Can Damlaları Sohbetleri [Kayıtlar 03]

Ana sayfa » Can Damlaları Sohbetleri [Kayıtlar 03]

Can Damlaları Sohbetleri [Kayıtlar 03]

Bismillahirrahmanirrahim

Şimdi arkadaşlar, biz tespih çekiyoruz, lafza-i Celal zikrimiz. Bunu kalpte çekiyoruz, bin olarak veriyoruz biz; ama en kısa zamanda bunun üç bin, beş bine çıkartılması lazım, yani şuradaki ihvanın şimdiye kadar hepsinin tespihinin beş bine çıkmış olması lazım; çıkmayan varsa çıksın bir an önce. Bir kere onu söyleyeyim. Yani bizim asıl zikrimizin tabanı beş bindir, beş bindir bizim kalpte çektiğimiz zikir; beş bindir, bunu, bunu bir kere de söylemiş olayım yani.

Kitapta da var herhâlde; ama gene de biz de ağzımızdan söylemiş olalım. Ha o beş bin zikir belli bir zaman çekilir, belli bir zaman çekildikten sonra insanlarda veled-i kalp dediğimiz bir şey hâsıl olur, yani veled-i kalp demek, kalp çocuğunun doğması, veled, çocuktan geliyor; kalp çocuğunun doğması, yani doğmaktan kastedilen, artık zikri anlamaya başlıyor kalp. Belli bir zaman sonra o zikrin ritmine kalp de uyuyor, o ritim ile birlikte kalp de Allah, Allah, Allah, Allah, diye aslına rücu ediyor. Kirlenmiş, pislenmiş her ne ise rabıta sayesinde onlardan da kurtarıyor ve kalp zikri almaya başlıyor, işte buna biz veled-i kalp diyoruz ki bu bir Nakşibendî müridinde altı ayda, en fazla bir yılda bu veled-i kalp hâsıl olur.

Bunun işaretleri de vardır; ama çok önemli değildir. Mürid kendisini bilir; ama rüya âleminde de en bariz işareti, hayvanın konuşması, konuşmayan bir çocuğun konuştuğunu görmek, yani çocuk normalde konuşmuyordur, küçüktür ama rüyanda görürsün ki o seninle konuşuyor. Ölünün konuştuğunu görmek, hayvanın konuştuğunu görmek, bu tarz rüyalar o veled-i kalbin o müridde hâsıl olduğunun işaretidir, işte mürşitler rüyanın bu kısmına bakar, yani rüya anlatıyorsunuz ya siz de gelip, anlatılır zaten, rüyada bazı işaretler vardır, mürşitler rüyanın bu kısmına bakar, bu kısmına bakarak onu yönlendirmeye çalışır. Mesela: Birisi bir rüya görür, der ki: “Oğlum sen iki bin daha fazla tespih çek, şunu yap bunu yap…” İşte bunlar, rüyalar bunun içindir, yoksa bizim tarikatımızda rüya ile amel edilmez, yani bir mürit görse ki rüyasında diyelim mürşit ona diyor ki, şunu terk et, yapamaz, terk edemez. Mürşidine sormadan onu yapamaz, şunu şöyle yap, yapamaz, hele şeriat ölçüsüne vurduğu zaman şeriatla az da olsa bir zıtlığı varsa kesinlikle yapamaz, sünnete zıtlığı varsa kesinlikle yapamaz. Öyleyse bu kalp zikrini yapa yapa insan belli bir zaman sonra kalp, zikri öyle alır ki, artırmak gerekirse artırılır; ama beş binde de letaifi açılan müritler vardır.

O beş bin tespih, yani letaif ne? Önce ona girelim, ondan sonra letaifleri teker teker size tarif edeceğim. Allah’ın yaradılış sırlarından birisi on tane letaif insanda var. Her insanda. Bunların beş tanesi manevi, beş tanesi vücuda aittir; yani bunu şöyle de izah eden büyüklerimiz var: Beş tanesi emir âleminden, melekût, melekût da derler ona, melek âlemi çok üst seviyede, beş tanesi, diğer beş tanesi de mülk, mülk âleminden; mülk âleminin yeri havanın bittiği nokta, yani şu teneffüs ettiğimiz hava belli bir atmosfere girince orası bitiyor, oraya kadar onların makamı oradaymış; ama yeri cesede, onunun da yeri cesette… Bu on letaifin beş tanesi melekût âlemi dediğimiz yüce, en yüksek âlemde dediğimiz beş tanesi ne? Bir, kalp. Nerede bu? Meme ucunun parmaklarımızı koyduğumuz zaman memenin dört parmak altında. Yeri burası ki burası zaten kalbin tam uç noktasına tekabül ediyor; yani kalbi böyle üçgen şeklinde tarif ediyorlar ya, hakikaten öyle, yani bunun tam uç noktasına tekabül ediyor, dört tane şey var dört parmak altında ucu var kalbin, letaifin yeri burası… Yani önce zaten tespihi nerede çekiyoruz? Burada çekiyoruz; çektik, çektik, çektik  o dediğim işler hâsıl oldu.

Kalp zikri aldı, ondan sonra mürit bazen şu şekilde fark eder, bizde öyle oldu çok… Onun için size şuradan sanki bir damar belirir buradan bir sıcak kan, yani bir sıcaklık buradan buraya doğru akar, bunu çokça hissetmeye başlar. Rüya âleminde hep renklerle uğraşır, dalga dalga renkler oluşur, o renklerle uğraşır, işte buna benzer bazı hâller görüldükten sonra gene memenin, sağ memenin dört parmak altında ruhun yeri var. Ruhun yeri de burada, o sıra mürit ona beş bin artı iki bin de der ki veya on beş bin ki çoğunda on beş binde açılır yani veya yirmi beş binde açılan da vardır, üç bin, iki bin tespih de buraya ama her ilave ettiği tespihten sonra genelde teke şey yaparlar; yani onun için bin diyenler de var, üç bin, o mürşitten mürşide bu usul… Bazısı tek olsun diye, mesela burada on beş bin çekiyorsa iki bin de burada çekiyor, toplamını tek kabul ediyor. On yedi bin oluyor, bazısı da diyor ki, hayır on beş bin burada çekecek, üç bin de burada çekecek veya bin de burada çekecek iki tane ayrı ayrı tek olsun, bunlar mürşitlerin şeyi, yani ne diyelim, kendi keşifleri…

Bu tartışılmaz yani, bu, şu, o, birisi öyle yapar, birisi… O ayrı bir şey; ama değiştiremeyeceği, hiçbir mürşidin değiştiremeyeceği bir şey var: Eğer letaifle yol alıyorsa onun müritleri, işte burada çektikten sonra sağ memenin altında dört parmak altında da ruhun yeri var. Ondan sonra burada da olur, ondan sonra şöyle bir çapraz gene bir sıcaklık şuraya akar, burada ne var? Burada sırrın yeri var.

Sır, sırrın yeri var orada da, sırrın üzerinde çektirir, diyelim bin de orada çektirir, o belli bir zaman sonra buraya kayar, burada da bin çektirir ki bu da hâfî veya hafâ derler. Bazıları hâfî bazısı da hâfâ der. Hafâ dediğimiz yer, zikir yeri de bunlar nerede? Bunlar sağ ve sol memenin iki parmak üstünde, dört parmak değil, şimdi bak: Öbürleri dört parmak altında idi, bunlar memenin tam iki parmak üstünde, bunların yerleri de burada, ondan sonra en son ahvâ dediğimiz şu boğaz çukurunun iki parmak altında bir şey var. Bir yer var burada da ahvâ dediğimiz… Zikir ha bunların temsil ettiği bir şey, manevi bir şey de var ki onlar da ne? Kalp zat-ı tecellinin olduğu yer, huzur ve tecelli kalptedir; tecellilerin, zatın tecellisinin yeri neresiymiş? Kalp… Ruh, aşk ve cezbenin tecelli yeridir. Ruh da yani burada iken mürit aşk ve cezbe hâli onda hâsıl olur ki aşk, muhabbet, aşk, zaten ruhlar âleminde Allah’ı tanıdı, bildiği için ruh, aşk ve cezbenin asıl yeri de orasıdır.

O hâlde aşk ve cezbe hâlindedir, aşk hâlindedir, cezbe hâlindedir, kendisinden sık sık geçer. Niye? Ruh üzerinde yapılan her türlü şeyde, zikir taliminde veya düşüncede veya tefekkürde o, geçmişten bir şey hatırlar, yani ezel-i ervahta Allah ile bir görüşmesi, konuşması, tanışması var, oradan dinlediği şeyler var, oradan bir şeyler alır ve biz bidayette diyoruz kalpteyken de bu cezbe hâli bazen zuhur eder; ama o çok şey değildir. Asıl bu âlemdeyken zuhur eden cezbe çok daha şey olur, işte o bazen biz diyoruz ki, bidayette yani başlangıçta cezbe, ruh ile velayetin karşılaşması veya nurun karşılaşması velayet nurudur ilk görülen ta fenafillâh âlemine kadar velayet nurudur görülen. O da Allah’tandır; velayet nuru da Allah’tandır. Allah’ın dışında bir şey değil ki, hâşâ! O da zat nurunun akislerinden birisi, sıfat nurları var, velayet nuru var, bunların hepsi Allah’ın nurunun akisleri… O da oradan, o da ayrı bir şey değil.

Evet, işte bidayette ne?

Ruh ile velayetin karşılaşması, nihayette ama sonunda yani ruh âlemindeyken cezbe olunca o sıra Allah, kulu çekip bırakıyor, Allah, kulu çekiyor, bunu yani öyle şey ile misalle izah etmek çok kolay değil, bunu yaşamak lazım ki anlayasınız. Yani o çekme hâlinde insanın her şeyi biter, mesela nefiste bir yer çekimine uygun yer çekiminin onun taşıdığı bir şey vardır, mıknatıs gibi bir şey yani demiri mıknatıs, mıknatıs demiri nasıl çekiyor, demir tozunu çekiyor, nefiste de öyle bir şey vardır ki bir madde vardır ki toprak onu çeker. İnsanın vücudunu değil nefsi çeker yani toprak ile o nefis o çekimi hep yaşarlar. Onun için insan, biz ayakta duruyoruz şu oluyor, bu oluyor, dengemizi kaybetmiyoruz veya havada uçmuyoruz; ama topraktaki o maddenin olmadığı yere gidiyor insanlar, uzaya gidiyorlar, uzaya gidince o nefsi artık çeken bir şey ortadan kalkıyor, kalkınca ne yapıyor insanlar? Uzayda yürüdükleri zaman bir adım atıyorlar yüz metre gidiyorlar, iki yüz metre gidiyorlar, üç yüz metre gidiyorlar; çünkü orada o madde çok düşük oranda, hiç yok değil de çok düşük oranda, düşük oranda olunca çekiyor; ama bir balon… Ama şimdi bunun tersi var onu söyleyeceğim. Balonu şimdi misal vermeyeyim ki yanlış anlaşılabilir, işte o nerede oluyor? O, ruh âlemindeyken Allah kulu çekiyor, çektiği zaman o, Allah’ın gücüyle, kudretiyle çekildiği için hava artık yerdeki o mıknatıslanma olayı, mıknatıs, benzetmek için söylüyorum yani o çekim gücü kayboluyor ve Allah, kulu çekiyor, kendine doğru yükseltiyor, yüceltiyor, bu çekiş yedinci kata kadar bile olabilir müridin şeyine göre kabiliyetine, kabiliyet derken kayboluş şeyi var ki onu anlatacağım biraz sonra, onu da anlatacağım.

Bu, iki hâlde oluyor, bir de var ki belli bir zaman sonra mürit, nefsi aradan çıkarıyor. Nefis şekil değiştiriyor, özellik değiştiriyor, nefis, ruha yaklaşıyor. Nefis, yaradılıştaki hâlinden yani nefis olarak yaratılmış; ama illa kirli, pis değil… O, büluğ çağına erdikten sonra belli aşamalardan geçtiği için kirleniyor, pisleniyor, yoksa bir çocuğun nefsi pis değil, bir çocuğun nefsi kötü değil; ama nefis ona sadece yeme ihtiyacı, uyku ihtiyacı hissettirir. Diğer kötülükleri hissettirmeyebilir. İşte veliler de, müritler de çalışa çalışa çalışa çalışa nefsi o ilk yaratıldığı veya o çocuksu hâlindeki hâline dönüştürebiliyor; dönüştürdüğü zaman da bu sefer ne oluyor? Bu sefer o çekim gücü yani toprak ile onun arasında çekim gücüne sebep olan o madde, madde diyorum anlaşılsın diye, o, madde de değil belki, o gittikçe azalıyor, azalıyor, azalıyor bu sefer insan kendisi yani yer çekimi devam ediyor, yer çekimi bitmiyor; ama insan kendisi… Bir balon nasıl hafifliğinden dolayı yer onu fazla çekemiyor da uzun zaman havada kalabiliyorsa o da havada kalabiliyor.

İşte insanların uçması, kaçması diye tabir edilen şeydeki tasavvuftaki hâl odur, yani bir mürşit isterse, isterse derken Allah’a sığınırım, istemez, yani o kendi isteğiyle hiçbir keramet göstermek istemez; ama bir mürşit isterse buradan Erzurum’a bir adım atar, misal elini uzatır, amenna ve saddakna… Onun öyle vücudu birden büyür, onun aslı, yani büyük şekli var ki, şey var ki manevi şekli var ki o vücudun bu zahiriyle görüntü verir; o vücut da benzer bu vücuda, bu vücut burada, burada otururken manevi vücudu başka bir yerde olabilir. O da ayrı bir şey, onu sonra anlatırız, yani daha ayrıntılı bir şekilde… Şimdi letaif konusundan kopmayalım, ona devam edelim. Demek ki ruh, cezbe ve sevgi, aşk, sır, vahdet, sırda vahdet var. Allah’ta birlik, Allah’ta birlik var, yok olma değil de birlik var. Allah’ın birliğine tam iman var, manevi iman dediğimiz şey, yani bir zahirî imanımız var, bir de manevi imanımız var ki, manevi imanda artık insanın müdahalesi diye bir şey yok, tereddüt diye bir şey yok… Onda öyle bir vahdete iman vardır ki, öyle bir kudret yani onun ne, nasıl diyeyim ki? Yani hiçbir şekilde onu değiştirmek mümkün değildir; artık kendi düşüncesiyle de değişmez… Hâlbuki insan sırf o vahdet hâline erişmeden önce bazen bazı şeylerde tereddüt gösterebilir, olur, acaba bu niye böyle oluyor diye tereddütler olur; ama tereddüdü devam etmez, hemen tövbe ederse mahsuru yoktur; ama tereddütler olur insanda, olmaz diye bir şey yoktur, o vahdet âlemine erişmeden onda her türlü tereddüt meydana gelebilir, olabilir, affedilir… Tövbe edilir, Allah tarafından affedilir; onun için diyorlar ki, zaten belli bir sınırı aştığınız zaman, düşünceniz bırakın orada bekleyin, güçlenmesini, kuvvetlenmesini, düşüncenizin… Daha sonra onu aşarsınız. O anda aşamayacağınız bir şeyle uğraşmayın. Allah korusun, sizi başka yere sürükler. Evet, demek ki vahdet hâli de burada. Nerede? Sırda… Hâfi, biz hafi diyoruz, hafâ da diyenler var, orada izmihlâl var, kaybolma hali var, izmihlâl dediğimiz kaybolma hâli, yani bütün eşyanın ve kendisinin Allah’ın varlığında, nurunda kaybolup yok olduğu hâli var. O hâl olur, işte insan da bakar ki eşya denen bir şey insanların zannettiği gibi, öyle şu direk dört direk… Geçen sohbetimde de söylemeye çalıştım, şöyle dört köşeli bir direk mirek yok, öyle bir şey yok.

Bu bardak kendi hâlinde değil, gördüğü şekilde değil, şu kamera kendi gördüğü şekilde değil, ne bileyim, yani onu çok ileri götürmek mümkün; ama şimdi sohbetin bir kısmını yapıp öbür kısmını başka bir zamana bırakacağım. İzmihlâl demek ki kaybolma hâli, öbürü ise ahvâya mı geldik? Ahvâda ise ne var? Orada birleşme var, birleşme ama nasıl bir birleşme? Su ile sütün birleşmesi gibi, yani su sütün içerisinde kayboldu; ama su gene var mı sütün içerisinde? var mı? Var; ama sütün şeklini aldı, yani kulun Allah’ta yok olup Allah ile var olması… Bekabillâh hâli diyelim, fenafillâh yok oldu, fena, yok olmak bekabillâh hâli, Allah ile var olmak; ama Allah olmak değil, hâşâ bu birleşim ne, bunu nasıl izah ediyor büyüklerimiz?

Mesela şey de böyle izah ediyor, Şeyh Fethullah Hazretleri de Abdurrahmani Tagi Hazretleri Âdâb-ı Fethullah’ta var bu bahis, görürseniz, okursanız orada vardır. Orada da vardır, orada da mübarek, o da öyle izah ediyor, o Fethullah, Şeyh Fethullah’ın şeye yazdığı bir risalesi var ki, Pir-i Sami Hazretlerine göndermiş, onu bizim büyüğümüz Abdurraman-ı Tagi Hazretlerinin emriyle yazmış, ona göndermiş, o risalede var bu. Yani süt benzetmesi orada da var. Yani başka şekilde benzetemiyoruz da onun için… O var, yani insan şunu şaşırmasın diye o benzeteme yapılıyor, yani birleşti de hâşâ Allah mı oldu? Hâşâ yani süt ile suyun birleşmesi gibi; ama verdiği görüntü Allah’tan bir görüntü, o ayrı bir şey, manevi hâlinde onun teferruatına girmek Vahdet-i Vücutçuların işi; amma gün gelir ki inşallah sohbet esnasında bizden bir şeyler o hususta duyarsınız veya duymuşsunuzdur, iyice sohbetlere eğilirseniz, sohbetin bir yerinde size öyle bir kelam, size söylenmiştir belki, söylenir de… Bundan sonra demek ki bu letaifleri bu şekilde tarif ettik… Kaç tanesini tarif ettik, beş tanesini…

Melekût âleminde olan, yani gök, bizim hava ile temas etttği dediğimiz yer var, havanın olduğu bir… Onunda çok çok üstünde; ama şimdi hava tabakasının üstünde olan bir mülk âlemi var; oradan itibaren olana artık mülk âlemi diyorlar, bakın pilotlarımız da oralara gidiyorlar, o dediğim yerlerde pilot milot yok, orada canlı manlı yok, hiçbir şey yok orada, o şimdiye kadar anlattığım bölümde hiç uydu yok, şu yok, bu yok. Yani öyle şey oralarda, oralar başka şekilde izah edilen bir yükseklikle… Ancak insanın bazı cihazlarla ulaştığı bir âlem var değil mi? Havanın olduğu, hava tabakasının olduğu yerin üzerine çıkıyor mu insanlar? Çıkıyorlar, ne ile? Uçaklarla, füzelerle, şununla bununla… O âlemin olduğu onların gidebileceği alemin olduğu kısımda da oraya biz mülk alemi diyoruz ki o mülk âleminde de beş tane sıfat var…

O letaiflerin, bunlar ne? Hava, yani insanın vücudunda var. Bunların hepsinin sırrı ama makam orası, makam orası, hava, su, toprak, ateş, nefs, oldu mu letaifler on tane? Şimdi bunların da temsil ettiği şeyler var, ne bunların temsil ettiği? Toprak, yani ilk hâli ile hiçbir tasarruf üzerinde yapılmamış bir vücutta toprak nedir? Toprak tembelliktir, insana tembellik verir, eğer  bir insanın vücudunda toprak çok ağırlıkta ise o insan tembel olur, yani elini kaldırıp da, şuradan şuraya şu bardağı alıp şuraya koymaya üşenir, usanır, her işi öyledir. Öbür sıfatlar su, su sıfatı eğer insanın vücudunda hâkimse o da kararsız bir insandır, suyu nasıl dökersin şuradan, nereden yol bulursa oradan gider, her yöne döner, yani kararlılığı yoktur, sabitliği yoktur, o insan da öyledir… Ateş olunca, bir insan ateş gibidir, hakikaten yani vücudunda bazen diyoruz ya ateş kırk bir dereceye çıkmış, ateşlenmiş, çok ateşi var vücudunda? Her insanın vücudun da ateş var; ama bazen yükseliyor işte, bu ateş vücudunda çok yüksek olan insanlar kanı çok hızlı hareket eden insanlar, bu kanı çok hızlı hareket eden insanlar da hiç yerinde duramazlar, dersin ya ateş gibi. Yahu adama bak yahu bir burada bir orada, şöyle… Hakikaten yani kavgacıdır, şudur budur, hırçındır; bunların hepsi var. Hava çoksa onun vücudun da gurur, kibir hâşâ, hâşâ, kendisini, nefsini çok büyük görür, kendi nefsine tapanlar da vardır bunların içerisinde; bilmez ama kendi nefsine tapar, Allah korusun. İşte bunlar da bunlar da o vücuttaki, nefis zaten hep işlediğimiz bir konu ona ayrıyeten bir yer vermeyeceğim. Fakat bu letaif konusu…

Bunlar tebdil edilir, o çalışmalar esnasında mürit zikir yaparken bunlar, bunların ahlakları var ayrıyeten yok yetmiş dokuz ahlak-ı hamidiye var, yetmiş dokuz da ahlak-ı zemime var, işte yetmiş dokuz elemneşrehleke suresini onun için okuyoruz; onları tebdil etmek için, değiştirmek için, değişir mi? Değişir, değişince o ne diyelim, toprak fazlaysa vücutta, bu tevazuya dönüşür, gene o fazladır vücutta; amma bu neye dönüşür? Bu sefer tevazuya dönüşür, o insan toprak gibi olur, herkesin önünde eğilir, herkese tevazu eder, kendisini alçak görür, herkesi yüksek görür ki bu tarikatta kazanılabilecek çok güzel bir hâldir, bir derecedir. Tevazu, çok büyük bir makamdır; tebdil ola ola değişir, o döner tevazuya… Su, berraklığa, temizliğe dönüşür, temiz olur, o insan her şeyiyle temiz olur, katıksız olur, temiz olur, saf olur, berrak olur… Ateş, aşka dönüşür; o hırçınlık bu sefer aşka dönüşür ki gene hırçın bir aşkla sever, gerçek bir aşkla sever, değişik bir aşkla sever, bizim anlayamayacağımız bir aşkla sever; öyle aşık olur, öyle sevgisi olur ki onun onu da inşallah muhabbetiniz elverirse daha sonra sohbetimizin kısmında anlatırız… Hava, onura dönüşür, o sıra o onurlu, tarikatına, dinine, şerefine, onuruna söz getirmeyen onurlu bir insan olur; kimseye boyun eğmez, haksızlığa göz yummaz, haksızlık karşısında durur, sen haksızsın, der. İşte bu onur, onur dediğimiz bir özellik kazanır; onun vücudu da ona da ne? Onurlu bir insan denir, o sıra gururlu, kibirli değil de onurlu bir insan… O özelliği kazanır, işte letaifler dediğimiz olay insanın vücudunda budur, bunlar açılınca o sıra bu duyu organlarında değişme oluyor.

Şurada Allah iki tane göz, bazı evliyaullaha göre bir tane, herkesin kendi keşfine göre… Bunları sınırlamayın, yani bunlar yanlış değildir, yalan değildir, işte birisine bakarsın, der ki burada bir göz açılır, birisi de der ki hayır, burada iki tane göz açılır; onun keşfi öyle olmuştur, neticede doğru olan bir şey var, burada yani göz var, ama bir, ama iki burada bir göz var. İşte o açılır da sen bir zaman, gene insanın da haberi olmayabilir, zanneder ki o gördüklerini bu gözleriyle görüyor; hayır, bu gözlerle göremez, bu göz o nura dayanmaz, kör olur; bu göz o nuru algılayamaz, yani onun için yaratılmamış. Güneşe bakabiliyor musun? Güneşin nuru ne ki onun nurunun yanında! Güneş ondan ziyasını alıyor, güneş, ışığını ondan alıyor; öyle diyeyim ki anlayasınız. O zaman güneşe bakamayan göz, oraya nasıl bakacak, güneşi göremeyen, Allah’ın nurunu nasıl görecek? Göremez, göremeyeceği için ona başka bir şey lazım, güneşe ne ediyoruz? Güneş tutulmaları sırasında güneşe bakarken oraya bir hisli cam ile veya ona uygun bir araç yapıyorlar; gözlük yapıyorlar onunla bakanlar bakıyor, teleskopla bakanlar da mercekler var onun önünde de onunla bakabiliyorlar, yoksa bakamaz. Güneşe bakamayan insan Allah’ın nuruna ki… Allah’ın nuruna ki, Allah’ın nurundan o güneş ziyasını alıyor; ona nasıl bakacak? Onu nasıl görecek, onu nasıl algılayacak? Bakın şu elektrik oraya gelirken devamlı, sürekli gelmiyor; kesik kesik geliyor. Fizik okuyanlar bunu bilirler, lisede fizik okuyanlar bilirler; bu elektrik o kadar bir süratte geliyor ki bizim gözümüz onu algılamıyor, devamlı yanıyor zannediyoruz, hâlbuki değil, yani birçok şey var, fizik kuralı var; bunları bilenler bilir, göz yanılması diye bir şey var, bu gözün bir sınırı var, hududu var ondan sonrasını algılayamıyor, ondan sonrasını göremiyor.

Dağa bakıyorsunuz, dağın ön yüzünü görüyorsunuz, arka yüzünü görebiliyor musunuz? Yok, ama öyle teleskoplar var ki insanlar bile bunu yapıyorlar, yansıtıcılarla onun arkasını sana gösterebiliyorlar; televizyonun başına oturuyorsunuz bilmem nereleri seyredebiliyorsunuz; peki, o televizyonu yapan neden istifade ederek yapıyor onu? O, havadaki dalgalardan istifade ederek… Allah onları yaratmış, işte belli bir zaman sonra insan da o dalgaları kullanmayı öğreniyor; o dalgaları onlar kullanıyor, o sıra bir burada görüyorsunuz bir de Amerika’da görüyorsunuz; bunun adı keramet oluyor. Yani o görüntü oraya gidebiliyor, geçebiliyor şu duvarı, sen bu duvar geçilmez, diyorsun; ama inanın samimi olarak söylüyorum ki o hâli yaşadığı zaman insan o duvarı, tavanı mavanı geçiyor. Hiç değmiyor, hiç vurmuyor, o şeyleri geçiyor insan, manen o vücut oraları geçiyor, bu vücut bu betondan geçer mi? Geçer, şimdi anlamazsınız, inanırsınız da anlamazsınız ama geçtiğiniz zaman anlarsınız nasıl geçtiğinizi… Geçer bu vücut o betonu deler geçer, betonda da delik melik oluşmaz ama bir ileri noktaya ayak atarsak bana sorarsanız beton diye bir şey yok üzerimizde bizim, beton bu gözlere göre var, aslında o eşya yok, o şekiller yok aslında; ama bu tabii bu derin bir konu…

İnşallah bunu daha müsait bir zamanımızda, kış akşamlarında ben size derinlemesine anlatacağım, daha derin ama şimdi o kadar ki değinelim, o kadar ki, bilin ki o gördüğünüz şey belki sizin gördüğünüz gibi değil öyle, yani değil, şekil o değil gözün algıladığı bir şey var, göz yanılması işte o sihirbaz dediğimiz adamlar bundan istifade ediyorlar; olan bir şeyi size yok gibi gösterebiliyorlar, ona ne diyorlar? Göz boyama, diyorlar, göz yanıltma, diyorlar, işte var o orada hâlâ, o orada ama sanki onu ortadan kaldırmış gibi gösteriyor sana. İşte o dalgaları onlar da sihir vasıtasıyla bazı şeyleri kullanmayı öğreniyorlar; ama onların yaptığı sihir, Allah’ın lanetlediği bir şey; hâlbuki o, velide olunca hak oluyor, keramet oluyor. Şimdi nereden geldik? O göz, o kulak belli zaman sonra o letaifler açılmaya başladığı zaman o kulak sizin duymadığınız sesleri duymaya başlayacak. Bir gün oturacaksınız bahçeye, senelerdir cik cik cik cik diye duyduğun kuşun sesini Allah, Allah, Allah, Allah diye duymaya başlayacaksınız. O sıra diyeceksiniz ki bütün kuşlar zikrediyor; oradan solucan diyecek: Kuşlar değil sadece, dikkatli dinle, bak ben de zikrediyorum. Önceki kulağınız o sesi algılamayabilirdi; ama şimdiki kulağınız algılar, dikkat et, dikkat edersiniz bakarsınız ki o da zikrediyor; onun da bir sesi var, karıncaya bakarsınız müthiş bir sesi var, neredeyse bir boğanın sesinden yüksek bir ses tonuyla: Allah, Allah, Allah, Allah, Allah, diye zikrediyor; ondan sonra belli bir aşama kaydedersiniz, çiçeğe dönersiniz çiçek der ki: Sen beni cansız mı zannediyorsun, sen beni zikirden bir haber mi zannediyorsun? Aslında ben de zikrediyorum, der; onu da duymaya başlarsınız, zikrederek ondan sonra birisi bakarsınız ki daha önce şarkı olarak dinlediğiniz bir şeyi dinlersiniz, bu sefer o sizin kulağınıza zikir olarak gelir; adamın biri evleniyordur, davul çalıyorlardır, oyun oynuyorlardır belki, nefsinize hitap ediyordur o davulun sesi, onun nefsinin kabarmasına sebep oluyordur; ama davulun sesi bu sefer size Allah, Allah, Allah, Allah, Allah, diye gelmeye başlar. İşte öyle onun içerisine girersiniz ki gözünüz onu görür, kulağınız onu duyar, yersiniz, onu tadarsınız, konuşursunuz, onun için, onun diliyle konuşursunuz; öyle buyuruyor: Kulum nafile ibadet yapa yapa, yapa yapa, bana o kadar yaklaşır ki… Hadis-i kutsi bu, Buhari’de de var, Tirmizi’de de var; açın okuyun, o kadar yaklaşır ki biz onların gören gözü oluruz, Allah buyuruyor, ben demiyorum. Biz onların işiten kulağı oluruz, biz onların yürüyen ayağı oluruz; işte onların o yok olma dediğimiz olay o…

O olayın içerisine öyle dalıyor, öyle dalıyor, öyle dalıyor, öyle dalıyor ki bir gün bakar ki vücut da yok, yok; onun içerisinde yok olmuş, kaybolmuş. Nasıl ki bu şekiller aslında belki bizim dediğimiz gibi değil, dediğimiz noktada kendi şeklini de artık o şekilde görmeye başlıyor; amma işte fenafillah hâlidir, fena yok olma, nerede? Allah’ta yok olma hâlidir. Ama belli bir zaman sonra onda bekabillah başlar, beka, Allah ile baki olma, Allah ile var olma, işte onlar birer geçittir, onları görenler işte bazı yanlış kelamlar, bize yanlış gelen kelamlar söylemişler; onun için tarikatta yasaklamışlar onları. Müridi göstermeden geçiriyorlar, niye? Görerek geçen demiş ki: Ene’l-Hak, demiş, ben Hakk’ım… Öbürü kalkmış demiş ki: Sizin Allah’ınız benim cübbemin altında… Niye? Bir şey görmüş de demiş; hâşâ, onlar yalan söylememiş, onlar iftira etmemiş; ama o gördüğü şeyi, algıladığı şeyi yanlış algılamış, yanlış görmüş; yani onu kavrayamamış, vücut o boya o boyuta gelmeden gördüğü için kendi vücudunda olanı Allah zannetmiş. Hâşâ, hâlbuki Allah’ın vücudu, bir insanın algılayacağı büyüklükte değil…

Allah’ta seyir olur, Allah’ta yok olunur;

Ama Allah ile var olduğu zaman, Allah’ın nuruyla var olursun, Allah değildir o, Allah, bizim görebileceğimiz bir vücutta, bir ölçüde değil; Allah’ın ölçüsü, sınırı yok; onun için Allah oldum kelamı, hâşâ, hâşâ, yanlış kelam… Allah’ta yok olursunuz, Allah ile var olursunuz; ama Allah olmazsınız. Hâşâ, bunu dervişler de yanlış anlamış, yanlış anlatmışlar; mürşid-i kâmillerin bir kısmı bile bunu görmüş de anlatamamış, ifade edememiş, orada sekir hâli var, oradan tam manasıyla ayrılmak, kopmak ve de her velinin, her evliyaullahın işi değil; Allah’ın hususen iltifat ettiği veliler var, mürşitler var, onlar olayı böyle karşıdan bakıp anlayabilecek, kavrayabilecek kabiliyetteler; ama evliyaullah değil mi? Hâşâ, elbette evliyaullah, onda da o tecelliler oluyor mu? Oluyor; ama ifade edemiyor; şimdi lâl olan birisi evliyaullah olabilir mi? Olur, mürşid-i kâmil olamaz; lâl olduğu için, ifade edemeyeceği için, anlatamayacağı için mürşit olamaz; ama evliyaullah olur, olur, o da bir şey görüyor mu? Görüyor; ama ifade ediyor mu? Sana edemiyor, ifade edemiyor, ona bakın da mahlûkattan bile birçok şeyi görenler var, hayvanlar birçok şeyi gözleri perde olmadığı için görebiliyorlar; ama size ifade edebiliyorlar mı? Oturup anlatabiliyorlar mı? Anlatamıyorlar, anlatamazlar, izah edemezler, öyleyse bizim öncelikle o letaiflerimizi çevirmemiz lazım, yani diyelim bir vücuttaki diğer letaiflerden bahsedelim:

Hava, hava var bir insanın vücudunda, yani bu letaifler her insanda eşit oranda değil; hava, su, toprak, nefs, bunlar eşit oranda değil; birisinde hava çok fazla oluyor, işte siz de gelip o sıra diyorsunuz ki: Yahu bu adam ateş gibi bir adam, ateş gibi hiçbir yerde duracağı yok; çok şey, çeşit çeşitli ifade veya birisi için gelir dersiniz ki: Toprak hâkimdir onun vücudunda, ya ne tembel adam, ya tembel hiçbir şey yapmak istemiyor, işte onun vücudunda toprak fazla miktardadır. Su, birisi için dersiniz ki: Ya bu adam da amma dönek adam, öyle de diyor, böyle de, diyor; oraya da gidiyor, buraya da… İşte o da su gibi akar, sudur onun vücudundaki hâkim letaif… Birisi için de gelirsiniz, dersiniz. Biz bu adamdan daha çok kendini beğenmiş bir adam görmedik, yahu bu gururlu, ne kibirli ne şey bir adam, onda da hava, hava vücutta, hava; ama işte o dediğim letaifler çekildi mi onlar da tebdil oluyor. Ne oluyor? Ateşi gidiyor, aşka dönüyor, Allah, dediği zaman ağzından ateş çıkar, mürşidim, efendim, dediği zaman ağzından ateş çıkar; o aşka dönüşür yavaş yavaş. Toprak dediğiniz şey, tevazuya dönüşür, gelir dersiniz ki: Yahu adama bak, ne kadar tevazulu bir adam! Dede Paşa Hazretleri doksan yaşında, üç yaşındaki çocuk içeri girdiği zaman ayağa kalkıyor, fırlayıp kalkıyor; herkes donar kalırmış, şu adama bak yahu, bu ne tevazu? Herkese senin elini öperim, ayağını öperim. Hâşâ, estağfirullah, siz kim, biz kim? şeklinde hitap eden birisi… Tevazu son noktaya gelmiş işte, tebdil oldu bakın, toprak tebdil oldu, su berraklığa, temizliğe, bakarsınız her şeyine, her şeyi dürüst, her şeyi temiz, su gibi berrak, hiçbir lekesi yok; o gurur ve kibir olan hava, onura dönüşür; dersiniz ki: Yahu ne onurlu adam, ne tarikatına, ne şeriatına, ne mürşidine, hiç kimseye bir söz getirmeden kimseye boyun bükmeden; ama Allah’tan başkasına boyun bükmemezlik, o boyun bükmemezlik, yoksa şey değil, yani kendi faydası için, kendi menfaati için kimseye boyun bükmüyor, kimseye el açmıyor.

Hani Kur’an’da bir ayette buyuruyor ya: Onları gördüğünüz zaman siz, onlar sefalet içindedir, yoksulluk içerisindedir; amma siz onları gördüğünüz zaman onu fark edemezsiniz, algılayamazsınız, zannedersiniz ki onların… Ehl-i Suffa ile ilgili Allah’ın bir ayeti var. Ehl-i Suffa için diyor, bakın onların, onların başları diktir, kimseye avuç açmazlar, siz de onların hiç ihtiyacı olmadığını zannedersiniz, hâlbuki onlar ihtiyaç sahibidir; ama size bildirmezler. Böyle bir onur… Hani Hac yapanlar bilirler, Hacda belli bir yere geldiğiniz zaman o kol normalde ihram örtülüdür; ama oraya geldiği zaman atarlar, böyle omuza, kolu çıplak bırakırlar, pazularını gösterirler, bu nereden? İşte sahabe Medine’den gittiği zaman orada tavaf yaptığı zaman bunlar ne hâlde diye Mekkeliler gelir bakarmışlar, açlar mı, susuzlar mı, nasıllar? Eskiden tanıdıkları insanlar ya onlar, onlar da böyle onlar geldiği zaman böyle dik dik yürürmüşler, sert sert yürürmüşler, oraya geldiği zaman onların toplanıp da onları seyredişi, şimdi hâlâ o sanki sünnet gibi insanlar onu yapıyorlar; çok güzel bir âdet, bakın biz güçlüyüz, kuvvetliyiz, kime gösteriyorlar? Müşriklere… Onlara, onlara gurur, kibir gibi görünse de o onurdur; gurur değil, kibir değil, aslında o onur olmadığı hâlde o güç… Düşmanına göstermiyorsun muhtaç olduğun hâlde düşmanından istemiyorsun; hatta bir adım öte dostundan da istemez onlar; çünkü onlar bilirler, veren el, alan elden üstündür.

Onların öyle bir tabiatı öyle bir yapısı yoktur; ancak insanlar cemaat içerisinde onların eksikliğini anlar da onlara yardım, neyse… Mevzuumuz o değil; onlar tebdil oluyor işte, belli bir zaman sonra o letaifler tebdil oluyor, değişiyor, değişe değişe insan da değişiyor; onun için bir zaman geldiği zaman bakıyorsunuz ki o insan gördüğü zaman Allah’ın gözüyle bakıyor, her yeri görüyor, görür mü? Görür… Resulullah Efendimiz buyuruyor ki: Ya Ayşe, benim öyle anım oluyor ki sen ve iğnenden başka bir şey göremiyorum! Bu bahsettiğimiz bedeni ile baktığı zaman, Allah’ın ona aynen peygamberine de veriyor o vücudu, zahiren verdiği vücudu için söylüyor bu sözü; amma diyor bazen de oluyor ki bütün âlemleri önüme getiriyorlar, ya Ayşe bütün âlemler geliyor önüme, elimin içine ve bütün âlemleri ben orada görüyorum, seyrediyorum, diyor. Dikkat buyurun, burada o an dediği şey vücuttan vücuda geçiş anıdır, yani aslında o da devamlıdır, o da devamlıdır; geçiş diye bir şey yoktur, o da ondan o beşerî vücudundan bahsediyor; beşeri vücudu da var, manevi vucudu da var; manevi vucudu da her an vazifede, görevde, hizmette; ama onu ortaya koymuyor. Allah çünkü beşeriyetiyle peygamber olarak gönderdi ki insanlar ancak kendi cinsiyle, her şey kendi cinsinden kemale erer, her şeyin kemale ermesinin sebebi kendi cinsidir; bakın bir daldaki iki üzüm misali önce biri siyahlanıyor sonra öbürü baka baka diyor: Üzüm üzüme baka baka kararır, diye diye bir söz vardır halk arasında, karşısındaki ondan kemale eriyor, oradan alıyor, öyle buyuruyorlar ki evliyaullahın büyüklerinden ismi aklıma gelmedi. Neyse mübarek bir köpeğe emrediyor, diyor ki: Ey köpek! Seni bu civardaki bütün köpeklere baş ilan ettim. Arkasından diyorlar ki o köpek gidiyor elli tane köpekle geri döndü diyorlar; elli köpeği topladı getirdi; bir şey anlatmak istiyorum, anlamaya çalışın ve diyor o elli köpek diyor bir müddet o köylerde gezdiler her gittikleri köyde de hazreti pirin emriyle bu köpekler toplandı, diyerek o köpekleri aç bırakmadılar; fakat diyor o köpek belli bir zaman sonra insanlara yük olduklarını anladı ve onları aldı, dağlara gittiler, bir daha da geri dönmediler.

Mahrem sohbet, diyorsunuz, mahremdir bu sohbet, koynunuza girecek kadar mahremdir; alın bu sohbeti düşünün, oturun, bu sohbet bir müridi irşat eder. İyi anlarsa, iyi düşünürse, iyi tahlil ederse bir tek başına bir müridi bu sohbet irşat eder; bu sohbet, mahrem sohbetten neyi kastediyorsunuz? O zaman çalışalım da mahremiyeti kazanalım, o zaman çalışalım da Allah’ın mahremlerinden olalım; yani dili onun asıl yarattığı şekilde çalışan bir dil olsun, kulağı onun asıl yarattığı şekilde duyan bir kulak olsun, gözü onun asıl yarattığı şekilde gören bir göz olsun; çalışalım, gayret edelim, bu neyle? Kulum bana ibadet ede ede o kadar yaklaşır ki biz onların gören gözü oluruz, buyuruyor. Çalışa çalışa, çalışa çalışa; ama çalışacaksın, çalıştığını değerlendireceksin, kârını, kemalini ihvan kardeşinin kârıyla, kemaliyle birleştirip mürşidinin bankasına yatıracaksın; yani önünde bir mürşit olacak, senin tasarrufunu değerlendirebilecek… Bugünkü ekonomik dille konuşursak senin tasarrufunu değerlendirebilecek bir güç olacak; onu katlayacak, onu çalıştıracak, onun kârını çoğaltacak, kâr ortağın olacak. Mürşit bir manada sizin hepinizin kârını bir araya getirdi mi…

Abdurrahman-ı Tahî Hazretleri diyor ki:

Yedi tane iyi mürit bir araya gelirse bir tane iyi mürşit olur; dikkat edin bu söze, bu da mahrem bir kelam, anlamaya çalışın; sağından solundan bakın, bir yönden bakmayın, bir açıdan bakmayın. Genişletin, yedi tane iyi mürit diyor bir araya gelirse bir tane iyi mürşit olur; yedi tane iyi müridi bir araya iyi mürşit getirir; ancak on yedisinide getirir, yirmi yedisini de getirir, elli yedisini de getirir, bir milyonunu da bir araya iyi bir mürşit getirir; ama birliktelik olması lazım, neyin birliktelik olması, işte fiilde, sıfatta, her şeyde birlik olması lazım; oturun da diyor birbirinizi rabıta edin, mürit müridi rabıta eder mi, edermiş demek ki; oturun birbirinizi rabıta edin, o rabıtadan kasıt, birliği sağlamaktır. Neyin birliği? Ahmet böyle bir hayat yaşıyor, efendisi emretmiş; nasıl emretmişse onu yaşıyor, sen başka bir hayat yaşayarak o birlikteliği oluşturamazsın; aynı hayatı yaşayacaksın, öyle olacak ki mürşidinin kalktığı saatte, saat üç olacak misal, üç olduğu zaman kaç tane müridi var, beş yüz tane müridi var; beş yüz müridinin hepsi ayakta, hepsi teheccüt namazı için abdestini almış, gelmiş kıbleye durmuş. O mürşit Allahuekber dediği zaman o vücut birleşir, beş yüz kişinin vücudu birleşir hepsi aynı anda Allahuekber, der. Bunu yapanlar yapmışlar, denemişler görmüşler de biz söylüyoruz; onlar bize söylemişler biz de size söylüyoruz; öyle bir birliktelik olur ki Allah o beş yüz kişinin istediğini yere düşürmez, o beş yüz kişi o Allahuekber dediği anda, yöneldiği anda, selamladıktan sonra, çıktıktan sonra, o namaza elini açtığı zaman ne dilerse Allah onu yaratır. Cemaat denilen şey bu, Hz. Resulullah’ın bahsettiği cemaat bu, bakın dönün saflarınızı kontrol edin, bakın ki içinizde bir hasta mı, cenazesi olan mı var? Hocalar dönerler tam namaza duracağı zaman, ey Müslümanlar saflarınızı sık tutun. O kelamın söylenmesinin sebebi o sünneti yerine getirmektir, yani Resulullah Efendimiz dönermiş şöyle bir bakarmış cemaate kim var, kim yok… Olmayan birisi varsa hemen o selamladıktan sonra ne için gelmediğini sorarmış, hasta ise gidermiş ziyaretine, cenazesi varsa gidermiş cenazesine; ama bir cemaat oluşmuş o sıra. Öyle bir cemaat ki Hz. Ömer cuma hutbesinde hutbe kürsüsünden diyor ki: Sariye dağa dikkat et! Oradaki askerin hepsi de aynı anda o sesi duyuyor, sadece Sariye duymuyor, hepsi duyuyor. Niye? Fiilde birlik var; Allah rızası için hepsi şehit olmak niyetiyle oraya gitmişler, Hz. Resulullah’ın bir hadisi için oraya koşmuşlar, Allah’ın Kur’an’daki bir emri için oraya koşmuşlar. Fiilde birlik var, sıfatta da belki birlik var, amelde de birlik var; birleşmişler, birleşince kulak bir tane, evet beş yüz kişi, bin kişi aynı sesi duydu, on bin kişi belki aynı sesi duydu; ama kulak bir tane, ne yaptı, kilometrelerce öteden gelen sesi öyle bir, bin, on bin kişinin kulağı tek bir kulak olursa o kulak onu duyar.

İkinci bir yol diyorum bakın

Bir mürit kendini yaptı, kulağını açtı, bir de cemaat kulağı var, bir de cemaat olarak birleştik bu da bir usul, bu da bir yol, bunu da uyguluyor bazı evliyaullah. Biz de cemaat olarak bir kulak oluşturduk ki büyük bir kulağımız oldu. O duyduğu zaman hepimiz duyuyoruz, büyük göz oluşturduk, o gördüğü zaman işte dönüyorlar onlar aylar sonra geliyorlar tarih atıyorlar, oradaki sahabe Hz. Ömer’in hutbede öyle Sariye dağa dikkat et, demesi, boşuna konuşur mu, onlar bütün sahabe hemen o gün tarihi yazıyorlar diyorlar gelince soralım bakalım o gün ne oldu, gelince İslam ordusu diyorlar ki yahu kardeş falan tarihte falan cuma günü işte biz diyor falan yerde düşmanla Suriye’de falan dağda düşmanla savaşıyorduk. Ee birden Ömer’in sesini duyduk “Sariye” Sariye kim? Komutanları… Onun için Allah da bağırırken öyle bağırır ya, Abdurrahim Reyhan, diyor; ama o onu derken bütün müridine hitap ediyor, onu derken bütün müridine yani Allah ona iltifat ettiği zaman bütün müridine iltifat ediyor. Allah onu hâşâ hâşâ Allah etmesin, Allah onu tenkit ettiği zaman bütün müridini tenkit ediyor. Hangi, kimlerde bu, o cemaat yolunda hizmet yapmaya talip olan mürşit ve müritlerinde… Onun için orada çok… Onun kendine göre riskleri var, kendine göre zorlukları var; ama bir de başarıldı mı, ondan daha hızlı bir yol yok. İşte bu cemaat o olmak, olmak, oluşturmak mesele… İşte diyorlar ki işte Hz. Ömer’in sesini duyduk bize bağırdı ki: Sariye dağdan sakın, biz hemen dağa sırtımızı vermiştik, dağa arkamızı döndük baktık ki düşman geliyor, tedbirimizi aldık, def ettik o saldırıyı. Eğer biz o savaş esnasında, onlar bize arkadan saldırsaydılar bizi perişan ederdiler; çünkü biz onları görmemiş olacaktık; ama Ömer oradan bağırdı biz oradan duyduk. Ömer yanındaki vaaz ettiği cemaatin ağzı cemaatin sesi birleşti on binlerce belki binlerce insan o anda namazda onların sesi birleşti, öyle bir ses tonu oluştu ki ta Suriye’de binlerce kilometre öbür tarafta yankılandı, duyuldu, öbürlerinin de kulağı birleşti o sesi algıladı, duydu. Onlar bu kulaklarla,, bu dillerle, bu ağızlarla olmaz; onun için başka bir şey lazım, onun için ben diyorum ki sizlere, cemaate yük olmayın. Allah rızası için sadece kendinizi düşünmeyin, bir yanlış yapacağınız zaman velev ki Allah korusun inşallah yapmazsınız; mürşidinizi düşünün ve cemaatinizi düşünün. Arkadaş deyin ki: Benim bir aksaklığım, benim bir rahatsızlığım yüzünden, dişim ağrıdı; çünkü doktora gideceğim, vakit kaybedeceğim, mürşidim rahatsız olacak, ihvan kardeşlerim rahatsız olacak, onların vakti zayi olacak, vakti kaybolacak, buna benim hakkım var mı? Yapmayayım bunu, diyecek, onu düşünecek ve bir adım geri atacak. Yapmayacam ben bunu, diyecek, Hak şerleri hayreyler, o veya şerre niyetlenmişti, Allah onu hayra tebdil eder, hem cemaati için hayır yazılır hem kendisi için hayır yazılır.

Düşünelim bunları, bunları unutmayalım;

Düşünmekten öteye yapmamız gereken bir şey, burada bırakıp gitmeyelim beraber götürelim evimize götürelim, yatak odasına bile sokalım, neyi? Şeriatı, emri, nasıl yaşamamız gerekiyor, ne söylenmişse bize senelerdir sohbette biz onu hayat edinelim, biz onu hayatımızda yaşayalım, iş yerimize götürelim, tamirhanemize götürelim, şirketimize götürelim, marketimize götürelim, ne iş yapıyorsak oraya onu getirelim. Beraber oradaki muamelemizde de oradaki işimizde de bizim rehberimiz o sözler olsun, bir yanlış yapacağımız zaman diyelim ki, bu insan ola ki döner de bana der ki bu adam hırsız, Allah korusun bütün cemaatime söylemiş olur, ben bir mürşidin evladıyım, ben bundan sonra bir tarikat ismiyle, bir mürşit ismiyle anılırım, öyle ise benim için söylemesi de o kadar mühim değil, haydi benim için söylesin; ama falancının müridi diye söylerse ne olacak? Ben Efendimin yüzüne nasıl bakacağım? Onun için Allah rızası için cemaat dediğimiz zaman cemaat olayı dediğimiz zaman bunları iyi düşünelim ve bilin ki bizim letaiflerimiz tebdil olmadan bizim gayemizin hasıl olması biraz zor. Letaifleri tebdil etmek için siz çalışacaksınız, siz o beş bin tesbihinizi çekin, bırakın efendiniz sizin yerinize letaifi çeksin; ama diğer mevzularda efendinizle bir birliktelik sağlarsınız o tesbih, tesbih olur, çekilir, yoksa letaifi de sana çektirirler; bir birliktelik olacak, bir birliktelik olacak, ona benzeyeceksin, onun yaşadığı gibi yaşamaya çalışacaksın, yoksa sureten ne olacak benzeyince? Sureten bak, orada televizyonlarda görüyorsunuz bazı şeyler var, komedyenler var, o işte siyasilerin şeyini yapıyorlar, aynen de bakıyorsun ilk bakışta bakıyorsun aynen ona benziyorlar, ne ile yapıyorlar, makyajla yapıyorlar, o makyaj gibi bir şey, o sureten benzemek manen benzeyin, manen her şeyiniz ona benzesin, sohbetiniz bile onun sohbetine benzesin, anınız birbirini tutmasın bir saat önce başka olun, bir saat sonra başka olun nasıl olacak? O bir saat önce sohbet ihvana değişik olur, bir saat sonra farklı olur, bunun sebebini ararsın bulamazsın; bunun sebebi sizin gönülleriniz, başka hiçbir şey değil…

Bir mürşit aynı vasıtayı yakalasa yüz sene aynı sohbeti devam ettirir, yapar genişletir genişletir, genişletir; o sohbeti senin o hoşuna giden sohbet aynı şekilde olur; ama sen yüz sene gönlünü aynı şekilde tutabilecek misin? Ya mürşit mürşit demeyin, yani mürşit, mürşide Allah veriyor o kabiliyeti; mürşide Allah sohbet ettiriyor; onun sonu olur mu, onun hepsi mahrem olur, mahrem dediğiniz her şey mahrem olur; ama sen o mahremiyetini koruyup geliyor musun hep, o mahremiyetinle geliyor musun huzura ki onun sohbeti de hep sana mahrem olsun? Olmadığı zaman da işte öyle sıkıla sıkıla bir şey söylemek mecburiyetindedir, söyler hep hazır gel bakayım, her gün aynı şekilde hazır gel bakayım her gün onu aynı şekilde hazır bulacak mısın bulamayacak mısın? Ben söylüyorum, bulacaksın; çünkü o sizin zannınız üzerine… Allah öyle buyuruyor: Ben kulumun zannı üzerineyim. Allah size nasıl tecelli… İşte mürşit vasıtasıyla size tecelli ediyor, senin zannın nasıl olursa öyle tecelli eder, öyle görürsün, ne kadar görmek istersen o kadar görürsün, ne kadar bilmek istersen o kadar bilirsin. Allah hepinizden razı olsun, geceniz hayırlı olsun.

By |2018-07-08T12:10:26+00:00Cuma, Eylül 19, 2014|Beylerbeyi Bayburdi Hz., Sohbetler|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin