Mürşide Teslimiyet ve Edep [1]

///Mürşide Teslimiyet ve Edep [1]

Mürşide Teslimiyet ve Edep [1]

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri şöyle buyuruyor:

“Necmeddin-i Kübrâ (k.s) hazretlerinin bir adeti de şöyle idi, bir mürid tarikatın edeblerinden birini çiğnese veyahut da bir hata ve günah işlese veya tarikatın herhangi bir hali ortaya çıksa akabinde üç gün içerisinde gelip kendilerine durumu arz etmedikleri takdirde, duydukları zaman şöyle söyler idi:

“Olan olmuş geçen geçmiş.” Ben (İbrahim Çokreşî) bu sırada şöyle dedim:

“Günah işleyen kimsenin yüzünden anlaşılmıyor mu? Mutlak fena makamında olan şeyh müridin durumuna vakıf değil midir?

Cevaben şöyle dediler: “Müridin durumuna vakıftır” Yalnız şeriat zahire göre hüküm eder, onun için şeyh müridin haline göre değil, onun hakkındaki bilgilere göre ona muamele eder.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) edep hakkında şöyle diyor:

Edep üç kısımdır.

Birincisi; mürid tarafından gönüllü olarak meydana getirilen. Şöyle ki; Allah için olmayıp desinler diye yapılan edep. Böyle edeb makbul değildir, şeriat´a zıttır.

İkincisi; yine müridin, başkalarını da kendisine tabi ederek şeyhine hürmet ettirmesidir. Bu ikinci kısmı şer’an kötü değil. Bazı meşayıh bu durumu da kabul etmemişlerdir.

Üçüncüsü; mürid şeyhinin büyüklük ve kemâlâtı karşısında kendi acziyet ve fakirliğini idrak ederek üstadından himmet ve yardım diler. Üstada karşı yapılacak bir kusurdan dolayı helake gideceğine inanır.

Bu son kısım edeb ehli şeriat´ın ve büyüklerimizin en makbul olanıdır.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) diyor: Üstad´ın rahatsız olmaması için alınacak önlemler edebtendir.

İsterse halk bunu hoş karşılamasın. Ben Gavs (k.s) ile yolda giderken konuşmak istediğimde, bana dönüp bakmaya ihtiyaç bırakmayacak kadar önüne geçerdim.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor: Eğer sünnete uymak istiyorsanız, namaz safında iken bana edeb takınmaya kalkışmayın.

Namaz bittikten sonra, tesbihatı da yapmadan edeb için benden geriye çıkmayınız. Sonra ben cemaat arasında bulunuyorum diye imam mihrabı bırakıp cemaatin içerisine oturmasın.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor: Mürid herkese karşı edebli olmalıdır. Şeyhine karşı edebli davranmasının sebebi şudur; şeyh mutlak fena makamındadır. Her türlü varlığa karşı edebli olmaktan maksat şudur:

Bütün varlıkları yaratan Cenab-ı Hak´tır.

Varlık ise Cenab-ı Hakk’ın sıfatıdır.

Mürid şeyhinin emir ve görüşlerine karşı gayet ince bir ruhla itina göstermelidir. Mürşid, müridine dese ki: Git falan beldeden bana istediğimi getir.

Mürid bu isteği yerine getirmek için yolda mürşidinin arzusunu elde edip geri dönse o mürid zarar etmiştir. Çünkü; mürşid, müride ne istediğini ve nereden alması gerektiğini belirtmiştir. Verilen emir ve vazifeleri eksiksiz olarak yerine getirmelidir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) ile bir gün bir beldenin medresesinde idik. Üstad bana dedi: Bir kaç talebeye tarikat dersi ver. Ben Üstad´a haber vermeden başka talebelere de tarikat dersi verdim.

Bunu duyunca Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bana dedi: Senin tekrar izin almadan tarikat talimatı vermen caiz değildir. Mürid, üstadından tahsil edip öğrendiği şeyleri faydalı görmese, üstelik de bu bilgiler ile amel edip neticesinden de zarar etse, yine şöyle inanmalıdır:

Üstadımın emrini tutmasaydım imanım gidecekti. Şafiî mezhebinde tesbihat yaparken safı bozmamak sünnettir.

Bir mürid için en güzel ve etkili olan terbiye, mürşidinden öğrendiği terbiyedir. Buna şöyle misal getirdi:

-Bakınız, benim kızım yalnız annesinden aldığı terbiye ile yetiniyor. Halbuki başkalarından da terbiye alsa kızım için iyi olacak; ama kabul etmeyip şöyle diyor: Benim için annemden alacağım terbiye yeterlidir. Başkalarının terbiyesine lüzum görmüyorum.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor:

Mürid intisab yıllarının ilkinde hüzün ve sevinci beraber yaşar.

Sonraları “kabz-ı bast”, (darlık) (kapalılık) ve genişlik (açıklık) hallerini beraber yaşar.

Müridin üzerinde böyle haller vuku bulduğu an dikkatli olması lazımdır. Çünkü; müridin kalbine birtakım havatır ve vesvese duyguları gelir. Mürid bu duyguları doğrudan şeyhine söylemelidir.Başka kimseye söylememesi gerekir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün bizlere dedi:

Abdulhâlık-i Gucdevanî´nin (k.s) manevî evlatlarına olan vasiyetini öğrenin. Bunları yazın ve mütalaa edin. O´nun vasiyeti şöyledir:

Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhebinden ayrılmadan fıkıh ve hadis ilmini öğreniniz.

Ayrıca bütün hallerinizde edeb ve takva sahibi olunuz. Cahil sûfilerle beraber olmayınız.

İmam veya müezzin olmayınız; ama cemaati kaçırmayınız. Bütün namazlarınızı cemaatle kılın.

Şöhret afettir. Onun için şöhret peşinde koşmayın.

Nazarı dikkat çekecek durumlarda bulunma, ismini yazma, daima garip olup tanınmamaya bak.

Makam ve mevki sahipleriyle düşüp kalkma. Kimseye kefil olma, ayrıca vasiyetlere de şahit olma.

Aşırı derecede müzik dinlemeyin, çünkü müzik kalbi öldürür. Aynı zamanda müzik dinleyenlere de karışma çünkü müziğin hastaları çoktur.

Az konuşup, az uyumaya bakmalı ayrıca yemeği de az yemeli.

Halk içinde Hakk ile olmaya bakın, yani kalbinizden her türlü masivayı terk edin.

Yalnız Allah´ın zikri kalbinize yerleşsin. Şüpheli şeyleri terk edip helâli yiyiniz.

Kadın olsun erkek olsun bidat ehlini terk ediniz.

Kimseyi küçümsemeyin.

Çokça gülmeyin, çünkü çok gülmek kalbi öldürür. Dışınızı süsleyip içinizi harap etmeyin.

Halkla münakaşa etmeyin. Hiç kimseden bir şey talebinde bulunmayın, kimseye kendinize hizmet ettirmek için emir etmeyin.

Allah dostları olan Mürşid-i Kâmil´lere; ruhunuzla, bedeninizle ve malınızla hizmet edin. Mürşidlerin hallerine karşı çıkmayın, çünkü böyle yapanların akibeti kötüdür, iflah olmazlar.

Dünya nimetlerini kalbine sokma, dünyalıkla mağrur olma. Her zaman mahzun bir kalbin, yaşlı bir gözün, salih amellerin olsun. Cenab-ı Hakk’a yalvararak dua eyle.

Elbiselerin eski, arkadaşların dervişler olsun. Allah´ın tevfik ve kudreti sermayen, evin mescid ve dostun Allah olsun.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün herkesin katıldığı bir cemaate sohbet yaptılar:

Hizmet vasıtası ile gelen nisbetten daha üstün bir nisbet yoktur. Mürid niyeti ile hizmeti ibadet haline getirmelidir. Niyeti şöyle olmalıdır.

“Eğer ben bu hizmeti yerine getiremezsem, üstadımın rızasını kazanamam.” Mürid bütün sevgileri ve nefret duygularını mürşidinin rızasına göre yapmalıdır.

Mürid ister gerçek sadık bir mürid olsun, ister zayıf mecazî biri olsun, fark etmez. Şeytan ve nefis her türlü ibadete müdahale edebilir. Yalnız üstad´ın sevgisini kazanmak için yapılan müstesna.

Mürid yaptığı her türlü amelde ve terakkiyatta, daima üstad´a karşı kendi acziyet ve fakirliğini bilmelidir. Başka türlü şeytan ve nefsin belasından kurtulamaz.

Mürid şu düsturu iyi bilmelidir: Nefsi ve şeytan kendisi için büyük tehlikedir.

Nefis ve şeytan insanı etkisi altına alarak ya terakkiyetini durdurur veyahut sahip olduğu makam ve kemâlattan düşürür.

Nefis ve şeytan bazı zaman da insanın Rabbi’sine yakınlığını engellemek için müridin kalbine ve ruhuna sed çeker.

Nefsine hâkim olamayan zayıf iradeli mürid, şöyle demelidir:

Ey nefs, sen ne dersen de ben şeyhimin emri olan rabıta, zikir, hatme gibi ibadetleri mutlak surette yapacağım. Sen sabredersen ben de senin istediğini yaparım.

Bu düstur ve niyetle amel ederse, kısa zamanda nefsine hâkim olur.

Şevke dayalı bir nisbetten mütevellit mürid nefsini ıslah etmiş sayılmaz. Çünkü şevkten dolayı meydana gelen nisbet müride mülk olmaz.

Bu yolun büyükleri olan Nakşibend-i Sâdâtının nisbeti kışın en şiddetli zamanında yağıp bütün yeryüzünü kaplayan karlar gibidir.

Bunun yanında müridlerin şevklerinin sönmesi güneş ısısı ve yağmura benzer. Nasıl kışın yağan karın bir bahar mevsimi erimesiyle yalnız kuytu ve yüksek yerlerde az bir kısmı kalırsa, aynen müridlerin şevkleri de böyledir. Söner geriye çok az bir mürid kalır.

Mürşid-i Kâmil bu sadık müridlerine Cenab-ı Hakk´ın feyiz ve bereketini tahsil edip amel etmelerini emreder. Çünkü nisbetin diğer müridlere yansıması için bu az sayıdaki müridin, gayret sarf etmeleri, aşk ve muhabbetlerini artırmaları gerekir.

Üstad Abdurrahmân-i Tâğî´ye (k.s) bu sözlerinden sonra şöyle sordular: Efendimiz, muhabbet müridin iradesi dışında vukû bulduğuna göre, muhabbeti önlemek de elde değildir.O halde mürşidin müridlere muhabbetini artır, daha çok muhabbet iksiri iç demesinin manası nedir?

Seyda-ı Tâği (k.s) dedi: Bu sözlerimin manası şudur:

Allah´tan gayrı her şeyi terk edip, şeyhinin emirlerine uyup, edeb sahibi olmaktır. Mürid bu edeb ve ahlâkı tahsil edip öyle bir edeb sahibi olmalıdır ki; mürşidi, müride çekinmeden bir emiri vermelidir.

Yani mürşid müridin kalbinin her türlü feyz ve tasarrufatı alacağına çekinmeden inanmalıdır. Çünkü mürşid, müridde bu yakîn ve edeb yoktur diye çekinir.

Seyda-ı Tâğî (k.s) bir gün bir kaç müride hasta olan komşusunu ziyaret etmelerini emretti. Ama bu müridler ziyareti yapmadıklarını üzgün bir şekilde Seyda´ya anlattılar.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dedi: Biz bu işi sizin büyük bir nisbet almanız için yaptık. Mürid şu gerçeği bilmelidir: Mürşidimin emri çok efdaldir. Bu emirde benim için çok büyük faydalar vardır. O halde emirlere aşk ve şevkle sarılıp yapmalıdır; yapmazsa çok üzülmelidir.

Mesnevi’de şöyle bir kıssa zikredilir:

Bir kişi uyurken, bir yılan ağzından girip karnına gider. Adam hiçbir şey fark etmez. O sırada oradan geçen bir hekim durumu görür. Adama der: “sen acı elma ye”. Adam acı elmayı yemez. Hekim devamlı ısrar eder. Neticesinde adam kusar, içerisinde ki yılan da dışarı çıkar. Adam bu durumu görünce hekime der;

“Anam, babam sana feda olsun, neden bu gerçeği bana izah etmediniz. Hekim der: “Sen bu gerçeği bilseydin korkardın, o acı elmayı yiyemezdin, yemediğin için de içinden yılanı çıkaramazdım. Bu beladan kurtulamazdın.”

İşte bu kıssada ki gibi, şeyhin durumu, nefis yılanının zararına karşı koyarken müridin karşısında bu durumdadır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) umumî sohbette şöyle buyurdu :“Bir mürid için dünyada en büyük nimet mürşidine olan teslimiyettir.

Bakınız Gavs´ın (k.s) zamanında biz çok rahattık. Çünkü kendi kendimize hüküm vermiyorduk. Gavs (k.s) bir kişi için dese ki,”bu sadıktır, halistir.” Biz de o kişi nereden olursa olsun halistir, sadıktır derdik.

Gavs´ın (k.s) hoşnut olmadığı kimseden biz de hoşnut olmazdık. Herkim olursa olsun onun halini hased etmeyip, her türlü hizmeti bir vazife bilirdik böylece hasedlikten kurtulmuştuk.

Müridan kardeşlerimizin iyiliği için her an çalışırdık. Arkadaşlarımızın kusurlarından başka Gavs´dan (k.s) hiçbir şeyi gizlemezdik.

Ne olursa olduğu gibi söylerdik. Hatta ki tarikattan soğuyan ihvan hakkında gidip Gavs´a (k.s) uydurma olan bağlılık haberleri de veriyorduk. Bu işte gaye ve maksadımız arkadaşlarımızın unutulmaması idi.

Aynı şekilde tam teslimiyet ve muhabbet sahibi olmayan kardeşlerimize de ihlas ve muhabbetleri çoğalsın diye Gavs´dan (k.s) yana yine doğru olmayan uydurma haberler de götürürdük.

Gavs (k.s) bizim bu davranışlarımızı, ayıp yaptığımız şeyleri bize söyledi; ama bu halden vazgeçin demedi hatta memnun olurdu.”

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün bütün ümmete açık olan bir sohbetlerinde şöyle buyurdular: Bir müridin tahsil edip öğreneceği şeylerden birincisi de diğer kardeşlerine karşı hüsn-ü zan beslemeleridir.

Mürid duysa ki; falan zat şeyhtir, velidir, kutuptur vb. bütün bunları iyiye yorumlamalıdır.

Alimlerin mürşide teslim olmaları biraz zordur. Çünkü onların ilmi bazı zaman ihlâs ve teslimiyet sahibi olmalarına manidir. Bundan dolayı ilk anlarda nisbet alamazlar.

Cahil sûfiler ise her şeyi mürşidden öğrendikleri için kolayca teslim olurlar. Bakınız şu alim kardeşimiz seçkin birisidir. Ama tam bir ihlâs ve teslimiyet ile kırk yıl amel etse de şu dört aylık yeni sûfi Abdullah´ın aldığı nisbeti alamaz.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyuruyor:

Gavs (k.s) hazretlerinin şöyle bir adeti vardı. Belirlediği on kişiye talimat verilmesini emrettiğinde, talimat veren kimse bir kişiyi fazladan katsa o bir kişinin teveccühünü yapmazdı.

Eğer on kişiye talimat verin diye emredip kişileri belirlemezse bu guruba dışardan katılan bir kişi olursa hepsine yeniden talimat verdirirdi. Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bunları bir azarlama mahiyetinde buyurdu:

-Teslimiyet gerçekten zor bir iştir. Bir sûfinin sözde ben teslimim demesi yeterli değildir. Sözü ve özü bir olmalıdır.

Eğer ki insan hakikaten teslim olsa, bütün dertlerden kurtularak huzura kavuşur. Bir müridin tasarrufatta, feyzden istifade etmesi ancak teslimiyet sayesinde olur.

Teslimiyet olmadan istifade olmaz. Muhabbet teslimiyeti doğurur onun içindir ki muhabbeti olmayanın teslimiyeti olmaz.

Bir müridde muhabbet tedrici olarak doğarsa teslimiyet de o oranda doğar. Davranış ve sözlerinizin birbirine uygun olmasına çalışınız. Müridin en büyük gaye ve maksadından birisi de mürşidinin iltifatını kazanmak olmalıdır.

Çünkü iltifat kalb ülkesinin fethinden önceki adımdır. Müridin nazarında kahr ve keyf aynı olmalıdır. Böyle olursa mürid şeyhinin her türlü davranış ve hallerini kendi menfaatine olduğuna inanmadıkça bütün bu hallere bağlı olarak kendisine” hoş geldin, sefa geldin” denmedikçe mürid olamaz.

Hafız-ı Şirazî (k.s) şöyle diyor:

Bana kötü söz söyledin. Ben ise buna memnun oldum. Cenab-ı Hakk seni afetsin güzel dedin. Şeker yiyen dudaklara acı cevap yakışır mı hiç!

Ben kahrına ve lütfuna da ciddiyetle aşıkım. Çok acayiptir ki benim aşkım her ikinize karşı aynıdır. Bu meseleleri şöyle bir misalle açıklık getirelim:

Velev ki müridin başına bir bela, musibet gelse bilmelidir ki o hayrınadır. İbrahim Çokreşî (k.s) diyor:

Ben bir gün bir meseleden dolayı sabah namazından sonra yaptığım virdimi terk etmiştim. Bundan dolayı Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dedi:

“İbrahim hem müridim diyor, hem de basit bir sebebden dolayı amelini terk ediyor. Müridlik ile ameli terk etmek hiç birbiri ile bağdaşır mı?

Bir gün Erzurum da ikamet eden ulema, Abdurrahman-ı Tâği´nin (k.s) bir halifesine haber gönderip mübareği irşada davet etmişlerdi. Bu ilk davete icabet edilmedi. Tekrar davet geldi. Bunun üzerine Seyda-i Tâğî (k.s) dedi:

“Bu bize Gavs’ın (k.s) himmetidir.” Oraya gidemediğimiz için Gavs (k.s)´dan azar işiteceğimden korkuyorum. O zaman ben dedim:” Efendimiz bizim malımız pahalıdır. Onun için malımızı çok arzu edip zorlayanlara satarız. Bizim geç cevap vermemiz onların arzu ve isteklerini artırır.”

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s ) dedi: “Cenab-ı Hak´tan af dile, tevbeyi istiğfar eyle. Gidemeyişimizin sebebi tembelliktir, gevşekliktir. Başka bir sebebi yoktur.” Sözlerine devam ederek,

“Büyükler karşısında kusurunu kabul edip, affedilenler eli boş dönmezler” buyurdu.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), amelleri teşvik mahiyeti taşıyan bir sohbetlerinde emir mahiyetinde şöyle buyurdular:”Farz namazlarınızı vaktinde cemaatle kılınız, sünneti terk etmeyiniz.

Akşam namazından sonra yatsı namazına kadar rabıta yapınız, Bu rabıta esnasında gaflette olsanız, rabıtayı kuramazsanız gözleriniz kapalı olarak o vakti değerlendirin, rabıtanızı bırakmayın. Gözlerini açmayın.

Bilhassa sabah namazlarından sonraki amellerinizi terk etmeyin. Her türlü meşguliyette ve kalabalıkta amellerinizi terk etmeyiniz. Gaflet ehli kişilerin arasından alınan nisbet azdır. Ama sahibine mülk olur.

Bu sıddıkıye tarikatında halvete girmek yoktur. Halvette şöhret vardır. Şöhret ise afettir.

Bu tarikatın gaye ve maksadı müride varlığı terk ettirmektir. Halvette yapılan zikirde olur ki kişide benlik duygusu daha çok galebe çalar.

Yatsıdan sonra lambaları söndürün ve konuşmayın veya emredilen amellerinizle meşgul olun. Sıddıkiye tarikatına mensub olan kişiler dünya zengini olanlara karşı muhtaç olmadıklarını göstermek için onlara karşı gayet onurlu davranarak onlara muhtaç olmadıklarını göstermelidir.

Buna karşılık kendilerine muhtaç olan ihtiyaç sahiplerine karşı mütevazi davranıp kendisini onlardan aşağı göstermelidir.

Tabiatında kibirlilik bulunanları tevazuya yönlendirilmeli, tabiatında aşırı tevazu bulunanları da izzeti nefs sahibi gibi biraz davranışlarını düzeltmelidir.

Sûfi kalbini bazı zaman mürşid rabıtası ile bazı zamanda muhabbet, şevk ve zikri celâle ayırmalıdır.

Bazen da kıdem rabıtası yapmalıdır. Rabıta ve zikri, mürid şöyle yapar:

Mürid mahlukatın varlığına bakmaz, ancak Cenab-ı Hakk´kın varlığına birliğine bakar. Ayrıca Allah (c.c)´ın sıfatlarını düşünmeden yalnız zatını düşünmelidir.

Çünkü bu sıddıkiye tarikatı Zat-ı muhabbetten ibarettir, bu vesile ile sıfatların seyri aşılmıştır.

Mürid rabıta yaparken kendisinde saygı uyandıran bir şey düşünmelidir. Değilse rabıtanın bir faydası olmaz.

Mürid kalbinden vesveseyi silmek için mücadele etmelidir. Bu konudaki virdi “La Maksûde illellâh´ bize göre (Abdurrahmân-i Tâğî (k.s))”seyri sülukun en önemli yeri letaiflerin seyridir.”

Nefy-i isbat ise, başlı başına bir maksat olarak değil de ” Celâl” zikri vasıtasıyla vahdeti tahsil etme aracı olarak görüyorum. Oysa bizim tarikimizden bazı büyükler nefy-i isbatı böyle kabul etmezler. Umulur ki böyle bir yol ile gidilirse, kalbin gafil kalacağı boş bir zaman yoktur.

Bir mürid bir iş yapacağı zaman veyahut uyuyacağı zaman işin başında ve bir de sonunda rabıta kursa orada geçen uyku ve gaflet gibi zamanlar da da rabıta kurmuş gibi sayılır.

Müridin gaye ve maksadı saliklik ismi ile aldanmak değil, benlikten sıyrılıp fenaları elde etmek olmalıdır.

By | 2015-08-14T04:29:54+00:00 Cuma, Ağustos 14, 2015|İşaretler, Kitaplar|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin