Letaiflerin Eğitimi [1]

///Letaiflerin Eğitimi [1]

Letaiflerin Eğitimi [1]

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

-Cenab-ı Hakk (C.C), mahlukatı (âlem-i halk) yaratmadan önce, mutlak bir varlık idi. Âlem ise mutlak bir yokluk idi. Gerçi âlem Cenâb-ı Hakk´ın kadim ilminde var idi. Ama Allah (C.C) âlemi var edip ortaya çıkarmaktan tam manasıyla müstağni idi.

Bununla beraber irade serbestliği ile birleşen zatının güzelliği, varlıkları yaratmasını gerektirdi.

O vakit, mutlak varlıktan bir miktarı alarak yokluğa serpince ışığa tutulmuş karanlıktaki cisimlerin ortaya çıkışı gibi yokluk varlığa dönüştü.

Cenab-ı Hakk´ın gücü her şeye yeter. Cenab-ı Hakk´ın saltanatı karşısında, kendisini sevip ona hizmet etmekten bir an dahi geri kalmayacak hizmetçileri, melekleri yarattı.

O´nun yüce saltanatı ve varlığı karşısında boyun eğip duran uzay cisimlerini (felekleri) ve hayvanları yarattı.

Cenab-ı Hakk´ın azâmeti, yüceliği, aman bilmeyen düşmanları olmasını ve onları kahretmek suretiyle, Kahharlığını göstermesini gerektirdiği için nefis, şeytan ve onların hizmetçilerini yarattı.

Yine Cenab-ı Hakk´ın yüce saltanatı, düşmanlar ile savaşıp Allah ism-i şerifinin yüceliğini göstermek için insanı yarattı.

Cenab-ı Allah (C.C) insanı on maddeden mütevellid yaratmıştır. Bunların beşi mahlukat âlemi denilen (âlem-i halk)´dandır. Bunlar, maddede anasır-ı erbaa denilen; toprak, ateş, su hava ve nefistir. Bunların başkanı, hakimi ise nefistir.

Diğer beş unsur ise âlem-i emirden olan; kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bu letaiflerin vucuddaki yerleri ise şöyledir:

Kalb, sol memenin dört parmak altında;

Ruh, sağ memenin dört parmak altında;

Sır, sol memenin iki parmak üstünde;

Hafi, sağ memenin iki parmak üstünde;

Ahfa, boyun kemiğinin iki parmak kadar altındadır.

Âlem-i emirde bulunan bu beş latifenin lideri, sultanı, hakimi ise ruhtur.

Ruh ile nefis bir araya gelince nefis, ruha galip gelir. Aralarında bir sevgi ve ilgi belirir. Bunun hikmet ve sebebi ise ruhun nefis vasıtasıyla kemale ermesidir.

Bu hikmete binâen, ruha karşı üstünlük kuran nefis, onu bedene yerleştirirken kendi âleminden ve asıl yurdundan habersiz hale getirir. Onun, hizmetinin aydınlığı ile cezbesinin şevkini söndürür.

Kalb, ruhun sarayı hükmündedir. Nefis, zamanla kalbi istila edip prensiplerini kor. Nefis; dünyalık arzuları bakımından çöplüğe, düşmanlık bakımından yılana, zalimlik ve gücü bakımından sırtlana benzer.

Kalbi, nefis tamamen istila ettiği zaman orada Allah için bir şey kalmaz. Ruh bu durumda nefsin arzularına bağımlı hale gelir. Artık makbul olacak hiç bir durumu kalmaz. Ölmüşçesine gaflete düşerler.

İnsanın bu durumu, bir Mürşid-i Kâmilin elinden tevbe alıp, intisap edip, eğitilinceye kadar devam eder. Mürşid-i Kâmil, intisap eden müride zikir telkin eder.

Bu zikrin nuru ise önce kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder.

Önce kalbden mâsivâ gider, zikre geçer. Böylece gaflet gider. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir.

İnsanda, Cenab-ı Hakk’ın sıfatları tecelli eder. O´nun sıfatlarına dönüşür.

Münâfıklık, nefsin sıfatlarından biridir. Vücudun maddi unsurlarından suya bağımlıdır.

Bu sıfat, Mürşid-i Kâmilin himmet ve tasarrufu ile mütevâziliğe ve alçak gönüllü olmaya dönüşür.

Cenâb-ı Hakk, bir âyet-i Kerimede şöyle buyuruyor:

“Mü´minlerden sana tâbi olanlara kanadını indir.” (Şuarâ Sûresi: 215)

Bu hâle karşılık, ateş unsuruna bağlı olan celâl, zulüm ve hiddet sıfatı, İslâm’ın emir ve hükümleri karşısında ince davranmaya ve taraftarlığa dönüşür.

Şu âyet bu duruma ne güzel işarettir: “(Dokunulması) Haram olan o aylar çıktığı zaman artık o müşrikleri, onların bütün geçit yerlerini tutun. Eğer tevbe ederler, (tevbelerini ve imanlarını tasdik için) namaz kılarlar, zekat verirlerse yollarını serbest bırakın. Çünkü Allah çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir.” (Tevbe, ayet: 5)

Yine vücudun ana unsurlarından birisi olan havadan ileri gelen kibirlilik ve üstünlük taslama sıfatı ise yine aynı özellikleri taşıyan iyi huylara dönüşür. Şu ayet-i kerime bu hale ne güzel cevap veriyor:

“Çok yemin eden alçaklara itaat etme.” (Kalem sûresi, 10)

Bu saydıklarımızın yanında, toprak unsurundan mütevellit (doğan, ileri gelen); tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatlarına dönüşür.

Yine şu ayet bu hale ne güzel işaret ediyor:

“Ki onlar kendilerine bir bela geldiği zaman “Biz (dünyada) Allah´ın (teslim olmuş) kullarıyız ve biz (ahirette) ancak ona dönücüleriz” diyenlerdir.” (Bakara, ayet: 156)

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyuruyor:

Cenab-ı Hakk insanı dört ana unsur ile nefisten yarattı. Sonra ona eksik bir nisbetle karışık olarak ruh üflemek istedi. Sonra dört letaifle birlikte ruh da kattı. Ruh ile letaif kendi alemlerine karşı meyilli ve Rablerini sever olarak yaratıldı.

Anasından doğan bir çocuğun doğum anında ağlaması gibi, ruh bu alemle ilgi kuramadığından asıl vatanından ayrı düşmesinden dolayı gariplik çekip, asıl vatanı olan emir alemine karşı bir özlem duyar.

Zahidleri yetiştirmek için yazılan bir kitapta ehl-i dünyanın yemeğini yemek, evinde abdest almak, evindeki kapları kullanmak vs. şeyler yasaklanmaktadır.

Cenab-ı Hakk bu ehli tarikata şöyle bir nimet ihsan etmiştir. Ehl-i dünya bu cemaatın sohbetine gelince dünyaya olan muhabbetleri azalır. Eğer ki böyle olmasaydı ehl-i tarikat, ehl-i dünya ile beraber aynı cemaatte bulunup sohbet edemezdi.

Abdurrahmân-i Tâği (k.s),

Sadi-i Şirazî´nin şu beyitlerini şöyle açıkladı:

[su_quote]
Sevgilinin cemâli olmaksızın canın cihana karşı meyli yok,
Berikine sahip olmayan gerçekten ötekine sahip değildir.[/su_quote]

Şöyle ki: İnsan şeyhini veya Allah´ı sevmedikçe, şeyhinin memleketini veya misal âlemini sevemez. Üstadın semti ve misal aleminin muhabbeti bir kimsede yoksa üstadın sevgisi ve Allah sevgisi de yoktur.

Mürşidini seven kimsenin, mürşidinin memleketine ve O´na taalluk eden her şeye muhabbeti olur. Allah´u Teâlâ´yı seven kimsenin de, O´nun muhabbetine delâlet eden mânâ âlemine ve her şeye sevgisi olur.

Mânâ âleminin üstün mânevi zevkleri ve lezzetlerinden istifade edebilmek ancak ve ancak Allah´u Teâlâ´nın sevgisini kazanmakla mümkündür.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s), İmamı Rabbani´nin (k.s) şu sözlerini nakletti:

Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münkeri tebliğ etmeyen beldenin imamları, o beldede şeytanın vekilleridir.

Seyda-i Tâğî (k.s) diyor:

İmamlar o beldenin önderleridir. Önder olmalarından dolayı yöre halkını ya cennete ya da cehenneme götürürler.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor: Katiyyen sünnetleri terk etmeyiniz.

Tarikata intisab eden bir kişi sureti katiyetle sünneti terk etmemelidir. Bilhassa sünnet-i müekkedeleri, iki rekatlı fecir ve işrak sünnetlerini, sekiz rekatlık teheccüd namazı ile üç rekatlık vitr namazını terk etmemelidir.

Normal zamanlarda sünneti terk eden kimse, sekre düştüğünde farzları da terk eder. Tarikat-ı Nakşibendiyye sünnetleri ihyaya dayanır. Tarikattan maksat bidatları ve ruhsatları terk edip şeriatın prensiplerini takva ehli olarak uygulamaktır.

Şeriatın emir ve hükümlerinden dışarı çıkmayıp, bidatları ve ruhsat verilen kolaylıkları terk eden tarikat kalıcıdır, sona ermez.

Şevk ve heyecana dayanan tarikat, kısa zamanda yok olup etkisini kaybeder.

Seyda (k.s)´ya bu sözlerinden sonra sordum:

-Efendimiz, tarikata yeni intisab edildiği zaman, nefsi bütün bidatlerden, ruhsatlardan uzak tutmak müridde hal lezzetini azaltmaz mı?

-Olsun bir şey fark etmez. Ölçü şeriattır. Sahibine mülk olarak kalan cezbe, şeriatın emir ve hükümleri dairesinde tahsil edilen cezbedir. Şevk ve heyecan ile elde edilen cezbe sahibine mülk olmaz.

Abdurrahman-ı Tâği´ye (k.s) sorduk:

-Efendimiz, kalb hastalıkları yok olmadan, nafile ibadet yapmak zararlı olmaz mı?

– Zararı olmaz, nafile ibadet yapılabilir. Şunu biliniz ki Gavs (k.s)´ın kapısından bizim öğrendiğimiz gerçeklerden birisi de şudur: Her türlü vird ve amellerden gaye ve maksat sevap değil muhabbettir.

Sözlerinin burasında kendilerine İmam-ı Rabbâni´nin (k.s) ”Mektubat” adlı eserindeki mektuplardan biri olan ve içinde “kalp hastalıklarını gidermeden önce işlenmiş olan nafileler faydasız, hatta zararlıdır, çünkü o durumda nefsin arzusuna tapılmış olur” şeklinde bir ifade bulunan mektubu arz edince kendilerinden şu cevabı aldım:

-O mektupta söz konusu edilen durum bir takım zahidlerin tutumudur. Onlar sevap kazanmak maksadıyla mağaralara kapanarak mesela bin rekat nafile namaz kılarlar. Oysa normal sünnetlerle nafile ibadetleri işlemeyi hem Mevlana Halid ve hem de Gavs-ı Azam hazretleri emretmiştir.

Seyda (k.s)´nın bu sözleri üzerine yine dedim ki:

“Gavs´ın halifesi Şeyh Halid, Gavs´dan şöyle naklediyor: “Nafile ibadetler ile meşgul olmak, müridi cezbeden alıkoyar.”

Seyda (k.s) dedi: “O sözden maksat bazı zahidlerin nafileleridir. Fakat Mürşid-i Kâmil, müridin bazı zaman nafile ibadetleri artırmasını, bazı zamanda azaltmasını, emredebilir. Sizler nafile ibadetleri yapmayı emrediniz. Nafile namazları terk eden birini görünce kendisine, farz kazaların mı var ki, bu yüzden nafile kılmıyorsun? diye sorunuz ve adamı nafile (sünnet) namazları kılmaya teşvik ediniz.

(Şafii mezhebine göre, kaza namazı olanın nafile ve sünnet kılmayıp kazasını bitirmesi gerekir.)

Abdurrahman-ı Tâği (k.s), Ebrar ile Mukerrebûn arasındaki farkları şöyle izah etti:
Cenab-ı Hakk’a sevab karşılığında ibadet edenlere Ebrar denilir.

Mukerrebûn ise, Cenab-ı Hakk’ı sevdikleri için karşılıksız olarak ibadet edenlerdir.

Hz.Ömer (r.a) şöyle demiştir: “Cennet ve Cehennem olmasa bile ibadet etmekten vazgeçmem.”

Hz.Ömer (r.a) Süheyb-i Rumi´yi şu sözlerle taltif ve takdir etmiştir: “Allah´tan korkmamış olsa bile, yine de Cenab-ı Hakk’a karşı gelmezdi.”

Ayrıca Hace Azizan (k.s) Hz.leri bir şeyhle müridi arasında geçen şu kıssayı naklederlerdi. Keşif yoluyla bir müride şeyhinin makamı gösterilir. Mürid bakar ki şeyhinin durumu kötüdür. Hemen ondan yüz çevirir. Bu duruma vakıf olan şeyh der ki: Ey himmeti eksik kişi senin gördüğün durumu ben otuz senedir görüp biliyorum, ama elimden ne gelir. Ben bu durumdan mütevellid muhabbetimi eksiltip gevşemedim. Ben kulum, kulluğun gereği olan ibadet, taat ve duamı hiç azaltmayıp devam ettim…

Şeyh Hz.leri demek istedi ki, insanın yaratılışının gaye ve maksadı Allah´ı tanıyıp, O´na kulluk gereği ibadet ve taat yapmaktır. Değilse sevap kazanıp cennete gireyim, cehenneme düşmeyeyim diye değildir.

Bir ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor: “Ben insanları ve cinleri sırf bana ibadet etsinler diye yarattım” (Mutaffifin, 22-28)

Bir Hadis-i Kudside şöyle buyuruluyor: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim. İşte varlıkları beni tanısınlar bilsinler diye yarattım.” (Keşful-Hafa II / Hadis no: 2016)

(Bu haber, bu lafızlarla hadis olarak Resulullah´dan sabit değildir. Fakat manası uygundur.)

Bu sohbetleri dinleyen müridin, mürşidine karşı ve bu yola karşı ihlası daha çok artar. Müridin mutlaka zat-i muhabbete sahip olması gerekir. Böyle olursa onun nazarında elem ve nimet aynı olur.

Bu sözlerden sonra şu Farsça beyitleri okudu:

[su_quote]
Allah´ın hem lutfuna hem de kahrına aşığım,
Ne kadar acaibtir ki her iki durumda da O´na aşığım.[/su_quote]

Teslimiyyet her zaman olmalı ve hale mahsus kalmamalıdır. Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) daha sonra şöyle buyurdu:

Mukarrebûnun Cennetteki içecekleri Tesnim´dir.

Ebrarın içeceklerine ise bir damla tesnim karıştırılır. Rahik adı verilen bir içecektir.

Cenab-ı Hak bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor: Mukarrebunların gaye ve maksatlarında sevap elde etmek yoktur. Ama onların sahip olacakları çok büyük sevaplar vardır. Onlarda aynı zamanda Allah´a yakınlık makamı vardır.

Ebrâr´ın durumu ise böyle değildir. İmam-ı Rabbani (k.s) Hazretlerinin deyimi ile zahidlere benzerler. Mukarrebunun ve Ebrarın durumunu kıyaslar isek, Mukarrebun bir padişahın vezirlerine benzerler; ebrar ise saray sakileri gibidir.

Zahidler, mukarrebundan daha çok riyazet ve nefis mücadelesi yaparlar, ama mukarrebunun makam ve mevkilerini elde edemezler.

Bakınız, size şunları da söyleyeyim: Gerek haller, gerekse tahsil edilen manevi merdivenler, ebedi saadeti garanti etmezler. Tersine bu durumlar Cenab-ı Hakk´ın başka bir muradının eseri olarak da meydana gelebilir.

Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “Cenab-ı Hak bu dini facir biri vasıtası ile de destekletir.” (Keşful Hafa, 1-373 / Hadis No: 720)

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) Hz.leri şöyle buyuruyor:

-Kerametleri, haller ve mükaşefeleri saymazsanız bu tarikat Hz.Peygamber´in (SAV) şeriatından ibarettir. Akaidde ise ehl-isünnettir. Sözlerine devamla hepimize şeriata sarılmayı, şer´î meseleleri ”Kitab´ul-Envâr” adlı eserden arkadaşlarımıza öğretmemizi emretti.

Seyyid Tâhâ (k.s) Hz.leri de fetva meselelerinde bu kitabı esas almıştır.

Namaz, zekat, oruç ve hacc ibadetlerinin hiç birinde sünneti ihmal etmemiştir. Şeyh Hz.leri sohbetinin bir yerinde şunları da söyledi:

-Bakınız; şeriata bağlı olan, ama zayıf bir ehl-i muhabbet kişi, benim yanımda şer’i emirlere uymayan ehl-i muhabbetten daha efdaldir.

Sizler, müekked sünnetleri, vitri, işrak namazını ve kuşluk namazını asla terk etmeyin. (Emir derecesinde tavsiye)

Abdurrahman-ı Taği (k.s) Hz.leri bizim tarikatımızda salikliğin belirli bir süresi yoktur, buyurmuştur. Mevlâna Halid Bağdadî (k.s) Hz.leri de “Saliklik ne zaman son bulur.” şeklindeki bir soruya karşılık:

“Beşikten mezara kadar devam eder.” demiştir. Bizim tarikatımız, sevgili uğruna ruhu feda etme yoludur.

Mürid bu konuda ne zaman ihmalkâr davransa durum aleyhine döner. Müridin kalbi şeyhin sevgisiyle dolu olmalıdır. Mürid, bu sevginin dışındaki bütün sevgileri terk edip unutmalıdır.

Şu beyitler ne güzeldir:

[su_quote]
Tevhid yolu iki kıbleyle doğru şekilde aşılamaz,
Ya sevgilinin rızasını veya nefsin arzusunu tercih etmelisin.[/su_quote]

Bakınız Alâuddîn Attar (k.s) ne diyor:

“Aşkı daha çok olanın, fena alanındaki mertebesi daha yüksektir.”

Gavs´ın (k.s) kapısında, Ali Can ile Sûfi Said adında iki mürid var idi. Bunlardan Ali Can´ın Gavs´a çok muhabbeti var idi, ta ki hiç bir muhabbet onun yerini alamadı. Hatta Gavs (k.s) ile beraber Seyyid Tâhâ (k.s)´nın yanına giderler, sohbet ve teveccühe dahi girmezdi.

Bu duruma Gavs (k.s) itiraz edip neden sohbet ve teveccühe katılmadığını sordu. Ali Can dedi:

“Sizin buraya gelmekten maksadınız bir kâr elde etmektir. Ben ise buradan bir şey talep etmiyorum. Bu konuda Gavs (k.s), bir daha konuşmadı.’

Sûfi Said ise Gavs´dan daha çok muhabbeti, başka bir şeyhe besliyordu. Bu yüzden düştüğü hamlık bataklığından kurtulup sülûk edemedi. Ali Can ise, seyr-i sülûk yapıp kemale ermiştir.

Abdurrahaman-i Tâği (k.s) şöyle buyuruyor:

Gavs´ın (k.s) vefatından sonra, oğlu Celaleddîn´in bana yaptığı bir haksızlıktan dolayı onu, halifesi Şeyh Halid´e (k.s) mektupla şikayet etmiştim. Şeyh Halid (k.s) bana yazdığı cevapta şöyle diyor:

Muhabbetin sultanı ortaklık kabul etmez. Sen madem ki Gavs´a (k.s) karşı muhabbet beslediğini iddia ettin o halde mutlak surette bazı belalara mübtela olasın ki, kalbin başkasına meyletmesin.

Ruh öyle bir latifedir ki; nefs gibi sıkıntı ve elemlerden etkilenmez. Bizzat tam tersi olup nefsin elem ve sıkıntılara maruz kalmasından dolayı sevinir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:

Tebehhür denen makamda zahirî ilim harika bir şekilde artar. Cizre tarafından Şeyh Azrai isminde bir halife gördüm. Önceleri birinci derecedeki ilim kitaplarını okutamazdı. Okuttuğu zamanda mahcup olmamak için gizli bir yere giderdi.

Halife olduktan sonra ilmi o kadar arttı ki, memleketimizdeki talebeler buradaki hocaların ilmiyle kanaat etmeyip, uzak olmasına rağmen ona gidip icazet alırlardı.

Tebehhür makamı ise Vahdet-i Vücuttan önceki bir makamdır.

Bu makamda Vahdet-i Vücudun hayali vardır.

Maiyyet seyrinde de zahiri ilim artar. Nitekim üstadımızın halifelerinden birisinin de bu şekilde ilmi arttı. Muhabbetin artmasıyla akıl arttığı için mantık ve akaid ilimleri gibi aklî ilimler de artar. Fıkıh gibi naklî ilimler ise muhabbetle artmaz.

Abdurrahmân-i Tâğî´nin (k.s) bu sohbeti üzerine ben şöyle sordum:

Büyüklerin herhangi bir ibareyi okurlarken hem lafız hem de irab bakımından yanlış okuduklarını görüyorum. Bunun üzerine Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şu beyti okudu:

“Surete bağlı kaldığın müddetçe, ebediyen mananın kokusunu duyamazsın.”

Beytini okuyarak büyüklerin manaya önem verdiğine işaret etti. Sonra, yanlış okumaları lafza önem vermemelerindendir, dedi. Aynı şekilde Gavs-ı Hizani (k.s) şöyle buyurdu:

Bu tarikatın büyüklerinden müçtehid çıkamamıştır. Seyda (k.s) Cizreli fazilet sahibi Molla Ahmed´in beyti:

“Ey Hüma kuşuna benzeyen mahbubum, seni avlamak ümidiyle yalnız Mela ağ kurmamıştır. Buyurunuz bakınız, seni avlamak için hepsi ağ kurmuştur.”

Molla Cizrevi’nin bu mısraları öyle bir makama işarettir ki, bu makamda her şeyde Allah´ın tecelliyatı görülür. Her şey Hakk’ın aynasıdır. Bu makamı elde etmek letaif seyrinde hayalini Allah´ta toplamakla olur.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:

Boğaların birleşmesine mürid kesinlikle bakmamalıdır.

Bu manzara müride büyük zarar verir. Terk etmeden zararın farkına varmaz.

Salikin birisi şöyle dedi: Ben bir sefer boğaların birleşmesine baktım, kırk gün o nazarın zararını hissettim.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:

Kalb üzerinde lafza-i Celâl´in beş binden eksik olması tarikatın adabına göre caiz değildir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:

Tevbe için yıkanmayan ve istihare namazı kılmayan teveccühe katılamaz. Bir başka seferde şöyle buyurdu:

“Bu Nakşi tarikatına mensup olup da tevbe için guslü emretmeyen şeyhlerin müridlerini teveccüh ve hatmeden menetmeyin. Onların yolunu daraltmayın.”

Seyda (k.s) bid´atle amel eden bazı halifeler hakkında şöyle dedi: “Biz onların tarikatlarını ve nisbetlerini inkâr etmiyoruz. Ancak biz onların Nakşibendî olmadıklarını ve Şah-ı Nakşibend’in adabını tatbik etmediklerini söylüyoruz.”

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Bir mürid üstadının yolunda tedbir sahibi olmayınca nisbet alamaz. Tedbir ehli demek evinin ihtiyacını gördükten sonra, mürşidin yânına gidip aklı fikri evinde olmayandır.

Daha fazla nisbet almaya ehil olan kimse ise, ne evin ihtiyacıyla meşgul olur ne de aklı evinde kalır.

Seyda´nın (k.s) bu sözü üzerine ben: “Bu kimseler murad olan kimselerden midir?

Seyda (k.s): “Siz murad olan kulların gayret ve çalışmaya ihtiyacı olmadığını mı zannediyorsunuz? Muradlık tevbe edilene kadardır.

Tarikattan fayda görme gayret ve çalışmayla birlikte müridin kendi arzu ve iradesini, üstadın arzu ve iradesine bırakmasına bağlıdır. Seyda (k.s) bir yolculuğunda ottan yapılmış bir minder üzerine oturmuştu. Bu arada şöyle dedi:

“Benim yaptıklarıma uymayın, sözlerime göre hareket edin.” Sonra şöyle devam etti:

Kendi nefsimde düşündüm ki, böyle yumuşak döşeklerde oturmak müride zarar verir. Bunun için onlarda nefis kaldığı müddetçe bu hareketlerden men ediyorum. Onlar nefislerinin esaretinden kurtulup, benim gibi iyi oldukları zaman, benim gibi rahat döşeğe oturmalarında sakınca yoktur…

Abdurrahmâni Tâği (k.s ) diyor: Tarikat, insanlar arasında dolaşır, şeriata bağlı olanın da olmayanın da kalbine girer. Fakat bir süre sonra, şeriata bağlı olanda kalırken, şeriata bağlı olmayandan çıkıverir.

Gavs ´ın (k.s) zamanında bir sûfiye var idi. Diğer sûfiye kadınlar ise onun halini beğenmeyip derlerdi ki: Onda aşk ve muhabbet yoktur. Gavs (k.s) vefat ettikten sonra sırf muhabbetle yaşayan bu kadınlar söndü, ama bu sûfiye hanım, kendini koruduğu gibi, çevreye de faydalı oldu.

Ayrıca Cizre bölgesinde bulunan halifeler, büyüklerden olmadıkları halde, sırf şeriata bağlılıklarından dolayı tarikatı aralarında yaşatmışlardır.

Şevk uzak olana mahsustur. Kişi uzakta olduğu zaman, dostuyla buluşmaya iştiyaklı olur.

Muhabbet ise hazır olan kişiler içindir. Öyleyse zikir, muhabbet ve huzur yolu üzere yapılmalıdır. Hasretle ve uzakta olana bağlanarak zikir yapılmamalıdır. Bu şekildeki zikir, yolu uzatır. Zaman, gaflet ve bid´at zamanı olduğundan kısa yolu tercih etmek gerekir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), İmam-ı Rabbani´den (k.s) rivayetle şöyle buyuruyor:

Dünyayı sevmek, manevi bir küfürdür. Peygamber (s.a.v); Dünya olmadan da yaşanabilir dediği halde, Nemrut ve Firavun bunun tersini söylemişlerdir.

Buna göre dünyayı seven, Peygamberle (S.A.V) aynı görüşü paylaşmaktan uzaklaşır.

Nemrut ve Firavun´a hak vermek durumuna düşer. Dünyayı seven kişi, Peygamber´in (s.a.v) aklını beğenmemiş, Firavun ve Nemrut´un aklını beğenmiş olur.

Nitekim Hadis-i Şerifte:

“Gerek dünya, gerekse dünyada bulunan her şey mel´undur. Yalnız Allah´ı zikretmek müstesna” buyrulmuştur. (Keşfu´l-Hafa: 1/496)

Ayrıca dünya, nefsin sevdiği ve arzuladığı bir yerdir. Nefs ise Allah´a düşmandır. O halde nefsin arzularını sevmek, Cenab-ı Hakk´a düşmanlığı gösterir.

Bakınız size ömrüme yemin ederek söylüyorum: Bence ıslanmış bir köpekle bir arada durmak, dünyayı seven bir kişiyle bir arada olmaktan daha iyidir.

Gavs-ı Hizanî (k.s) bir gün bizlere şu vakıayı anlattı:

-Müridliğimin ilk zamanlarında, veliler ve salihler yurdu olarak bilinen Ervas Mescidi’ne gidiyordum. Ama onların gafilliklerini müşahede edince, kötü kokularından sakınmak için tuvalet kapılarında beklemeyi âdet edinmiştim.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

-Gerçekten samimi bir müridlik, ancak halis ve doğru bir niyet ile olur. Bu niyet ise şudur: Şeriata bağlılık ve ehli sünnet vel cemaat itikadına uyduktan sonra, varlıktan sıyrılıp verilen amelleri yapmaktır. Mürid için en zararlı duygu ve düşünce başa geçme arzusudur. Cizre beldesinden tarikatın gerileyip yol alamamasının sebebi, sûfilerin halifelik sevdasıdır.

Çünkü onların sırf gailesi halife olma arzusu idi. Mürid, kendi iradesini şeyhinin iradesine teslim etmelidir. O halde sizler önce niyetlerinizi doğru yapınız ve hizmet etmeyi kendinize gaye edinip bununla uğraşınız.

Mürid, mürşidini nefsten ve şeytandan gelen kılınç darbelerine karşı kalkan yapmalıdır.

Mürid kendisinde bir şey olmadığını, bundan dolayı da mürşid eli tuttuğunu o ele yapışması gerektiğini, eğer kendisinde bir şey olsaydı babasının evinde kalması gerektiğini düşünmelidir.

Bir varlığı olmadığından dolayı mürşidin gölgesine sığınmayı kabul etmelidir.

Gavs-i Hizanî (k.s) bir gün şöyle demişti:

-Değerli çoban, uyuzlu da olsa oğlağını çöllerde kurtlara terk etmez. Mürid kendi amelini uyuz oğlak gibi kabul edip mürşidinin sürüsüne katmalıdır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), halifesi Şeyh Fethullah´a (k.s) niyet konusunda şunları söyledi:

-Müridlikten maksad, varlık duygusundan sıyrılmaktır. Onun içindir ki bir şeyh, şöyle bir yol takib ederdi:

Yakın müridlerini cariyelerine sarkıntılık ettikleri gerekçesiyle hapse attırır, hakarete maruz bırakırdı.

Müridler de şeyhlerinin sözünü inkâr etmezlerdi. O şeyh vefat ederken şöyle dedi:

-Daha önce müridlerimin hakkındaki söylediklerim yalandır. Müridlerim öyle şeyleri yapmamıştır. Maksadım onları varlık duygusundan tamamen sıyırmaktı. Hiç bir şeyh fena mertebesine gelmiş müridini reddetmez. Zira “Fena reddedilmez.” denmiştir.

Ayrıca Gavs ´ın (k.s) halifesi Şeyh Halid de (k.s) böyle demiştir. Gavs´ın (k.s) baş müridlerinden olacağı tahmin edilen bir müridi var idi. Bu zat aldığı bir üzüm bağına kalbini kaptırıp yolda kaldı. Terakki edip istenileni elde edemedi.

Tarikatın temeli ihlas, muhabbet ve şeriata bağlılıktır. Tarikatın gayesi ise marifetin sırlı meselelerini açığa kavuşturup sert hükümlerin inceliklerini öğretmektir.

Mesela mürid, abdestte bir kısım azaların, gusülde ise bütün bedenin birlikte yıkamasının hikmetlerini öğrenir. Abdest ve gusülden maksad bazı hareketlerden doğan kirliliği gidermektir. Bazı hareketlerin yol açtığı kirlilik diğerlerine göre daha fazladır.

En üstün keramet; istikamet ve cezbedir.

İnsanlardan yüz çevirip Allah´a sığınan kimse velidir.

İnsan kılmadığı bir tek namaza karşılık seksen bin yıl azabı vardır. Eğer Allah´ın affına mazhar olmazsa. Akaidi sağlam olmayanın, kelime-i şehadeti doğru söyleyemeyenin imanı yoktur.

Fatiha´yı okuyamayan kimsenin nikahı batıldır.

Kendisi zinâkâr olur. Çocuğu zina çocuğu olur. (Şafi mezhebine göre)

Abdurrahmân-i Tâğî´in (k.s) bu sözünü büyük alimlere sormuşlardır. Münkirler bu fetvayı bozmak istedikleri halde bozamamışlardır. Seyda´nın (k.s) bu sözü zamanın büyük alimi Gavs’ın (k.s) halifesi Şeyh Halid´e ulaştığı zaman şöyle demiştir:

-Nikah kıyıldığı zaman veliden izin alınmamışsa veyahut velinin Fatihası düzgün değilse, Seyda (k.s)´nın sözü doğrudur. (Bu hüküm Şafi mezhebine göredir)

Nisbet; vakte, yerlere ve oralarda bulunan insanların durumuna göre değişir. Bir vaktin feyiz ve bereketi diğer vakte göre farklıdır. Buna göre farklı zamanları gözetlemek gerekir. Köylerin nisbeti de birbirine göre değişiktir. Halkı arasında hiç bir mürid bulunmayan köyün nisbeti başka, tamamıyla münkir olan köyün nisbeti başkadır. Halkı kâfir olan bir köyün müridine gelen nisbet başkadır. Daha önce yaşayıp göçen şeyhler kendilerinden sonra gelenlerden nisbet beklerler. Hiç kimsenin nisbeti başkasının nisbetine benzemez.

Mürid nisbet almak istediği zaman kendi halinden sıyrılıp, nisbet tahsil edeceği zatın haline bürünmelidir.

Mürid her yerde ve her zaman kendi nisbetinden sıyrılmalıdır. Sözlerinin bu kısmında müridin kendi nisbetinden nasıl sıyrılabileceğini sordum. Sözleri şöyle devam etti:

-Müridin kendi nisbetinden sıyrılması demek, kemal sıfatlara talib olması demektir. Evin nisbeti odanın nisbetinden farklıdır. Evinin nisbetinden sıyrılmadan odanın nisbetini göremem. Bu söylediğimin tersi de doğrudur.

Alimlerle cahillerin nisbeti bir değildir. Bir arada toplanırlarsa nisbetleri başka olur. Kendi aralarında toplanırlarsa nisbetleri daha başka olur. Ben bazen alimlerin avamla birlikte teveccühde bulunmalarını tercih ederim.

Çünkü feyiz sayıya göre gelir. Bazen alimlerin ayrıca teveccühde bulunmalarını tercih ederim. Çünkü onların teveccühü avamınkinden farklıdır. Alimler, avamla birlikte teveccühe girdiklerinde, kıskançlık ihtimali olmadığı müddetçe bir arada olmalarını isterim.

Hased etme ihtimali ortaya çıktığı takdirde ayrı ayrı olmalarını isterim. Çünkü alimlerin teveccühü birbirinden farklıdır. Bazen birinin teveccühü bir saat sürerken, diğerine hiç teveccüh edilmemesi mümkündür.

Abdurrahman-i Tâği (k.s) buyurdu:

-Bu tarikattan gaye, nefsin alçaklığının farkına varmaktır.

Fazilet şükürdedir. Şükretmek ise elimizde değildir. Çünkü insanda bulunan her iyi haslet, yüce Allah´dandır. Kötülük ise kendi nefsimizdendir.

Kul, şükretmeye Allah´ın yardımıyla muvaffak olduğuna göre yine kendisine hiç bir şey kalmaz. Böylece kusurlu durumdan çıkmış sayılmaz. Bu durumda şu ayet-i kerimeyi düşünmek gerekir:

“Hemen Rabb´ini hamd ile, tesbih ile (ve tenzih) et. O´nun yargılamasını iste. Şüphesiz ki O, tevbeleri çok kabul edendir.” (Nasr/3)

Bu ayet-i kerime, Hz.Peygamber´in (s.a.v) vefatından kısa bir süre önce inmiştir. Bu ayet-i kerimede mağfiret dilenmesi istenilen kusurlar ya şeriatla ilgilidir ki Peygamber (s.a.v) bunlardan masumdur. Yahut varlık duygusundan ileri gelen kusurlardır. ( Peygamber (a.s) bundan da masumdur.) Bu duruma göre insan iyilikleri Allah´a dayandırmalı ve kötülükleri kendinden bilerek her zaman yüce Allah´dan mağfiret dilemelidir.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor:

-Gecenin ilk zamanının nisbet ve feyzi son zamanındakinden farklıdır. Gecenin son kısmının nisbeti ise gündüzün ilk zamanının nisbetinden, gündüzün orta kısmının nisbeti, sonundan farklıdır. Bir meclisin nisbeti diğerinden farklıdır. Zira feyizler devamlı surette geldiği için her feyiz öbür feyizden farklıdır.Her zaman huzura dikkat edip, nisbeti almaya hazır olmak gerekir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor ki:

-Sohbetlerimde ben iki konu işlerim. Bu konular aslında Nakşibendi sohbetlerinin özellikleri arasında yer almaz.

a)Ölümü konu alan sohbetlerimiz. Bundan gayemiz kalbin göçmeyi kendisine gaye edinmesidir.

b)Dünyayı kötüleyen sohbetlerimiz. Dünyayı kötüleyerek, kalbin ondan nefret edip yüz çevirmesini sağlamayı amaçlıyor.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdular:

Göğsün açılıp genişlemesinden sonra nisbetin en kuvvetli gelişi denizin dalgaları gibi olandır.

Daha sonra sırası ile; çığ gibi,duman gibi ve koku şeklindeki nisbetler gelir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün bana (İbrahim Çokreşî) dedi:

-Sana (emretmiş) vermiş olduğum virdlerini çekiyor musun?

Dedim: Hayır Efendim. O zaman bana dedi:

“Virdleri terk etmek benlik (varlık) duygusundan ileri gelir. Neden virdlerini terk ediyorsun?

Abdurrahaman-ı Tâği (k.s), bir gün Gavs ´ın (k.s) şu sözlerini naklen söyledi:

Hace Muhammed Parisa´nın (k.s) kalbine Allah’tan başkası sığmadı, dardı. Terakkiyeti sınırlı kaldı.

Alaüddîn Attar´ın (k.s) durumu ise değişikti. O´nun kalbine hem Allah hem de gayri şığmış. Bu hal üzere olduğu için nefsini daim gaflette olmadığı halde kendini gaflette görmüştü. Onun için terakkiyeti devamlı oldu. Ama o gafil değildi.

Ben o sırada: Alaüddîn Attar (k.s)´ın kalbinin geniş olması ihtiyari midir? Değil midir? diye sordum.

Şöyle cevapladılar: Bunun başlangıcı şudur: Varlık duygusunu terk edip ondan sıyrılma seyrini diğer alanlardaki seyirden öne almaktır.

Ömrüm üzerine yemin ediyorum, bu mübarek sözleri dinlerken, anladım ki şeyhlerin kabiliyeti (yetenekli) sûfilerinin müşahede ve cezbe alanındaki gelişmelerini ertelemelerinin sebebi, onların kalplerini genişleterek daha çok terâkki etmelerini sağlamaktır.

Yani bu hal, şeyhlerin o müridlere karşı bahşettiği bir lûtuftur. O büyük bir lûtuftur. Onun içindir ki hiç bir sûfi gelişip terakkiyetim geri kaldı diye üzülmesin.

By | 2015-08-14T04:32:32+00:00 Cuma, Ağustos 14, 2015|İşaretler, Kitaplar|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin