Abdurrahman-i Taği (k.s) Hz. Mürşidi Gavs-ı Hizani’yi(k.s) Anlatıyor

Ana sayfa » Abdurrahman-i Taği (k.s) Hz. Mürşidi Gavs-ı Hizani’yi(k.s) Anlatıyor

Abdurrahman-i Taği (k.s) Hz. Mürşidi Gavs-ı Hizani’yi(k.s) Anlatıyor

Aşağıda anlatılanları ben Abdurrahmân-ı Tâğî´den (k.s), O´da Gavs-ı Azam Arvasî (k.s) Hz.lerinden dinlemişlerdir. Abdurrahmân-i Tağî (k.s) buyurdular ki:

Gavs (k.s) Hz.leri Gayda´da bulundukları sırada dedi ki:

-On iki imamın büyüklüğü ile ilgili sohbet, yiyecekten zulmeti kaldırır.

-Mürid tarikatta ulaştığı hallerini kendini kıskanmayacak bir kardeşine anlatabilir. Bir mahsuru yoktur. Nitekim babam

– Allah ruhunu şad eylesin  şöyle demişti:

-Ben ve Molla Ahmed-i Dumlî beraberce tarikata girdiğimiz günlerde karşılaştığımız halleri birbirimize anlatırdık.

Gavs (k.s) Hz.leri durumu öğrendiklerinde bu hareketimizi yasaklamadı. Hatta şöyle buyurdu:

Ispahart´ın insanları azgındır. Bu vesile ile mal ve kadına düşkündürler. Bu insanlar tasavvufun feyiz ve bereketinden istifade etseler mal ve kadın düşkünlüğünü bırakıp bütün gayretleri ile bu yola sarılırlar.

Gavs (k.s) Hz.leri buyurdular: Sadece Nakşibendi Şeyhlerinin talimat verip öğrettiği kimselerin bildiği bir tehlîl ´i okuyup bağışlayınca ölülerden kabir azabı kalkar.

Nitekim Arvasî (k.s) Hz.leri azap çektiğini tahmin ettiği ölülerin ruhlarına bu tehlîli okuyup hediye etmeyi emrederlerdi. Abdurrahmân-i Tağî (k.s) Hz.leri buyurdular ki:

-Rabıtam o kadar ilerledi ki heladayken bile gözümün önüne geliyordu. Bundan büyük bir utanç duydum.

Durumu Arvasî (k.s) Hz.lerine arz ettim. Gavs (k.s) Hz.leri bana:

-Bu ruhanî bir haldir. Bundan utanç duyma. Ayrıca Ebu Bekr (r.a) Peygamber´e (s.a) aynı durumdan şikayet edince Peygamberimiz de böyle söylemişti.

Abdurrahmân-i Tağî (k.s) Hz.leri buyurdular ki:

Gavs (k.s) Hz.leri bana ezanın manasını şöyle şerh ettiler. Ezan işitildiği zaman şöyle tefekkür etmek gerekir.

ALLAHÜ EKBER: Şöyle “Cenab-ı Rabbi´l Âlemin ibadete ihtiyacı olmayacak derecede büyüktür” demektir.

EŞHEDÜENLÂİLAHEİLLALLAH: Ondan başka ibadete layık kimse yoktur demektir.

EŞHEDÜENNEMUHAMMEDÜNRASULÜLLÂH: “Peygamberlerin dediği haktır, Peygamberimiz Muhammed Mustafa´nın (s.a) getirdiği şeriat haktır.

Buna göre namaz asla terk edilmeyecek bir vecibedir, farzdır. Kul kıldığı namazlara karşılık sevap kazanır. Bırakacak olursa acıklı bir azap ve büyük bir mahrumiyet vardır.Burada iki mana ortaya çıktı.

HAYYAALESSELAH: “Namaza gel ki büyük bir hayra kavuşasın.” Bu söz birinci manaya işarettir.

HAYYAALELFELAH: “Bu önemli farzı yerine getirmeye gel ki acıklı azaptan kurtulasın”

Bu söz de ikinci manaya işarettir. Ezanı dinleyen bir kimse bu kısımda şöyle demelidir.

(La havle velâ kuvvete illâ billah) yani (Taate gücüm yok, azaptan kurtulmak için gücüm yok, ancak Allah (C.C)´ın yardımıyla olur).

Bunu söylemek müstehaptır. Burada dinleyici, kula hiç bir şey kalmadığından gevşeklik gösterebilir.

Müezzinin tekrar “Allahüekber” ve “Lailaheillallah” demesi dinleyendeki gevşekliği giderir.

ALLAHÜ EKBER: “Allah (C.C) senin ibadetine layık olmayacak derecede büyüktür. Öyle ise fayda hep senindir.”demektir.

Bunları söylemekle kulun gevşekliği gider.

LA İLAHE İLLALLAH: “İbadete müstehak olan yalnız Allah (C.C)´tır, azaptan kurtarıcı da O´ dur.” demektir.

Bu kelime-i tayyibe ümitsizliği giderir, buyurdular.

Abdurrahmân-i Tağî (k.s) Hz.lerinin bu bölümde naklettikleri Gavs(k.s) Hz.lerinin bazı keramet halleriyle ilgilidir.

Abdurrahmân-i Tağî (k.s) buyurdular ki: “Gavs (k.s) Hz.lerinin sûfilerinden birinin bir miktar koyunu kaybolmuştu. Mürid koyunlarının bulunması için Gavs (k.s) Hz.lerinden himmet istedi.

Ben huzurlarına vardığımda oğlu Muhammed ile karpuz yiyordu. Karpuzun kabuklarını bana uzatarak “Bu kabukları kim yerse koyunların yerini onun bulması gerekir.” dedi. Bu sözü duyunca kabukları yemek istemedim.

Fakat Gavs (k.s) Hz.leri bana “Ye” deyince ben de yedim.

Çok geçmeden koyunlar bulundu. Bunun üzerine; “Bu İhlasın neticesidir.”buyurdular.

Başka bir hâdise de şudur: “Bir ara o beldenin ileri gelenlerinden biri hapisteydi. Gavs (k.s) Hz.leri, bu hadiseden haberdar olunca:

-Eğer ihlâs sahibi olsaydı hapisten kurtulurdu, dedi. Bu durumda ben o zatı haberdar edip:

-“Sen tövbekar ol, gafleti bırak” dedim. Ayrıca Gavs (k.s) Hz.lerinin çoraplarını gönderdim. Haksız yere hapiste olan bu kişiye haber ulaşınca hemen tövbe etmiş.

Bunun üzerine Gavs (k.s) Hz.lerinin himmetleriyle ertesi gün serbest bırakıldı.

Gavs (k.s) Hz.lerinin kerametini gösteren bir başka hâdise de şudur. Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) buyurdu:

Gavs (k.s) Hz.leri keramet eseri olarak hacca gitmişti. Ebdalları ile her cuma iki sefer toplanıyordu. Onlar hizmetle meşgul olurlar, o da onların yük ve hastalıklarını üzerine alırdı.

Hatta çoğu sefer bir (Seyda-i Tağî (k.s) ve diğer ebdallar) onun emri ile uzak yerlere gittiğimizde ayaklarımız taşlara çarpardı. Geri döndüğümüzde onun ayağından da kan aktığını görürdüm.

Gavs (k.s) Hz.leri vefat ettikten sonra ben başka bir Gavs´a on gün kadar hizmette bulundum.

Baktım ki onunla Gavsımız Seyyid Sıbğatullah Arvasî (k.s) arasında dağlar kadar fark var.

Ben de ona ebdal olmayı bıraktım. Abdurrahmân-i Tağî (k.s) buyurdular ki: “Beni bir beldede haksız yere hapse attılar.

Bir de gördüm ki, Gavs (k.s) Hz.leri beyaz bir ata binmiş imdadıma geliyor. Akabinde onun yüce himmetleriyle kurtuldum.”

Gavs (k.s) Hz.lerinin mübarek beyanlarına göre Tarikat-i Nakşibendiyye´de mutlak fena ve Hakke´l-yakîn makamına ermişlerdi.

Diğer tarikatlardan hiç bir kimse bu mertebeye ulaşamadığı gibi, bu Tarikat-ı Âliye-i Nakşibendiyye mensupları arasında da
Şah-ı Nakşibend,
Şeyh Abdülhalık Gucdevanî,
Hâce Alaaddîn Attar ve İmam-ı Rabbani hazaratı dışında hiç kimse bu derecelere erememiştir.

Gavs´ın (k.s) müridlerinden biri hastalandı. Hastalığı ölüm derecesine yaklaştı. Gavs´tan (k.s) himmet ve istimdat diledi.

Gavs (k.s) onun himmet ve istimdadına beni gönderdi. Ben gidince iyileşip ve şifa bulduğunu gördüm. Gavs (k.s) Hz.leri buyurdular:

– Benim başıma musallat olan şeytan bana teslim oldu. Bunu bize bir gerçeği nakledip haberdar etmek için bildirmişti. Abdurrahmân-i Tağî (k.s) buyurdular ki:

-Seneler önce yeni intisap ettiğim sıralarda teveccühte bir mollanın yanına oturmak istemiştim. Fakat Gavs (k.s) Hz.leri engel olmuş beni başka bir yere oturtmuştu.

Bunun hikmetini yıllar sonra anladım.Şöyle ki; O molla ile aramızda onun karşı çıkışları sebebiyle soğukluk meydana geldi.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) buyurdular ki:

-Bir gün Gavs (k.s) Hz.leri şöyle buyurdular. Bana denildi ki; -Seni görenler cehennem yüzü görmeyecek. Ben bu durumu ihvandan birine anlattım, o da çok korkup dedi:

-Acaba onu kim görebilir?

– Ben de bundan sonra Gavs (k.s)´a giderek kardeşimin duyduğu endişeyi naklettim. Gavs (k.s) dedi.

-Görmekten maksat ihlâslı bağlılıktır.

Gavs´a, size bu haberi kim verdi diye sorduğumda, dedi ki” Mevlam söyledi.”

“Ben Gavs (k.s) Hz.lerinin keşif ve kerametlerini tecrübe ettim. Her seferinde söylediği gibi çıktı.

Ancak bir seferinde falan adam on beş gün sonra gelecek buyurdular. O adam bildirdiği zamandan sonra geldi. Sadece beş gün fark etti.”

Abdurrahmân-i Tağî (k.s) buyurdular ki: Gavs (k.s) Hz.lerine bir süre hizmet eden bir kadının oğlu vardı. Bir gün bu genç hastalandı.

Gencin annesi Gavs (k.s) Hz.lerine himmet için geldi. Gavs (k.s) Hz.leri: Hasta şifa bulmaz. dedi. Kadın tekrar ısrar etti. Gavs (k.s) eceli gelmiş şifa bulmaz dediyse de, hastanın annesi ısrarında o dereceye vardı ki ağlayarak yalvarıyordu.

Gavs (k.s) Hz.leri dayanamadı, hastanın bulunduğu yere gitti. Biz de gittik. Gavs (k.s) Hz.leri sararıp solmaya başladı. Meğer hastanın ruhuyla kendi ruhunu değişmiş, hastanın ruhuna bedel kendi ruhunu vermiş.

Zira Gavs (k.s) Hz.leri : Ölüm meleği geldi. Ruh almadan dönmez, demişti. Çok geçmeden odun taşıyan Salih ismindeki bir sofi geldi.

Sûfi Salih, Gavs (k.s) Hz.lerinin kendi ruhunu çocuğun ruhu yerine tercih ettiğini anlayınca hemen sırtındaki odunu bırakarak,

-Görmüyor musunuz? Gavs (k.s) ne durumdadır. Ya Gavsım ruhum sana feda olsun, diyerek Gavs´ın yanına koştu.

Ruhunu Gavs´a bedel olarak verdi. Gavs ve hasta çocuk iyileştiler. Zira Salih, ruhunu bedel olarak vermişti.

Aşağıdaki kıssaları,1296 senesinde şeriata teşvik hususunda Gavs (k.s)´dan nakletmiştir.

Gavs (k.s) Hz.leri: Benden alimlerin hallerinden sordu ve buyurdu ki: Maksat şeriata mutabık istikametin gerçekleşmesidir.

Buna karşılık ben de kendilerine “tarikat şeriata bağlılık olduğuna göre şeriata Molla Muhammed Emin´den daha bağlı bir kimse yoktur” dedim.

Gavs (k.s) Hz.leri celâllenerek “o abdest alırken yüzünü dört defa yıkıyor” diye cevap verdiler.

Gavs (k.s) Hz.leri Gayda´da bulundukları sırada, Bana Molla Abdullah ile Molla Hüseyin´in durumlarını sorunca kendilerine Molla Abdullah´dan bahsedip övdüm. Molla Hüseyin´den bahsederken, o şeriate yönelmiştir deyince, İyi ya, maksat istikametin gerçekleşmesidir” buyurdular.

Yine bir gün Gayda´da Molla Abdurrahman Melâkendî abdest almak için gittiği havuzun başında elleri ve yüzü açık vaziyette temizlik yapan bir kadının suda aksini gördüğünü üzülerek bahsetti.

Bana, bu olayı Gavs (k.s)´a aktarmamı istedi. Ben de Gavs (k.s) Hz.lerine aktardığımda Gavs (k.s) Hz.leri şiddetle karşı çıktı ve celallenerek, dedi: Sen bilmiyor musun bu durum avam içindir, sen alimsin, senin için mahsurludur.

Bakılması gerekli olmayan yerlere gözlerini salıverme. Bir molla yüce tekkeye kadınların gelip gittiğine dair ileri geri konuşmuştu.

Bu duruma ben sebeb olmuştum. Bunun üzerine dedim ki; Kadınlarla bir arada mecburen bulunmak zorunda kaldığımızı bununla beraber o kadınlardan kaçındığımızı, yüzlerini görmediğimize talakla yemin ederim.

Gavs (k.s) Hz.leri bu sözlerimi duyunca Emir´in evinde duruma göre cevap vermenin iyi olmadığını belirtip dedi ki: Hal ile cevap vermek makbul değildir.

Makbul olan cevap şeriate muvafık olmasıdır. Gavs (k.s) Hz.leri, bir köye irşada gitmişti. Camiye geçip oturdu.

Köylüler ziyaretine geldiler. Ne var ki gelen sol ayağı ile camiye giriyordu. Yalnız bir sûfi sağ ayağıyla girdi.

Bunun üzerine Gavs (k.s) Hz.leri “Müridlik nerede siz nerede. Mürid ancak sağ ayağıyla camiye giren bu sûfidir” deyip gülümseyerek o sûfiye sohbet etti.

Gavs (k.s) Hz.leri; Bâcuri´nin rivayetine çok değer verirdi. Bir keresinde sûfilerden biri İstanbul´dan bir kitabı getirdi. Gavs (k.s) Hz.leri bu kitabı bana vererek incelememi emretti.

Kitabı okurken şöyle bir ibare gördüm.” Maşukundan duygularını gizleyerek ve bakmaktan bile çekinerek ölen kimse şehit gibidir.”

Bu sözleri Gavs (k.s) Hz.lerine gösterdim, mübarek bakıp okudu. Bir süre sonra Molla Muhammed heyecan içinde yanıma gelerek dedi:

Gavs (k.s) Hz.leri söyledi ki sana verdiği kitapta “Aşkın şartının gizlemek ve iffet olduğu” yazıyormuş.

Bir gece Emirin evinde Gavs (k.s) Hz.leri ile beraber oturuyorduk. Bir ara dışarı çıktı. Bir süre sonra Gavs (k.s) Hz.leri heybetli bir şekilde içeri girip oturdular ve bana:

Oğlum Hamza´yı çağırın, buyurdular. Gavs (k.s) Hamza´ya çok kızmıştı. Ben ricada bulundum, bana da kızarak kabul etmediler.

Oğlunu ve damadını da bu hususta reddettiler. Daha sonra hizmetçisi Molla Salih geldi. Efendim dedi:

“Neredeyse korkudan ruhumuz çıkacak, siz Muhammedî meşrebdensiniz. Şefkat ve merhamet zat-ı âlilerinizin vasfıdır.Nedir bu haliniz, sizi celallendiren nedir dediler.” Bunun üzerine Gavs (k.s) Hz.leri: Beni yanlış anlamayın

Zira oğlum Hamza´nın dam üstünde bir kadınla konuştuğunu tesbit ettim. Bu durum hemen araştırıldı ve şahitler getirildi.

Hamza´nın konuştuğu kadın, kendi öz teyzesi olduğuna şehadet edilince Gavs (k.s) Hz.lerinin kalbi sükûnet buldu ve celâli geçti.

Bize tövbe ettirdi ve “Benden izinsiz hiç bir iş yapmayın” dediler.Oğlu Şeyh Bahauddîn, Sen yanımızda olmadığın zaman sana nasıl başvuracağız? diye sordu.

Gavs (k.s) Hz.leri de bu soruya karşılık,

“şeriate müracaat edin şeriate uygun olanı yapın.”dedi. Bir gün Mevlâna Seyyid Tâhâ (k.s) Hz.leri, Gavs (k.s) Hz.lerine bir mektup yolladı.

Mektupta şöyle diyordu:

Eğer müridde şeyhine karşı tam bir ihlâs ve muhabbet üzere mütabaatla bağlılık mevcutsa müridin hiç bir hali olması gerekmez.

Bu vasıflarda bir noksanlık mevcutsa, ondaki hâlle “Allah (C.C) korusun” istidraca düşmesinden korkulur. Gavs (k.s)Hz.leri bu mektubu Nefahâtü´l-Üns´ün Alaaddin Attar başlıklı bölümün üstüne iliştirdi.

Bilâhare bir müddet bu mektubu sohbetin giriş mevzusu yaptılar. Yine bir gün Molla Abdülgaffâr-ı Kalî tekkeye geldi.

Kendisiyle bir müzakerede bulunmuştum. Bilâhare aramızda geçen müzakereyi Gavs (k.s) Hz.lerine arz ettiğimde, bana şunları söyledi.

Git ona şöyle söyle; gel de şeriatı burada oku. Sen şeriatın sadece zahirî tarafını okudun, şimdi de manevî tarafını oku. Senin anladığın şeriat gözün harama bakmasını yasaklarken, benim okuduğum şeriat ise kalbin bakmasını da men ediyor”

Bir başka seferde: Sen şeriatın zahir kısmını okudun, fakat bana özünü sor” dememi emretti.

Yine bir gün Gavs (k.s) Hz.leri; Molla Yusuf´un “Şeriatla amel eden, şeriatı uygulayan, tatbik eden kişi velidir” şeklindeki sözünü naklettikten sonra dedi ki: Molla Yusuf bir noktasını ihmal etmiş, zira fena mertebesine ulaşmış bir Şeyh´in sohbetinden, terbiyesinden geçmeksizin şeriatın özüne vakıf olmak mümkün değil.

Yine bir gün Gavs (k.s) Hz.lerine şöyle bir soru yönelttim: Niçin zahir ulemanın içtihadlarına ihtiyaç duyuluyor? Her meselede fena mertebesine ulaşmış şeyhe başvurmak kafi değil midir?

Bu soruyu sormamdaki maksadım şuydu.(Ona olan bağlılığım o dereceye çıkmıştı ki, Onun şeriata muhalif hiç bir söz söylemeyeceğine inanıyordum.)Soruma şöyle cevap verdiler.

Bu ihtiyacın sebebi şudur: Alim kendisi fasık, günahkar bile olsa sözü ve içtihadı ilme dayanır.

Fakat şeyhin sözü hâle dayanır. Durum böyle olunca alimin sözü daha hayırlıdır ve mesnedlidir. buyurdular.

Yine bir gün Gavs (k.s) Hz.leri Kulat´dayken bize istiğfar emretmişti. Kendilerine “emretmiş olduğunuz istiğfardan maksad Nakşibendî istiğfarı mı yoksa şer´i istiğfar mıdır?” diye sormuştum. Bana hayretle dedi:

İkisi arasında ne fark vardır ki? Kendilerine dedim: Kanaatime Nakşibendî istiğfarı kulun Allah´a muhtaç olduğunu arz etmesi, O´na iltica etmesi, kalbi ile yakarıp niyaz etmesi, zahiren istiğfar ise “estağfirullah” demekten ibarettir.

Bunun üzerine şöyle buyurdular:
Esas maksud; niyaz, istiğfar ve ilticadır. Fakat şeriat, kalbî ve hâlî olan bu duyguları açıkça lisanen söz halinde ifade edilmesini uygun görmüştür. Lisanen bu sözleri söylemek mutlaka gereklidir.

Sözle manayı birleştirebilene ne âlâ, aksi halde sözle söylemek de kifayet eder.

Mevlânâ Seyyid Tâhâ (k.s) Hz.lerinin kardeşi Seyyid Salih tarafından zikirle ilgili bir tavsiye gelmişti. Bunun üzerine Gavs (k.s) Hz.leri namazlardan önce kamet getirilmeden on defa “Sübhanallah”, on defa “Elhamdülillâh”, on defa “Lâilâheillallah” on defa “Allahü Ekber”, on defa da “Estağfirullah” dememizi istemişti.

Bu durum halk arasında duyulunca söz konusu zikir yaygınlık kazanıp her tarafta uygulanır oldu.

Bu zikir Şeyh Mevlânâ Halid´in (k.s) halifesi olan Şeyh Halid Cezerîye kadar ulaşınca, o mübarek Gavs (k.s) Hz.lerine bir mektup yazdı.

Mektup bize geldi. Mektubunda şöyle diyordu: “Gavs (k.s) Hz.lerinin adı geçen zikirlerin onar kere söylenmesindeki emrini anlayamadım. Oysa bu hususta şer’i bir delil yoktur “diyordu.

Bu büyük Nakşî şeyhinin, müdekkîk, müzakere ve ilim sahibi adamın mektubu geldiğinde Gavs (k.s) yeni bir emir vermedi.

Yani ne çekilsin ne de çekilmesin demedi. Halid-i Şirvânî´nin gelmesini bekledi. Bu bekleyişi ihtiyaten idi.

Nitekim Halid-i Şirvanî geldiğinde kendisine bu husus soruldu. Bu zat, bu hususta hiç bir şer’i delilin bulunmadığını söyledi.

Bunun üzerine Gavs (k.s) Hz.leri önceki verdiği emri geri aldı ve bu zikri bize yasak etti. Zira iki alimin ittifakla fetva vermeleri yeterliydi.

Bunun yanında eskiden beri köylerde şöyle bir âdet vardı. Ramazan-ı şerif ve Kurban Bayramı´ndan önceki gecelerde Rahman süresi okunurken hep bir ağızdan tekbir getirildi.

Gavs (k.s) Hz.lerine bu husustaki görüşünü sorduğumuzda bize şöyle dedi: “Bu hususta hiç bir şey diyemem. Lâkin şer´î bir delil bulunana kadar benimseyemem.” buyurdular.

Bu sözünden biz anladık ki bu hususta şer´î bir delil aramamız icab ediyor. Hemen Siirt müftüsüne haber gönderdik. Gelen fetvayı Gavs (k.s) Hz.lerine vermek üzere cebime koymuştum.

Fakat ben fetvayı kendilerine vermeden önce, aynı konuyu Gavs (k.s) Hz.leri Şeyh Halid´e sordular.

Şeyh Halid bu âdetin şeriatta yeri yoktur deyince ben de Gavs (k.s) Hz.leri mesele aydınlanıncaya kadar bu adete uymamızı men ettiler.

Ben de bu ara Siirt müftüsünden gelen fetvayı kaybetmiştim. Böylece bu meselelerin aydınlığa kavuşmasını beklemekten başka bir çaremiz kalmadı. Gavs (k.s) Hz.lerinin şeyhi Seyyid Tâhâ (k.s) Hz.leri bir âdab kitabında bahsi geçen bu zikri yapmayı emretmişti.

Fakat adı geçen kitapta sabah ve akşam namazlarından sonra ve tesbihattan önce söylenen on tehlilin sünnet olup olmadığı hususunda hiç bir kayıt yoktu.

Bu sebepten Gavs (k.s) Hz.leri kendileri bu tehlîl zikrini yapmazlardı. Akşam namazını eda etmek için camiye gittikleri bir gün namazdan sonra cemaatın adı geçen zikri yapmadıklarını gördü, bunun sebebini sordukları zaman kendisine;

“İmam bize zat-ı âlinizin yapmamamızı emrettiğinizi söyledi” dediler. Gavs (k.s) Hz.leri bu cevaba çok celallendi ve şöyle buyurdular: Allah´ın gazabı benim adıma yalan söyleyenin üzerine olsun!

Ben şeriatta yeri olan bir zikri nasıl yasaklarım. Benim çekmeyişime gelince, Şeyhimin bana bu zikri değil de buna benzer başka bir zikri bana vermesinden dolayıdır.

Şeyhimin bu emrini göz ardı edemem. Zira onun emrinde bir hikmet ve fayda olduğuna kesinlikle inanıyorum. Nakşibendî tarikatına bağlı büyüklerimizin yazdıkları kitapların çoğunda cehri zikir yasaklanmıştır.

Bu âdab o kadar yayılmıştı, bütün sesli zikirlerden ve kıraatlardan kaçınır duruma gelmiştik. Bunun üzerine Gavs (k.s) Hz.leri bir gün şöyle buyurdular. Bütün cehrî zikirler ve kıraatler yasaklanmamıştır.

Belki de sesli ve sessiz okunması bir şer´i delile dayanmayan zikir ve kıraatlerin sesli okunması yasaklanmıştır. Cehri okunması şer’i bir delile dayananlar sesli okunabilir.

Meselâ bayramlarda getirilen tekbirler, mevtaya verilen telkin ve benzeri gibi.”

Ben (Seyda-i Tâğî (k.s)) bir gece ailemle oturuyordum. Saliha bir hanım içeri girdi. Hanımımda dışarı çıktı, kapı açıktı, dışarıda bir lahza kaldı. Sonra yine geldi. Ertesi gün Gavs (k.s) Hz.lerinin yüce meclislerine vardığımda meğer ki evdeki o duruma muttali olmuş, celallenip elindeki değneğini eline alarak azarladı ve “seni bu değnekle döverim” dedi. Bana rahmet etti.

Celâlle “nisbet sahibi olduğunu bilmelisin ” diye ikaz etti. Gavs (k.s) Hz.lerinin şeriata uygun hareket ettiklerine birçok delil vardır.

Bunlar saymakla bitmez. Meselâ bu delillerden birisi de, onun kapısında bulunmuş meczuplarda bile şeriatın hükümleri tahakkuk etmiştir.

Nitekim bir seferinde, bir kadın sûfiye cübbemin kolları elimin üzerindeyken elimi öpmüştü, öyle ki elimle irtibatı hiç olmamıştı.

Bu durumu gören deli bir kadın “bu yaptığınız şeriata muhaliftir” dedi. Gavs (k.s) Hz.lerinden bereketlenmek isteyen kadınlar, eteklerini öperdi.

Şeyh Abdullah, Şeyh Zekeriya Ensârî tarafından yazılmış kitabın kenar şerhinde “Marufu Emret” başlıklı bölümünde şöyle diyor:

Şeriatın hükmünü emredenin mutlaka adil olması gerekmez.

Meselâ, içki mübtelâsı bir kimse namahremle oturmayı men edebilir.

İmam-ı Gazalî´ye göre de bir kadınla zina yapan erkek ona yüzünü saklamasını emredebilir.

By |2018-06-28T22:27:31+00:00Cuma, Ağustos 14, 2015|İşaretler, Kitaplar|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin