladılar bazı nedenlerle. Bu yemin kelimesi ağzıma takıldı. Çünkü birilerine yemin etmeden bir şeylere inanmıyordular. Öyle bir toplulukla bir ara bir mücadelemiz oldu. Allah affetsin onları. Ben kimseye kin beslemek istemiyorum. Ama beni çok üzdüler. Beni üzdükleri için kendileri mağdur oldular. Mağduriyetlerini yeni yeni fark ediyorlar. Bir zaman fark etmediler, bir zaman fark etmediler; ama bir zaman sonra fark etmeye başladılar. Bir kısmı fark etti, bir kısmı da daha onu da fark edebilmiş değiller; ama fark ederler bir gün. Bir gün fark ederler. Gide gide, gide gide bir gün fark ederler. Her neyse… Meselem o değil. Eğer bilsek ki siz şuraya geldiniz, buradan giderken sizin günahlarınız, herhangi bir günahla geldiyseniz, size tekrar geri verilip de götüreceksiniz geriye veya şuraya geldiniz, şu hatmeye dahil oldunuz; ama size hiçbir nimet verilmeden siz buradan gideceksiniz bilsem, ben sizi buraya çağırmam. Müslümansınız, elhamdülillah ben de Müslüman’ım. Onun için inanın. Yani sizin burada bırakıp gittiklerinizi size gösterseler siz her saat hatmeye gelirsiniz.

Bakın! Size verilenleri size gösterseler yine siz burayı hiç terk etmezsiniz. Ama evinize de gitmezsiniz, çoluğunuza çocuğunuza da gitmezsiniz. Hiçbir işe bakmazsınız. Sabah akşam şurada yatar kalkar, oturursunuz. Ve hiç kimsenin gücü sizi buradan çıkartmaya yetmez. Ancak cesediniz çıkar buradan. O nimeti size açık açık gösterseler… Açık açık deseler ki; “Kardeşim! Şuraya geldiğiniz için, şuraya hizmet ettiğiniz için size şu nimet veriliyor.” deseler… Neyse, boşver! Şükrolsun. Bizi buraya oturtturan, bizi buraya getiren sizin problemlerinizi hallediyor. Ben kendimi kastetmiyorum, Allah biliyor. Beni buraya bizatihi Resulullah Efendimiz oturtturdu. Şu yaratılmış insanların hepsinin vebali benim boynuma olsun. Şu ana kadar yaratılmış ve şu andan sonra da yaratılacak insanların hepsinin vebali, günahı benim boynuma olsun ki beni buraya Resulullah Efendimiz oturtturdu. Onun için en yetkiliye, sırtımı oraya dayıyorum. En yetkili olana dayıyorum öyle konuşuyorum, öyle diyorum. Kendi cesedimi kastederek, kendimi kastederek söylemiyorum. Buna böyle inanın. Ama biliyorum ki; tasavvufta, tarikatta verilebilecek nimetlerin hepsini verebilecek güçte birisi var bu dergâhta. Yetki var, bir salahiyet var, bir mühür var. Yani üstüne daha iyisi konulamayacak bir mühür var. Aynı mühürden olan vardır yeryüzünde; ama onun üstünde bir mühür yoktur. Bunu bildiğim için bu rahatlık içinde söylüyorum. Eğer bize gelmeseydi, ben size gelmeyecektim. Kararım buydu. Buna şahit olan aranızda arkadaşlar var.

Bana defalarca geldiler dediler ki; “Niye başlamıyorsun, niye ortaya çıkmıyorsun?” Dedim ki; “Ben bir emir bekliyorum. O emir oradan gelirse ben çıkacağım ortaya. Oradan gelmezse, Abdurrahim Efendim Hazretleri bile gelse bana emir verse yapmam, dünyasını değiştikten sonra.” Çünkü ben tarikatta çok iyi biliyorum ki, Halidi Kolu’nu çok iyi biliyorum ki, o kolda mürşitler dünyasını değişince emri olmaz artık, emri kalkar. Himmet olur, feyiz olur; ama emri olmaz. Onun için de dedim ki; Abdurrahim Efendim Hazretleri gelse, bana dese ben çıkmam ortaya, bu şekilde çıkmam. Yani en azından tebliğ görevlisi olarak çıkabilirim, sohbet edebilirim, insanları ölene kadar etrafıma toplayabilirim, Abdurrahim Efendim Hazretleri şöyle emretti, böyle emretti diye onlara sohbet edebilirim. Ben öldükten sonra da onlar cemaat olarak hizmetine devam edebilir. Ancak mürşit diyorsunuz, mürşid-i kâmil diyorsunuz, o irşadı gerektirir. Mürşid-i kâmil dedi mi, o irşat yetkisini gerektirir. İrşat yetkisinin ancak Resulullah Efendimiz tarafından verilebileceğini bilen bir kişiyim. Onun için Resulullah Efendimiz bu emri bizatihi vermezse ben çıkmam ortaya dedim. Allah şahidim, burada aranızda da şahit olan ihvanlar var.

Onun için de şimdi de diyorum ki; ben söylüyorsam, bana emir veren yere güvenerek ben söylüyorum. Bana emir veren bana bir salahiyet, bir yetki verdi. Ben ona dayanarak, ona güvenerek diyorum size. Biliyorum ki; Resulullah’ın yakma dediği hiçbir kulu Allah yakmayacak. Ve ben yine biliyorum ki Resulullah’ın: “Ya Rabbi! Bunu cemalinle şereflendir.” dediği hiçbir kulu da Allah mahrum etmeyecek. İrşat dediğiniz şey ne ki sizin? Ve inanıyorum ki Resulullah Efendimiz hepinizi irşat edecek. Ama yeter ki siz vücudunuzu o hâle getirin. Yani o irşat vazifesinin yapılacak, yani namaz kılınacak bir hâle getirin. Bir deriyi kabul edin, vücudunuzu da bir deri olarak kabul edin. Bir deri, ilk hayvanın vücudundan ayrıldığı zaman onun üzerinde namaz kılınabilir mi? Hayır. Ne yapacağız? Onu hemen tuzlayacağız. Ondan sonra tabakhaneye göndereceğiz. Onu dövecekler, dövecekler, dövecekler temizleyecekler, ondan sonra getirip sereceksin. En nazik, en temiz yerine serip namaz kılar mısın? Kılarsın. İşte vücudunuzu o deri misali öyle temizleyin. Bu ne ile temizlenir? İbadet ile, namaz ile, şeriat ile, sünnet, ile… Şeriatınız ve sünnetiniz tamam olsun. Ondan sonra bakın Resulullah Efendimiz sizi nasıl irşat edecek? Ondan sonra bakın ki irşat ne imiş! Ondan sonra bakın ki mürşit ne imiş! Evet, Allah hepinizden razı olsun.

By |2018-07-08T12:10:26+00:00Perşembe, Eylül 18, 2014|Beylerbeyi Bayburdi Hz., Sohbetler|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin