Letaiflerin Eğitimi [2]

Ana sayfa » Letaiflerin Eğitimi [2]

Letaiflerin Eğitimi [2]

Bütün gayreti ile varlık duygusunu bırakmaya çalışsın. Bakınız, İmam-ı Şa´rani´nin (k.s) tabakatında bir kıssa naklediyor:

Azizan´nın (k.s) âdetlerinden şöyle bir durum var idi: Bir müridi terakki ettirecekleri zaman onu “cariyeme sarkıntılık etti” diye şikayet ederdi.

Şikayet edilen mürid, yargılanıp, cezalandırılırdı. Bu mürid cezası bittiği zaman yine de mürşidinin huzuruna gelirdi. Mürşidini terk etmezdi.

Azizan (k.s) Hz.leri ölüm anında “Olup bitenlerin hepsi yalandır. Benim müridlerim öyle şeyler yapmamıştır” demiştir.

Azizan (k.s) Hz.lerine neden böyle yaptın? diye sorulduğu zaman

-Sûfilerin varlık ve benlik duygusundan tamamen kurtulmalarını sağlamak için böyle yapıyorum, demiştir.

Üstad Hz.leri son olarak şöyle buyurdu: Ben de sizleri bu hikayedeki vakıa gibi imtihan etmek istedim, ama münkirlerin çıkaracağı fitneleri düşünüp vazgeçtim.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) varlık duygusundan ayrılmanın faydasını belirten bir sohbetinde şöyle buyurdular:

İçerimde bir kuşku doğdu: “Bizim yaptığımız ameller, başkalarının yaptığı amel gibi değildir.” endişesine düştüm.

Halbuki bizim amellerimizin az olmasına rağmen, nisbetimiz, ameli bizden çok olanların nisbetinden daha fazlaydı. Bana denildi ki: Nisbet herkese gelir. Yalnız varlık duygusundan sıyrılanların nisbeti kalır, diğerlerinin ise geldiği gibi kalmaz.

Bizim varlık duygusundan sıyrılmamız en üstün sıyrılmadır. Çünkü böyle sıyrılış hem dünyayı hem de ahireti kapsamı içine alır. Bizim dışımızdakilerin ise durumu böyle değildir. Onların varlıktan sıyrılışı ise ayrıdır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

-Bizim yolumuzda başkalarındaki gibi ders değiştirilmez. Meselâ; keşif ve kerametinden dolayı kimsenin dersi değişmez. Ancak şer´î bir nedene dayanırsa müridin dersi değişir. Tevbe eden bir müride istihareden sonra rüyada ne gördüğü sorulur.

Çünkü rüyasında gördüğüne göre ya korku ile veyahut sevgi ile terbiye edilsin, istihareden sonra mutlak surette rüyada ne gördüğünü talimat veren sorsun. Bir şey gördü ise şeyhe arz etmelidir.

Bir mürid rüyada bir şey görmezse onun nasıl eğitileceği şeyhin görüşüne bağlıdır.

Bir şeyh istihareye çok önem verirdi. Çeşitli sebeblerle yedi defa istihare yapmayı emir ederdi.

Bir zata iki defa istihare yapması emredildi. Birinci istiharede tarikata girip girmeme hususuna açıklık için diğeri ise müridlik içindir. Bana göre ise istihare kişinin meşrebini açığa çıkaracak bir rüya görmesi içindir.

Ben üç defa istihare yaptım. İkisi bu yola intisab edeceğim sırada idi, diğeri ise müridlik içindir.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) bu yola yeni intisab etmiş bir sûfi adayına verilecek talimatı şöyle anlattı:

A)Abdest almak,

B)Tevbe edip, Allah´a sığınmak niyeti ile gusül almak,

C)İki rekat istihare sünneti kılmak. (Şeriatın emri gibi kılınanı istihare değil), benim görüşüme göre müridin meşrebini belirlemek içindir.

D)Tevbe etmek. Yani birinci olarak işlemiş olduğu hata ve günahlara tevbe, ikinci olarak da mürşidin elini tutup tarikat tevbesi yapmaktır. Mürşidin elinden tevbe ederken, mürid mürşidin her türlü emir ve yasaklarına uyacağına, hayır ve hasenatından ecir ummayacağına, ne de azabdan korkacağına yalnız ve yalnız Şeyhin emirlerine uyacağına dair tevbe eder.

E)Yirmi beş defa ile yetmiş defa arası tevbe eder.

F)Silsileye fatiha okur. Fakat yalnız kendi şeyhine bir Fatiha okusa da yeterlidir.

G)Ölüm rabıtası yapar. Şöyle ki; vefat ettiğini, cenazesinin yıkanıp kefenlenip toprağa verildiğini böylece bir mevtanın başından geçen olayları düşünür.

H)Mürşide rabıta yapar. Bu usülleri yaptıktan sonra malı, varsa teveccüh vaktine, sonra da talimata kadar konuşmamalıdır.

Seyda intisabını şöyle açıkladı:

Ben ders alırken bana herkesten ayrı olarak bir odaya kapanıp kalmam emir edilmişti. Ben aklıma velev ki bir zarar gelebilir diye bunu yapmadım.

Bunun üzerine bana teveccüh vaktine kadar sufılerin yanında yalnız oturmam emir buyuruldu. Gavs’ın (k.s) bazı zamanlar mürid adayını yalnız gusül ve rabıta yaptırıp teveccühe aldığı olmuştur.

Bir gün Gavs (k.s) halife olan evlâdından bir tanesinin bir sufiye yalnız gusül ve rabıta tarif etmesi üzerine, Gavs (k.s) bu duruma karşı çıkıp dedi ki:

-Bu yaptığın şey her halifenin yapacağı bir iş değildir. Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor.

-Tarikata yeni intisab edenlerin talimatını düzgün veriniz. Ta ki temeli düzgün ola.

Talimattan sonra onlarla sohbet edip, âdâbı anlatınız. Bazı müridlerin bu yoldan ayrılmasının sebebi, ders verme anındaki hatâlardır.Yâni ders vermeye gerekli önemin gösterilmemesidir.

Seyda (k.s) bir gün tarikat dersi veren birini eleştirerek ona dedi ki: Ben sizin ders vermeye gereken önemi vermediğinizi görüyorum. Halbuki ders vermek şeyhliğin yarısıdır.

Diğer yarısı ise teveccühdür.

Biz abdestli olarak ders veriyorduk. Ders vermezden önce ise ders veren kimse, tevbe edip, Cenab-ı Hakk´tan (C.C) afvu mağfiret dilemelidir.

Tevbe ve tarikat almak isteyen mürid adaylarına; hem korkutarak hem de müjdeleyerek bu yolun makbûliyetini anlatınız.

Onlara, Mürşid-i Kâmilin azametini ve tatlılığını anlatınız. Teveccühün önem ve makbûliyetini, ayrıca teveccühlere Sâdât-ı Kiramın ruhlarının iştirak ettiğini söyleyiniz.

Ders veren kişi, mutlak surette abdestli olmalıdır. Ders verdikten sonra, âdabı mutlaka anlatınız.

Ders vermenin şartı ders veren kimsenin abdestli olması, ders vermeye önem vermesi, mürid adaylarına teveccühe nasıl oturulacağını öğretinceye kadar hiç bir şey yememesi ve tütün içmemesi, ayrıca teveccüh sabahına kadar sohbetle veya başka bir ahiret ameli ile meşgul olmalıdır. Allah´a devamlı yalvarmalı, istiğfar etmelidir.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) bir kimseye zikir telkin ederken şöyle dedi:

-Bu tarikat, şeriatın aynısıdır. Ne eksiği ne de fazlası var. Seyyid Tâhâ (k.s), Gavs´a (k.s) gönderdiği bir mektubunda şöyle diyor:

“Bir kişi, ihlas ve muhabbet sahibi olup, şeriatın emir ve hükümleri dahilinde amel yaparsa, biliniz ki o zât velidir. İsterse bu zatta hiç bir hâl vuku bulmasın.

” Bu saydığımız vasıflar bir zatta yoksa o zatta ne şekilde haller vuku bulursa bulsun istidraçtır. O şakilerdendir. Cenab-ı Hakk (C.C) hepimizi bu duruma düşmekten muhafaza buyursun.

Bir mürid, bid´at ve ruhsatlı kolaylıkları terk etmelidir. Bu hal için ruhu feda etmek lazımdır.

Zikir ederken, Cenab-ı Hakk´ın sıfatlarını değil, yakîn bir şekilde zatını hayal ediniz. Çünkü öncelik vahdet içindir, tevhid için değildir.

Varlık yalnız Allah´a mahsustur. Vahdet Allah´ın varlığı ve birliğidir. Kimse yaratılmamış iken bile O bir olarak vardı.

Tevhid ise bizim Allah´ı birlememizdir. Kainatta bulunan her şey ya vehimdir veya hayaldir.Varlıkları kendilerinden olmadıkları için vehim ve hayalden ibarettirler.

Cenab-ı Hakk (C.C), âlem var olmadan önce var idi. Âlem ise yoktu. Örneğin, yaratılmamış bir çocuk âlemin bir parçasıdır. Fakat henüz Allah´ın (C.C) ışığı ile aydınlanmadığı için idrak edilemez. Yani kesin olarak yoktur.

Bugün doğan bir çocuğa gelince Cenab-ı Hakk´ın (C.C) varlığının ufak bir kısmı ona yansıdığı için vücudu küçüktür. Bu varlığın artışına göre çocuğun vücudu da buna bağlı olarak büyür.

Ayrıca ölen bir kişiye bakınız. Bu zat yıllarca yaşayıp büyümüştür. Ama birden yok olmuştur. Çünkü Cenab-ı Hakk´ın (C.C) lütuf ettiği varlık üzerinden kalkmıştır.

Eğer konuşma gücü, bu kişinin elinde olsa öldükten sonra da bu kişi konuşurdu. Hayatta iken yaptığını vefatından sonra da yapmak isterdi.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle dedi: Kalb zikri en az beş bin, ortası on bir bin, en fazlası yirmi beş bindir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Zamanımızın velileri, tabiin velilerinden daha büyüktür.

Bir Hadis-i Şerifte Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor:“Zamanların en hayırlısı benim yaşadığım zamandır.” Sonra bunu takib eden devir, daha sonra onu takip eden devirdir.” Bu hadis-i şerif genel durumu göz önünde tutuyor:

Havas hakkında değildir. Bu devrin havassı önceki zamanın havassından hayırlıdır.

Hatta İmam-ı Rabbâni´nin (k.s) mektubatında açıkça bildirdiğine göre onların kemalatı sahabelere benziyor. Ben de aynı şeyi ümid ediyorum. Çünkü üstünlük nefsi ıslah edip kalbi tasfiye etmekle olur.

Hicrî bininci yıldan sonraki insanların kalblerinin hastalığı, daha öncekilerin hastalıklarından fazladır. Umulur ki zikrettiğimiz hadis olmasaydı bu devrin velileri, sahabelerden daha üstün sayılacaktı.Çünkü biz sahabelerin fazilet ve kemâlâtlarını yeteri kadar anlamaktan uzağız.

Peygamber Efendimiz´in (s.a.v): “Ümmetim bereketli bir ümmettir. Öncesi veya sonrası mı hayırlıdır bilinmez.” (Keşful Hafa, l/Hadis no: 598) Hadis-i şerifindeki bilinmezden maksat Peygamber Efendimiz´den (s.a.v) başkasının bilmemesidir. Sahabelerin daha faziletli ve şerefli olduklarının kabul edilmesi Peygamber’in (s.a.v) bildirmesi iledir.

Nefis ise, mahlukat alemine karşı bir özlem duyar. Nefis, ruhu emri altına alırsa ruh nefse hizmet eder. Eğer ki ruh nefse hakim olursa o zaman nefis ruha hizmet eder.

Nefis, yaratılış gereği aşırı derecede istek ve arzulara sahiptir. Bundan dolayı ruha hakim olup, ona asli vatanını unutturur. Kendisinin zevk aldığı şeylerden ruhun da zevk almasını sağlar.

Böylece ruh, asli vatanına terakki edemez. Terakki edebilmesi aşağıdaki şartlara riayetle mümkündür.

1)Rucû makamına ermiş bir velinin sohbeti ile,

2)Mürşid-i Kâmilin emiri ve kalb zikri usulüyle lafza-i celali her bir latife üzerinde en az iki bin çekmekle,

3)Yeri insanın alnında bulunan nefis üzerine zikir çekmekle. Burada en az bin çekilir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

-Kötü sıfatlardan arınmış nefs, kemal sıfatlardan ve manevi hakikatlerin tecellisinden arınmış olan ruhun karşılığıdır. Bu makam yalnız iman makamıdır.

Kalb ise, asıl özelliği tembellik olarak toprağın karşılığıdır.

Sır ateşin mukabilidir. Ateş tabakası toprak tabakasından beş bin yıl uzaktadır. Belirli bir süre halinde bulunmaktadır. Özelliği ise hiddet ve öfkedir. Hafa latifesi ise suyun karşılığıdır.

Su tabakası ise ateş tabakasının beş bin yıl altında bulunur. Suyun kendisine has bir rengi yoktur. En yakınının rengine bürünür. Bu hal ise münafıklık alametidir.Bundan dolayı insan arkadaşlık ettiği kimselerden karakterini alır.

Ahfa latifesi ise hava unsurunun karşılığıdır. Hava tabakası ise su tabakasının birkaç tabaka altında bulunur. Havanın özelliği büyüklük ve kibir taslamaktır.

Bakınız Ayet-i Kerimede ne buyuruluyor: “Sonra onu (insanı) en aşağıya düşürdük.” (Tin,4)

Bir mürşid-i kamil kendisine teslim olan bir müridine, önce hava unsurunun vermiş olduğu kibirliliği tasfiye ederek irşada başlar.

O zaman âhfa latifesi bu huydan kurtularak yükselip terakki etmeye başlar.

Münafıklığı giderdiği zaman akabinde hafa latifesi terakki eder.

Daha sonra hiddet ve öfkeyi giderir, böylece sır letaifi terakki eder. Akabinde, insandaki uyuşukluğu tedavi eder.

Böylece kalb yükselip terakki eder. Böylece izah ettiğimiz dört letaif nakısiyetlerini ve kötü vasıflarını bırakıp, sabır, tevazu, İslam’ın emir ve hükümlerine teslimiyet, Allah´dan gayrı hiç kimseye muhtaç olmama gibi güzel huy ve vasıfları kazanırlar.

Cenab-ı Hak bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Onlar boş şeylerle karşılaşınca yanlarından şerefle geçerler.” (Furkan,72)

Bundan sonra ruh da nefs muhabbetinden sıyrılarak Allah´ın muhabbetini tahsil eder. Bundan sonra insanda bulunan letaifler Allah´a yakınlık kazanırlar.

Nefs çok zalimdir. Kendisine ait bir gücü vardır. Bu güç vasıtası ile bazı zaman ruha galebe çalar. Onu egemenliğine alır. Böylece onu eski yerine döndürür.

Bazı zaman olur ki ruh nefsi kendi hegemonyasına alarak terakkiyetini sürdürür. Bu hal üzre devam ederken nefs zayıflar. Ruh ise güç kazanır.

Bu halin sonunda letaifler, kalbin arş üzerinde bulunan makamına ulaşır. Bu makama ”temkin makamı” denir.

Bu makamdan sonra artık letaifler nefsin baskısı ile tekrar bu aleme dönmezler.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

-Arş´a, kalbe bağlı olduğu için Arş denmiştir. Asıl arş ise kalbdir.

Sohbetimizden konu ettiğimiz asliyet ve tebaiyyet ilahi tecelliler bakımındandır.

Ruhun makamı, kalbin makamının üzerinde bulunur. Onun üzerinde ahfanın makamı bulunur. Nefsin makamı; mahlukat âlemi, ruh ile kalbin makamı âlem-i emir; sırrın, hafa´nın ve ahfanın makamı ise âlem-i zattır.

Sır´rın , hafa´nın ve ahfa´nın seyri ise zat aleminde gerçekleşir. Âlem-i emir ise mahlukat âlemi ile zât alemi arasında bulunur.

Âlem-i emirde bulunan vasıflar sevmek ve sevilmektir. Bu vasıflardan dolayı yine uzaklık söz konusudur.

Zat aleminde ise hiç bir vasıf bulunmaz. Letaiflerin geri dönüşü ise altı çeşittir. Bunlardan birisi nefsin makamından, çirkin sıfatların makamına dönerek olur. O zaman ise bütün alemi harap olur.

Bazı zamanlarda letaifler kalbin makamından geri döner. O zaman bu makamın sahibi eksiği olup kemale eremeyenlerden kabul edilir.

Tam geri dönüş ise ahfa´nın makamından nefsin makamına inerek gerçekleşen geri dönüştür.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdu:

Dervişin kelime manası; muhtaç, ıstılahtaki manası ise Allah´a muhtaç kimse demektir. Istılahtaki manaya sahip bir dervişe yük yük altın ve gümüş verseniz muhtaç olma ve fakirlik vasfından çıkmaz. Çünkü meramı Allah´tır.

Derviş sözcüğü Nakşibendilik dışında kalan diğer tarikatların mensuplarının unvanıdır. Biz ümid ediyoruz ki şu kelam-ı kibarın içeriğine ancak Nakşiler dahildir:

“Hakk’ın cezbelerinden bir cezbe, insanlar ile cinlerin amellerine denktir.”

Bir mürid, cezbe haline düşünce Nakşi olur. Ama bir Nakşibendi sûfisi cezbeye düşmedikçe gerçek anlamda Nakşibendi olamaz. Diğer tarikatların mensupları terki terk makamına eremezler.

Nakşibendi sûfileri ise gerçek anlamı ile derviştirler.

Çünkü bu yolun mensupları şu safhaları terk ederler:

1) Dünyayı terk etmek,

2) Ahireti terk etmek,

3) Varlığı terk etmek,

4) Yokluğu terk etmek,

5) Terk-i terk etmek (terk etmeyi terk etmek).

Derviş sözcüğünü meydana getiren harfler şu manayı ifade ederler:

Dal : Dünyayı terki,

Re : Ahireti terki,

Vav : Varlığı terki,

Ya : Yokluğu terki,

Şın harfi ise: Terki terki işarettir.

Bu mana işaretler Nakşibendi ıstılahına göredir.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor:

-Bir kişinin tarikata intisab edip, mürşide bağlanmasından gaye ve maksad nefs ve şeytanın hilelerine düşmeyip, şeyhin gölgesine sığınarak vâsıl-ı ilallah olmaktır.

Şeyhin gölgesine girmek demek: Kulluk ve itaattir.

Bir mürid, şeyhinin gölgesinin üzerine düştüğünü nasıl anlayabilir? diye sorulan bir soruyu Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle cevapladı:

-Şeyhin gölgesine girmek müridin kendi ihtiyari dahilindedir. Bakınız bir kişi ağacın gölgesine nasıl sığınır, bir ağacın gölgesi altına girmek mutlak kişinin kendi iradesi dahilindedir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

-Makbul mürid ilkbahar aylarında daha çok amel işlemeye gayret gösteren müriddir. Çünkü ilkbahar bitkilerin filizlenme dönemidir. İnsan da toprak unsurundan yaratıldığından bahar mevsiminde bitmesi, filizlenmesi gerekir. Bu filizlenme ya gaflete ya da uyanıklığa doğru olur.

İnsan çok amel işlemeli ki gaflet damarı kesilsin. Uyanıklık damarları açılsın.

Seyrüsülûk etmek isteyenler seher vakti uyumamalı. Çünkü vakt-i seher çok önemlidir. Gelişme zamanıdır. Onun için seyru sülük yapmak için bu vakitlerden daha makbul bir vakit yoktur.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor:

-İnsan her zaman nefsin hile ve şerrine düşmekten çekinmelidir. Çünkü nefis insanı her zaman helake sürüklemek ister. Bu hâlinden bir an dahi geri durmaz.

Ben (Abdurrahmân-i Tâğî (k.s)) nefsin insanı aldatan halini bizzat hanımlarımla olan ilişkilerimde de gördüm. Ne zaman ki bu durumlardan ayrıldım, o zaman büyük bir huzur buldum ve cezbeye düştüm.

Ben eşlerimi şeytanın tuzağına düşmemeleri konusunda devamlı uyarırdım.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

-Dargın bulunduğu bir kimsenin elini öpmekle kişi kendi nefsini ezebilir. Üstün durumda bulunan bir müridin kendisinden daha aşağı durumda bulunan bir sûfi kardeşinin elini öpmesi adet olmuştur. El öpen kişi nefsinin daha saf olup, böylece özür dilediğini ispat eder.

Her mürid karşısındaki arkadaşına hüsnü zan besleyip onun kendisinden daha üstün durumda olduğunu düşünerek şöyle demelidir: Ben eğer bu özür dilemeleri kabul etmezsem umulur ki onun bana kırılıp beddua etmesi ile büyük zarar görürüm. Arkadaşının özrünü kabul edip barışmalıdır. Dargın durmak çok kötü bir şeydir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s):

-Üstadın muhabbeti Allah içindir, diye söyleyince öğrenmek maksadıyla şöyle sordum.

-Üstadı zatı için sevmek Allah muhabbetinden değil midir?

-Hayır. Üstadı zatı için sevmek Allah muhabbetinde fani olup üstadı unutarak ve Allah ile üstadın muhabbetini fark etmemekten ileri gelir.

– Buna misal şudur. Bir adam sevgilisine olan aşkından dolayı onun hizmetçisini de sever. Bu sevgi o kadar ileri gider ki hizmetçisi hakiki sevgili durumuna geçer. Üstada karşı olan zatı muhabbeti olmadan mürşidinin sohbetinden bir lezzet alamaz.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:

-Keşke müridler ayaklarının uçlarından başka yere bakmasalar. Zira şeriatta kadına bakmak haram olduğu gibi, azimetle amel etmenin gerekliliğinden dolayı gayriye bakmak haramdır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:

-Kendi isteğiyle cezbelenmek caiz değildir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Nurşin köyünde bir sohbetinde şöyle buyurdu: -“Bize bazı duaların dilimizle okunması emredildi. Hatta duaları okurken sesimizi yükseltiyorduk. Bu dualardan biri hatmeyi haceganda okunan duadır.

” Hatmenin yapılış şekli “Câmiul-Usûl” adlı kitapda şöyle tarif edilmiştir.

1)Fatiha-ı Şerife Besmele ile birlikte (yedi) defa okunur.

2)Peygamber Efendimize yüz defa Salavat getirilir.

3)Elemneşrahleke Suresi yetmiş dokuz defa Besmele ile birlikte okunur.

4)İhlası şerife bin bir sefer okunur.

5)Fatihayı Şerife Besmele ile birlikte tekrar yedi sefer okunur.

6)Peygamber Efendimize tekrar yüz salavat getirilir

7)Hatme Duası okunur. İmam-ı Rabbaninin hatmesinde ihlas-ı Şerif yerine “La havle vela kuvveti illa billahil aliyyil Azîm” denilir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Bir insanın iki insan olması demek zahirinin halk ile, batınının Hakk ile beraber olması demektir. Böyle olan kimseler zahiren değişik meseleleri konuşmaları kalplerindeki ile olan huzura mani olmaz.

Halidi Ölekî bu konuda şöyle söylemiştir; Büyüklerin zikrine mani olacak hiç bir şey yoktur.

Seyda-ı Tâği (k.s) buyurdu: Behlül-ü Dane´nin “Allah ile ye, Allah ile uyu, Allah ile konuş” sözünün bu üç vakitte uyanık olunmasına teşvik içindir. Zira, bir kimsenin gafil olduğu zamanlar yemek, uyumak ve dostlarının meclislerindeki zamanlardır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Kendisinde ubudiyet vasfı hasıl olmayan mürid, mürid olamaz. Müridden maksat Allah´ın emirlerine muti olmaktır. Ubudiyetten maksat ise Allah´ın hükümlerine rıza göstermektir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Gavs-i Hizanî (k.s) tarikattan kovulanlara iltifat etmezdi.

Yalnız, Mevlânâ Halid (k.s) hazretlerinin kovduğu Şeyh Abdulkadir istisna idi. Ona önem verir, nisbetinin tamamı ile kesilmediğini söylerdi.

Şeyh Abdurrahman-ı Talabani’nin halifelerinden Derviş Emin isminde bir şeyh var idi. Çok güzel bir nisbete sahipti. Tarikattan kovulunca vergi tahsildarlığına başladı.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), Şah-ı Nakşibend (k.s)´in şu mısrasını okudu.

“Tarikatımızdan yüz çevirenin dini tehlikeye girer.”Ayrıca, Meşâyihi kiramın şu sözünü nakletti. “Tarikatımızdan kovulan kimseye Rahman olan Allah´ın feyz ve yakınlık kapısı kapanır.”

Daha sonra Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Meşâyihi Kiram´ın bu sözünü aşağıdaki ayet-i kerimeye ters düştüğünü belirtti.

“Ancak tevbe eden ve iman edip de salih amel işleyen kimse müstesnadır.” (Furkan 25/70)

İki söz bir birine zıt düştüğünde birisinin doğru birisinin yanlış olması gerekir. Zıtlığı ortadan kaldırabilmek için tevil lazımdır.Allah´ın sözü doğru olduğuna göre Meşayihın sözü tevil edilir. Bu sözün tevili şudur:

Meşayihın sözünde istisna vardır. Kovulan kimse pişman olur, istiğfar ederse Allah´a yakınlık kapısından uzaklaşmamış olur. Kovulan kimsede sadatların eğer bir iltifat nazarı kalmış ise sonuçta o kimse pişman olacaktır.

Eğer Sadatlar bir kimseden tamamıyla yüz çevirmiş ise o kimse pişman olmayacaktır.

Şah-ı Nakşibend (k.s)´in bir halifesi kovulduktan sonra ticaretle uğraşıp zengin olmuştur. Bu zat zaman zaman sırt üstü uzandığı zaman şeyhsizlik ne kadar güzel dermiş.

Daha sonra Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdu: Tarikat büyükleri bazı münkirlerden yüz çevirince o münkirlerin dini de zarar görür. Gavs-ı Azam (k.s)’ın münkirlerinin çoğu dinlerinde de zarar gördüler.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri, müridin Allah´tan üstada gitmesiyle üstaddan Allah´a gitmesi arasındaki farkı şöyle açıkladı:

Müridin Allah´tan üstada gitmesi, müridin Allah´ı bulmak gayesiyle üstada gitmesi, Allah´ı bulmaya olan iştiyak ve muhabbetini artırır.

Allah´ı bulmaya olan talebi müridi devamlı dolaştırır, çare arattırır. Bir mürşid-i kâmili bulduğunda elini tutmasıyla birlikte Allah´ın azamet-i kibriyasına ve celâline vakıf olur. Bu vukufiyeti Allah´a ulaşmanın kendi aklına göre zorluğunu idrak ettirir. Bu durumda bütün himmetini üstada ulaşmaya sarf eder.

Allah´ın dostuna ulaşmak Allah´a ulaşmaktan kolaydır. Mürşidine ulaşmaya çalışan böyle müridlere meczûb-i sâlik denir. Cezbeden sonra sülûka başlamışlardır.

Üstaddan Allah´a gitmenin manası ise şudur. Mürid önce dünyevi bir gaye ile büyüklerin kapısına gider, onların himmeti müridin talebini Allah´a çevirir. Bu durumdaki müridler, Hz. Yusuf´a âşık olan kadının durumuna benzer. Bir başka misal de şudur:

Mescid-i Haram´a gittiğimde orada hizmet eden bir adama rastladım. Bu adam Mekke´ye askerlik gayesiyle gelmişti. Fakat Kâbe-i Muazzama´nın bereketiyle gayesini Allah´a döndürmüştü. Gavs-ı Hizânî (k.s) hazretlerinin bazı hizmetçileri de o kapıya dünyalık için gelmişlerdi. Gavs´ın nazarı onların da gayretlerini Allah´a çevirdi. Bu tür müridlere de sâlik-i meczûb denir.

Nurşin Köyünde genel sohbetinde şöyle buyurdu:

Şeyhlerin inkarına düşmemeniz için kendisini derviş olarak tanıtan kimseyi kötülememenizi ısrarla tavsiye ederim. Bir kimse, veli, şeyh veya kutup olduğunu söylüyorsa, o sözü kendisine bırakın. Ancak velî olduğunu tasdik ettiğiniz halde, nehyedilenleri yaptığını ve emredilenleri terk ettiğini gördüğünüz zaman o davranışını kabul etmeyiniz.

O kimse o kötü fiiline devam ederse, Mansur-ı Hallac´a ve Şehabeddin Sühreverdî ´ye uygulanan seri hüküm aynı şekilde kendisine de uygulanır.

Ehlullah´ın inkarına düşmekten kurtulmanın yolu onlar hakkında hüsn-i zan etmekle mümkündür. Başkalarına karşı hüsn-i zan edebilmek kendi nefsinin ayıplarını düşünmekle olur.

Nefsinin kusurunu görmek de kişinin Allah´ın kendisine lütfettiği nimetleri yaratılış gayesine uygun olarak kullanmadığını düşünmekle gerçekleşir.

Nefsin kusurları mülahaza edildiği zaman insan başkalarının kusurlarını görmekten uzaklaşır. Böylece inkara yol bulamaz.

Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Tarikat ehli “filan veli terakki etmektedir. Filan velinin ise terakkisi durmuştur.” şeklindeki sözleri bana müşkül geliyor. Daha sonra bu sözünü şöyle açıkladı:

Terakki etmek nefsinin kusurunu görüp ve kemalini talep etmekle olur. Durgunluk ise nefsinin kusurunu görmemekten ve kemalâtı talep etmekten kaynaklanır.

Halifelik makamı bir kimseye verildiğinde o kimse kendini halife görürse terakki edemez. Fakat kendisini halife görmeyip ayıplarını görmeye devam ederse terakki devam eder.

Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî´dan (k.s) sordum:

-Kurban bazen sohbet esnasında müride bir nevi fena hasıl oluyor. Eğer hayalini o taraftan keserse talepten uzaklaşıyor. Bu durumda hayalini fena tarafına mı bıraksın yoksa talebe mi devam etsin?

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) cevaben: “Hayalini fena tarafına bıraksın “buyurdu. Biraz sonra Farsça olarak: “Makam sahipleri çeşit çeşit yollarda yürüdüler” mısrasını okudular. Ben bu mısrayı okumasından, talep ehli olanların talebe devam etmesi gerektiğini, talebi az olanın da hayalini fenaya bırakmasının daha iyi olacağını anladım. Abdurrahmân-i Tâğî´nin (k.s) ilk sözü bazı arkadaşlarımız için geçerlidir. Daha sonraki sözüyle ise durumu genelleştirmiştir.

Ramazan Bayramı arefesinde mezarlığa hatim maksadıyla gittik. Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî´ye (k.s) birinci cüzü vermek için cüzleri karıştırmaya başlayınca şöyle buyurdu: ” Kur´an-ı Kerim cüzleri arasında seçim yapmak doğru değildir. Hatta Seyyid Tâhâ (k.s) zamanında cüzleri dağıtan kimse bu işi gözleri kapalı olarak yapıyordu.”

Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri buyurdu: Şeriat, nefsi istikamet üzere tutmak için konulmuştur.

Tarikat ondan daha incedir. Onun için tarikat da bidat-ı hasene ve ruhsatları terk etmektedir.

Azimet konusunda şeriat ve tarikat birbirinden ayrıdır. Sadat-ı kiram´ın sözlerine muhalefet olmadığı sürece mürid bidatlar ve ruhsatlar konusunda şeriata göre amel etmelidir. Muhalif durumlarda ise sadatın emrini yerine getirmelidir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri dünya ehlinin işleri ile tarikat ehlinin işleri şekil ve işleyiş bakımından birbirinin aynı gözüktüğü halde, hakikatte aralarında fark olduğunu şöyle izah etti:

“Biz Nakşibendi cemaati, zahidler gibi dünyayı terk etmiyoruz. Biz dünya işleriyle sizlerden daha fazla meşgul oluyoruz. Bizim çalışmamızla sizlerin çalışmanız arasındaki fark şöyledir:

Mesela, gusül abdesti alırken biz Peygamber Efendimizin sünnetini ihya niyetiyle yaparız. Her damlasında on sevab ümit ederiz. Ayrıca bize yardımcı olanların sevab kazandıklarını düşünürüz. Siz ise vücudunuzu temizlemek veya şehvetinizi tatmin etmek için yıkanırsınız. Dolayısıyla sizin yaptığınız gusül ya aleyhinizedir veya bir menfaati yoktur.

Yine biz bayram günlerinde Peygamber Efendimizin sünnetini yerine getirmek için güzel koku kullanırız. Sizin öyle bir niyetiniz olmadığından karşılık alamıyorsunuz. Bizim çoluk çocuğumuza yaptığımız ikramlar sünnete mutabaat niyetiyle olacağından sevab umarız. Sizin öyle bir niyetiniz olmadığından sevabınızda yoktur.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri Bitlisli Süleyman Efendi´den; Kalb hastalıkların en kötüsü sana göre hangisidir? diye sordu. O´da;

-Riyadır kurban dedi.

Bana da aynı soruyu sorduğunda cevaben:

-İnsan mizacının sertliğidir, kurban dedim. Bana: Gazap, celâle tebdil olduğunda sertlikten kolaylıkla kurtulunur.

Daha sonra Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri İmam Gazâlî’den naklederek şöyle buyurdu: Hasetten kurtulmak, diğer kalb hastalıklardan kurtulmaktan zordur.

Ben kendisine nefsimde haset kalmadığını, zira daha önce herkesten daha fazla Üstad´a yakın olmayı arzu ettiğimi, şimdi ise daha çok yakın olanları gördüğümde haset duymadığımı söyledim.

Seyda-i Tâği (k.s): Hayır, ben haset sahibi olmamakla bilindiğim, şan ve şöhreti ayağımın altına aldığım halde ve haset kalbimde sabit olmamasına rağmen, yine hasetten korkuyorum.

Bu sözlerin devamından anlaşıldı ki, şeriattaki gıpta etmek kötü bir haslet değilse de, tarikat-ı aliyede kötülenmiştir.

Daha sonra şunları söyledi: Salihlerin kalb hastalıkları başkalarının kalb hastalıklarına benzemez. Onlardaki gıpta şeriata zarar vermiyorsa da tarikata zarar verir.

By |2018-06-28T22:27:28+00:00Cuma, Ağustos 14, 2015|İşaretler, Kitaplar|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin