Teveccüh, Hatme ve Sohbet

Ana sayfa » Teveccüh, Hatme ve Sohbet

Teveccüh, Hatme ve Sohbet

Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) Hz.leri şöyle buyurdular: Teveccüh sırasında müridlerin aksi teverrük ile düzgün bir şekilde oturmalarını tâlim ediniz.

Sadat-ı Kiram, hatmelerde okuyanların az olmalarını makbul tutmuşlardır. Hatme halkasında dinleyicilerin çok, okuyanların az olması iyidir.Zira onlar daha uzun süre rabıta halinde kalarak daha çok fayda ve feyz elde ederler.

Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) hazretleri buyurdular ki: Sohbetin aslı sükuttur.Ve bana dönerek İnsan sükut ederse muhabbet nasıl zahir olur? sözünü açıklamamı istediler.

Ben de kendilerine “Üstadımız daha iyi bilir” diye cevap verince, bana “Allah ve Resulü daha iyi bilir” diye cevap verdikten sonra şöyle buyurdular:

Bilesin ki muhabbet ruhun sıfatıdır. Lakin onun engelleri nefsin arzularıdır. Buna göre kalbini bir noktaya teksif ettirince orada muhabbet meydana gelir. Bu açıklamadan anlaşıldığına göre;

Muhabbetin kalbinde zuhur etmesini isteyen bir kimsenin kalbini bir noktaya teksif etmesi ve nefsinin arzularına engel olması gerekir.

Mürid sohbete iştirak etmesine rağmen kalbinde muhabbet zuhur etmiyorsa, bunun sorumlusu şeyh değil müriddir.

Zira kalbini toplamak ve nefsini şehvetlerden men etmek müridin vazifesidir.

Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki: Müridlere sohbette bulunmanın âdabını öğretiniz.

Sohbette bulunmanın âdabı, müridin kendi kalbini mürşidinin kalbine karşı tutmaktan gafil olmamasıdır. Ancak böyle olursa sohbetten istifade edebilir.

Çünkü;tecelli-i ilahi, sohbet esnasında iner ve sûfiler arasına dağılır. Gafil olmayan kimsenin kalbine girer.

Gafil olan kimseden ayrılarak uyanık olana gider. Tecelli duman veya buhar gibidir. Onu ihlas, teslimiyet ve muhabbet sahibi kimseler fark edebilir.

Müridlere teveccühte bulunma âdabını da öğretiniz. Teveccüh esnasında mürid şeyhini Hz. İsa gibi tefekkür etmelidir.

Hz. İsa´ya hastalar müracaat etmekte, o da onları tesirli ilaçlarla tedavi etmektedir. Kendisi de manen hastadır. Başka çaresi de yoktur. Tedavi meclisinde bulunuyor.

Umulur ki tesirli ilaçların kokusu burnuna gelir ve bir nefes alır da tedavi olur. Bir başka sefer teveccühte bulunmanın âdabını Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.lerine sorulduğunda Gavs (k.s) Hz.lerinin halifesi Şeyh Halid-i Öleki (k.s) den naklen yukarıdaki şekilde tarif etti.

Ayrıca müridlere hatmenin adabını öğretiniz.

Mürid olanlara hatmenin tarifini yüksek sesle anlatmanın bir zararı yoktur.

Tarikatın temel rükunları olan muhabbet, ihlas, teslimiyet ve şeriata mütebeattan sonra, edeb ve üstada karşı saygı değerinde hiç bir şey yoktur.

Yeni tarikata girenlere muhakkak tevbe niyeti ile gusül yapmasını öğretiniz. Zira gusül yapmayan tarikata girmiş sayılmaz.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki: Tedbirli mürid, şeyhinin sohbetinde nefsinin kusurlarını, ayıplarını örterek buna karşılık kemal sıfatlarını açığa vurarak oturur. Üstad Hz.lerinin son sözü:

Mürid devamlı üstada hoş görünmeye çalışır oldu. Anladığıma göre, kemal sıfatlardan maksat, müridin yüzünde parlayan nurlardır.

Bu nurlar istiğfar ve tevbe nurlarıdır. Zira başka bir sohbetlerinde buyurdular ki:

Ben falan kadının halinde işlediği büyük günahların zulmetinin izini görmüyorum. Zira tevbe niyeti ile sohbete geldiğinde zulmetini kapatacak nur onda zahir oluyor.

Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular: Gerek sözlü sohbette gerekse sükut sohbetinde, müridin kalb-i vukufî ile şeyhinden gelecek feyzi beklemesi gerekir. Sözlerine devam ederek sözlü sohbetle, sükût sohbeti arasındaki farkı da belirttiler:

-Sözlü sohbette hem kulak hem de kalb pay alır. Buna göre hem dikkatle dinlemeli hem de kalbini vukufa almalıdır. Oysa sükût sohbeti böyle değildir.

Kalbî vukufun faidesi; zahiri duyu organlarından göz ve burunla fayda ve nisbetin gelmesini hissetmesidir.

Vukûf, mutlak ve mukayyet olmak üzere iki kısımdır. Kayıtlı vukuf (önce) anlatılan vukuftur. Mutlak vukuftur. Mutlak vukuf Nakşibendiler arasında önceleri yaygındı. Daha sonra rabıta bariz olunca bu türlü vukuf terk edildi.

Nitekim Alaaddin-i Attar (k.s) Hz.leri müridlerine mutlak vukufu talim ederlerdi. Üstad Hz.leri sözlerini şöyle bitirdiler.

Tarikatta aşağı doğru inildikçe, safiyet artar ve istifadeye yakınlık fazlalaşır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki: Bu gibi sohbetlerde kalbî vukuf kolaydır. Zor olan şey, zahiren sohbete yabancı düşen kelâm söyleyince kalbî vukufu sağlayabilmektir.

Mürid şeyhinde mutlak fânî ise söylenilen sözdeki ibret ve işareti anlar. Zira Şeyhini mutlak fânî bilmelidir. Mürid şeyhinin her söz ve fiilinde, bir ibret olduğuna inanmalıdır, değilse ihlası zayıftır.

Üstadın sözleri işaretlerden uzak ise o mutlak fânî değildir. Zira Allah´ın kelimeleri işaretten uzak değildir. Müridin işaretten arınması müstehaptır. Onun içindir ki, mürid şeyhinin her sözünü araştırıp ne demek istediğini anlamalıdır.

Eğer mürid şeyhinin sözlerini anlamıyorsa bunu bir teşbih, bir benzetme olarak kabul eder. Kur’an-ı Kerim´de inanılması gereken müteşâbih ayetler olduğu gibi üstadın sözlerinde de ihlası gerektiren müteşâbih sözler vardır.

Bu sözlerin açıklanmasını istemez. Çünkü istemek edebe aykırıdır. Caiz değildir. Zira şeyhinden manasını açıklamasını istediği hususlar öğrenip amel etmezse zarar eder. Çünkü kapalı sözler açıklanınca emir haline gelir.

Yalnız şu var ki, mürid sözleri şeyhine açıklatmadan kendisi idrâk ederse o sözlerle amel etmesi şart olmaz, yaparsa iyi olur. Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki:

Bu tarikat ehlinin içine ihlas ve muhabbeti bulunan bir kimse gelir, âdabına uygun olarak hatmeye oturursa, halkadan çıkarılmaması iyi olur.

Fakat Mevlâna Halid, Seyyid Tâhâ ve Seyyid Sıbğatullahi´l- Arvasî (k.s) gibi büyüklerimiz bu tarikatta olmayanların hatmeye katılmasını kesinlikle yasaklamıştır. Ben böyle kimseleri men etmeme görüşündeyim. Fakat üstadımız bu konuda kesin bir hüküm belirtmedi.

“Tarikatın âdabını yazılı hale getirmek ve zabtetmek iyi olur.

Gusül abdesti almamış, yani tarikata girmek için şart ve talim edilen, adabları yapmamış tevbe niyetiyle gusül yapmamış olanlar kesinlikle teveccühe giremezler.”

“Mürid başka şeyhin teveccühünden istifade edemez. Çünkü kalbini kendi şeyhinden başkasına nasıl yöneltebilir. Yöneltemeyeceği için ondan istifade edemez.”

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir sohbetlerinde şu adabları söylediler:
1)Teveccüh yapılırken şeyh içeri girdikten sonra kimse konuşmaz.

Şeyh dahi zaruret miktarı konuşabilir. Gavs-ı Azam´m teveccühlerinde müridler şöyle rabıta kurarlardı:

Güneş ışıkları gibi ışıklar şeyhinden çıkıp, müridi istilâ eder ve sol memenin altında bulunan kalbe girer. Bu kalbde hayvanî hisler vardır (Hayvânî kalb).

Ayrıca bir kalb daha vardır ki; bu vücudun her tarafını kaplayan bir nurdur. Bunun başı, et parçasından ibaret olan kalbin içerisindedir.

Bu nur ancak mürşid-i kâmilin himmet ve vasıtasıyla idrak edilebilir.

2)Virdlerden önce; üç, yirmi bir veya yirmi beş defa istiğfar etmek, ayrıca Fatiha okumak tarikatımızın âdâbındandır.

Fatiha ve istiğfarın faydası şudur:

Büyüklere yalvararak medet isteyerek,varlığını (kendi benliğini) terk etmelidir.

3)Vird esnasında rabıta yapılır.

4)Virdleri yaparken, istirahat etmek maksadıyla veyahut da başka bir gaye için ara verdikten sonra virde başlamadan önce tekrar, istiğfar tevbe edilir.

Mürid, virdlerini bitirdikten sonra da istiğfar tevbe eder.

5)Farz namazlardan sonra, tevbe ve istiğfar etmek tarikatımızın âdâbındandır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hazretleri bir gün şöyle sohbet buyurdular: Mutlak fânî şeyh odur ki; kendi iradesinden sıyrılarak Cenab-ı Hakk´ın iradesine girmiştir. Yani yalnız Cenab-ı Hakk´ın buyurduğunu söyler ve gaye edinir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hazretleri bir gün atından düşüp bayıldılar, sonra şu sohbeti yaptılar:

Mutlak fânî şeyh, ne kadar zor durumda olursa olsun, yaşadığı her anın hakkını vermelidir. Çünkü, bu hâl onların sıfatlarıdır. Acaba ben attan düştüğüm anın hakkını verdim mi? O anı hatırlayamıyorum. O anın hakkı şudur: Hamd, şükür, istiğfar…

Büyük mürşidler kendi tarikatlarına sahip çıkarlar. Bununla beraber yüce eşiklerinin boş kalmasını sevmezler. Onların bir kısmının himmetleri kendi eşikleri bir kısmınki de yüce tarikatın varisleri üzerindedir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), üstadı Gavs´ın (k.s) kendisine, münkirler ile ilgili şu hâtırasını anlattığını söyledi:

“Bir gece Zaho kadısının evinde misafir kaldım. Kadı münkir idi. Başka bir günde bir kilisede yattım. İnanın bu kadı´nın evinde ettiğim zarar, kiliseden daha fazlaydı.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hazretleri buyuruyor; bir gün Seyyid Tâhâ (k.s) şöyle buyurmuş:

“Bir münkirin bir lokmasını yiyen müridin kalbi kırk gün zikr etmez.” Yine üstadım Gavs-ı Azam (k.s), münkirlerle beraber olmayı, kafirlerle beraber olmaktan tehlikeli sayardı.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor; münkir, mürid için zararlıdır, ama şeyh için faydalıdır. Biz bir gün Gavs (k.s) ile beraber bir beldede misafir idik, yemek ikram edildi Gavs (k.s) dedi,

“Bu yemeği sen (Abdurrahmân-ı Tâğî) ve Şeyh Bahâuddin yemeyecek, “biz yemedik; ama mübarek kendisi yedi. Sebebi şöyle imiş;

Şeyhler kendi münkirlerinin yemeğini yemekle, kendi varlıklarını inkar ederler. Bu inkar şeyhler için büyük faydadır. Müridin durumu ise değişiktir.

Şöyle ki; mürid, münkirin yemeğini yemekle, mürşidini inkar ediyor sayılır. Bu durum ise müride çok büyük zarar verir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri bir sohbetlerinde şöyle buyurdular:

-Büyüklerin hali çok değişiktir. Şöyle ki; bizlerce çok önemli olan şeylere bakarsınız onlar için hiç önem vermez. Bizce önemsiz olan şeylere ise çok önem verirler.

Büyüklerin öfke ve itirazı iki çeşittir:

Birisi odur ki tenbih maksadı ile diğeri ise helak maksadı ile olandır. Tenbih maksatlı öfkeleri şudur: yoldan çıkmış kişilere vurarak, onları uyarıp helâke gitmelerini önlemek maksadı iledir.

İkincisi ise: muhatablarının helakini diledikleri an, onların imanı gidinceye kadar dinmeyen öfkeleridir. Allah korusun. Siz Gavs-ı Azam’ın (k.s) bazı münkirlerine bakınız, dünyadan hiç zarar görmezler. Halbuki küfür alametleri onlarda görülüyordu.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), halka açık olan sohbetlerinin birisinde şöyle buyurdular:

-Bir defa keşif yolu ile elimde bir şey gördüm. Baktım ki akreptir, hemen yere attım.

Gözlerimi açıp baktım; ayıya benzer bir hayvan onunla oynuyor. Tekrar dikkatli olarak baktım. O hayvan domuz.

Mübarek böyle sohbet buyurunca ben (İbrahim Çokreşî) (k.s) kendilerine dedim: Efendim, bu hayvan neye işarettir.

Cevaben dediler: O domuz kılığına sokulmuş bir insandır. Üstad Hz.leri ile önceleri çok ihlaslı, sonraları münkir olan bir kişiden bahsettik.

Ben üstada dedim: Efendim domuz tipindeki herhalde o önceleri ihlaslı sonraları münkir olan zattır. Üstad (k.s) dedi:

ihlaslı bir mürid iken mürted olan bir kişinin hayvan tipine gireceğine mürşidler ittifak etmişlerdir.

Bu olaylar bana anlatıldığı zaman, o adama tevbe ettirip gusül aldıracaktım. Çünkü hayvan tipine giren bir adam dünyada iken tevbe ederse eski haline döner. Öldükten sonra ise eski haline dönmesi imkansızdır.

Çünkü imansız gitmiştir. Gavs´ın zamanında zannederim ki, münkirlerden imansız gidenler oldu.

Münkirlik, bir cehaletten dolayı olur; bir de ilimden dolayı. Cehaletten olan inkâr zarar bakımından ilimden olandan daha azdır. Münkirliğin en zararlısı hasedlikten mütevellid olandır.

Bakınız Ahmed Cami´yi (k.s) onbir kişi inkar etmiştir. Bu onbir kişiden on tanesinin ölümüne sebep Ahmed Cami´dir. Ahmed-i Cami´ye (k.s) onunun ölüp birinin sağ kalmasının sebebi sorulduğu zaman der ki:

“Bu kişinin münkirliği cehaletten dolayıdır. Bu kişiye dini ve dünyası için sâdâtların bir şeyi olmamıştır.”

Seyda-ıTâğî (k.s) dedi: Bakınız, Hallac-ı Mansur´un ölümüne fetva veren kırk kişidir.

Bu zatlar alimdir. Otuz dokuzu Hallac´ın ölümünden sorumlu tutulmuştur.

Onların içtihadı Hallac´ın ölümüne sebeptir. Fakat te´vil etmediler. Dolayısıyla zarar gördüler. O bir kişinin ilmi o sözü tevil edecek seviyede olmadığından zarar görmedi.

Ben (İbrahim Çokreşî), Seyda´ya (k.s) vakıada görülen akrebin ne olduğunu sordum. Dedi:

Aynı domuz olan zattır. Düşmanlığını açıktan yaptığından o şekilde görüldü.

Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) buyuruyor.

Halid Şehruzî (k.s) demiş ki: Mürid için ihlas ve muhabbet eksikliğinden mütevellid meydana gelen hâl ile bidadlardan meydana gelen hastalık çok kötüdür. Bu sözleri çok doğrudur diyen Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle devam etti:

Mürşid, müridinin her türlü hastalığını iyi eder. Yalnız ihlas ve muhabbet eksikliği ile, bid´adlardan dolayı meydana gelen hastalıklar hariç. Çünkü bu hastalıklar müridin istikametini değiştirir.

Mürid Sırat-ı Müstakim´den ayrılır; fakat bunların tedavisi mümkündür. Zina yapan zinanın büyük günah olduğunu bilir. Sonra pişmanlık duyar. Diğer ikisini işlerse günah işlediğini bilmez, pişman olmazlar.

Demek ki ilacın aslı pişman olmak, nefsinin kusurunu görmek. Üstad Hz.lerine yalvarıp sığınmaya bağlıdır

İnsan suretini kaybedip, hayvan suretine girenlerin alameti odur ki vaaz ve nasihatlerden etkilenmeyip, işlediği günahlara devam eder.

Ben (Abdurrahman-i Tâği (k.s)) münkirliğin imanı tehlikeye soktuğunu bildiğim için veli olduğunu söyleyen kişiyi inkar etmedim.

Yalnız şeyhimi inkar edenlere karşı cephe alırdım.

Münkirlik yapmazdım fakat cephe alırdım.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyuruyor: Şeyhine (neden?) ve (niçin?) diyen mürid iflah olmaz.

Şeyhine itiraz eden müridin üzerine feyz kapıları kapanır.

Mürid, şeyhini kontrol edip ona itiraz edemez.

Abdurrahmân-i Tâğî´ye (k.s) şöyle bir soru sordum.”Rabîa-tü´l Adeviye belki de hoş olmayacak bir kılıkla dışarı çıkmıştı.

Sevenlerden birisi dedi: Bu kıyafet senin ayıplanmana yol açar. Bu söz Rabia´ya bir itiraz sayılır mı?

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) dedi: Hayır sayılmaz. Çünkü bu bir nasihattir.

Sahabe-i Kiram (r.anhüm) da zaman zaman Hazreti Peygamber (S.A.V) nasihat ederlerdi; yalnız şu var ki üstad söz konusu olduğu zaman nasihat etmemek daha iyidir.

Nasihat itiraz gibi olmaz, zararı azdır. Gavs Hazretlerinin üç türlü sohbeti vardı:

Bir sohbeti vardı ki o mecliste hiç bir dünya ehli konuşamazdı, ikincisinde, halkın ihtiyaçlarını içine alan üçüncü kısım konuları konuşurlardı.

Bu tip sohbetten bizleri men ederdi. Bir sohbet meclisi ise yalnız kendilerine mahsustu, mizah üslubu ile sohbet ederdi.

Sadık bir mürid, mürşidinin bütün fiillerini teslimiyet ile karşılar. Bazı kitaplarda şöyle naklediliyor.

Abdulhalik Gucdevanî (k.s) Hz.leri zamanında yağmur yüklü bulutlara hükmeden bir Gavs vardı. Bu Gavs bulutlardan çok ihtiyaç duyulan beldeye yağmur yağdırmasını istedi. Lakin yağmur yağmadı. Bulutlar yağmuru sarp bir beldeye taşıdı. O beldeye çok yağmur yağdı.

Bu olaydan sonra Gavs dedi: “Ya Rabbî neden ihtiyaç duyulan yere yağmuru yağdırmadın da, başka yere yağdırdın? “Bu sözü üzerine Cenab-ı Hak tarafından Gavs´lığı alındı.

Köpek kılığında ve baygın halde yere düştü. Bu hali fark eden müridlerden birisi Abdulhalik Gucdevanî (k.s)Hz.lerine baş vurdu. O da dua etti, duası kabul oldu. Sonra bu Gavs´a eski makam ve mevki Allah (C.C) tarafından iade edildi.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri şöyle buyurdu: “Ehil olan kimseler, sohbetlerine oturmakla, şeyhlerin hangisinin hak olduğunu belirleyebilirler.

Talip olan kimse tarikat âdâblarnı beyan eden kitapları okumalıdır. Sonra sohbetine oturduğu kimsenin sohbeti, âdablara uygunsa o kimse şeyhtir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri bir mollanın kalbinde sohbet ve teveccühlere katılmasına, sûfilerle görüşüp konuşmak için birtakım kuşku veren havatır duyguları belirmesi üzerine özel sohbetinde şöyle buyurdu:

-Eğer ki kalbinizde beliren kuşku ve havatır duyguları ihlasın azalmasına sebeb oluyorsa bunun çaresi ikidir. Birincisi; böyle duygu ve düşünceleri kalbden atmaktır, ikincisi; başka bir mürşid-i kâmil bulup ona intisap etmelidir.

Yalnız bilmeniz gereken şu nokta vardır ki; gereken ameli bitirip kemalat sahibi olmadan şeyhlerin yanından ayrılanlar muradına ermemiştir.

Bu konuda Şeyh Nureddin Birivgî (k.s) istisnadır. Şeyhi kendisini reddettiği için başka bir tarikata intisap ettiği halde zarar etmedi.

Çünkü şeyhinin şeyhi olan Mevlana Halid Bağdadi (k.s) hata kendisinde olmadığı için nisbetini ondan kesmedi. Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.lerine bir gün sordum:

“Efendimiz, münkir öldükten sonra münkirliğinden vazgeçer mi?” cevaben, dediler: “Evet vazgeçebilir. Üstelik de bazı münkirlerin diğerlerine karşılık sorumlulukları vardır. Örneğin cahilliğinden mütevellid münkir olanlar böyledir.

Gavs´ın (k.s) yeğeni (kardeşinin oğlu) benim hocamdı. Hayatta iken mübarek Gavs’ın (k.s) münkiri idi. Ölümünden sonra benden, Gavs (k.s) dan şefaatçi olmamı taleb eyledi.

Ben de onun bu arzusunu Gavs´a (k.s) bildirdim. Mübarek Gavs (k.s) bir yıla yakın cevap vermedi. Sonra bir gün bana dedi: “O tevbe edip inkarcılığından vaz geçti. Bundan dolayı da affedildi.”

Bir kişi eğer ki bir şeyhi inkar etse, bazı şeyhleri de kabul etse; bu durumda inkar ettiği şeyh Kutb-ı Azam ise hiç bir yerden nisbet alamaz.,

Şayet inkar ettiği şeyh Kutup değilse kabullendiği diğer şeyhlerden nisbet alabilir.

Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor: Bir gün Gavs´ın (k.s) halifelerinden Şeyh Halid Ölekî ´nin (k.s) ziyaretine gittim. Namaz vakti gelince yanındaki medrese talebesini imamete geçirmedi. Bu davranışını anlayamadım.

Şu sebeblerden dolayı böyle davranabileceğini düşündüm.Ve bu talebe Gavs´ın (k.s) münkiridir, ya da Şeyh Halid varlık duygusundan kurtulmak için imamete geçti. Çünkü eski zamanlarda imamlık varlık duygusuna sebeb olduğu için kaçınılması gerekiyordu.

Şimdiki zamanlarda ise imamlık varlık duygusundan uzaklaşmanın alametidir.Çünkü imam olan kimse cemaatin arasında kendisinden daha yüksek dereceli birinin mutlak var olduğunu bilir.

Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) üstada asla itiraz edilmeyeceğine, mürşidin anlaşılmayan söz ve davranışlarını mücmel ve müteşâbih olarak kabul edip, kendisine havale edilmesi gerektiğini ve büyüklerin eşiklerinin doğru olmayan kötülüklerden uzak olduğuna işaret ederek şöyle dedi:

Gavs-ı Hizani´nin (k.s) Alican ve Aziz adında iki müridi vardı. Alican her şeyden uzaklaşarak, tamamıyla Gavs´a (k.s) teslim olmuş sadık bir muhabbet eriydi. Bu halinden dolayı yüce makamlara ulaşmıştır.

Gavs (k.s) Hz.leri onun hakkında: – Kuş gagasını suya daldırıp çıkarasıya kadar bile Alican´ın kalbi Allah´dan gafil kalmaz. Gün oldu Alican´ın kalbinde bazı vehimler belirdi.

Gavs´ ın (k.s) kapısındaki bir kısım mensupların görüşünde şeriata ters düşen hareketlerinden dolayı bazı itirazları oldu. Böyle bir düşünceden Allah´a (C.C) sığınırım. Fakat Alican kısa bir süre sonra tevbe edip itikadını düzeltti.

Kapılmış olduğu şüpheye kefaret olması için başka beldelere gitti. Bir zaman sonra Gavs´ın (k.s) dergâhına döndü.

Molla Aziz´e gelince, şeriat yolundaymış gibi görünerek, insanlara hoş görünme yolunu tercih etti.

Bu yüzden Gavs (k.s) Hz.lerinin görünüşte şeriata ters gibi görünen hareketlerinden dolayı itiraz ederdi.

Gavs´ı (k.s) o davranıştan vazgeçirmeye çalışırdı. Bu hareketlerinden dolayı “ene (benlik)” duygularını yıkıp bir türlü sadıklık ve teslimiyet gösteremedi.

Gavs (k.s) Hz.leri bu iki mürid ile ilgili olarak şöyle demişti: Aziz adına her feyiz gelişinde ruhaniydim onu Alican´a veriyor, Alican muhabbeti sayesinde arkadaşına gelen feyzi de alıyor.

By |2018-06-28T22:27:30+00:00Cuma, Ağustos 14, 2015|İşaretler, Kitaplar|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin