Şeyh Abdurrahmân-ı Tağî (k.s) Hayatı

Ana sayfa » Şeyh Abdurrahmân-ı Tağî (k.s) Hayatı

Şeyh Abdurrahmân-ı Tağî (k.s) Hayatı

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.lerinin ailesinin bulunduğu ev, halk arasında sûfi evi olarak meşhurdur.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.lerinin babasının adı Molla Mahmud´tur. Kemâlat sahibi, ilmiyle âmil, sünnetleri yerine getiren, müteheccid (teheccüd namazını kılan) ve gözü yaşlı bir zat olarak bilinirdi. Önceleri Kadiri tarikatına mensuptu. Daha sonra Nakşibendiliği ise Şeyh Salih-i Sipiki’den (k.s) almıştır.

Babası Molla Mahmud´un erkek kardeşleri yoktu. Bir kız kardeşi vardı. Saliha kadınlardan olan kız kardeşi Kadiri tarikatındandı ve kerameti ile meşhurdu.

Abdurrahmân-ı Tâğî´nin (k.s) annesi Meyasin adında saliha bir kadın idi. Molla Muhammed´in kızıdır.

Molla Muhammed, Seyyid olup Hüseynî koldan gelen, büyük bir alimdir. Seyda (k.s) anne tarafından dedesi hakkında şöyle diyor:

-Ben küçük iken dedem Molla Muhammed elini omuzuma kor ve şöyle derdi;

-Bizim ailemizin ilmi, irsî olarak dededen oğula devam eder. Halbuki benim oğullarımdan hiç birisi bendeki ilmi talep etmedi. İlmime vâris olacak sen varsın.

Seyda´nın (k.s) annesi de kemâl sıfatları ile meşhur idi, gıybet yapmaz ve boş sözlerle meşgul olmazdı. Kocası evinden ayrıldığında, kadınların arasına gitmez, evinin kapısını kapatır, uzlete çekilirdi. Allah (c.c)´ın zikriyle ünsiyet ederdi.

Doğumu ve Çocukluğu:

Seyda (k.s) Hicrî 1247 miladi tarihinde Şirvan´da doğmuştur. Seyda (k.s) o zamanın adeti veçhile doğarken göbeği; Hz.Yusuf ile Züleyha hakkında yazılan bir aşk kitabı üzerine kesilerek Allah (c.c)´a aşık bir zat olması arzu edilmiştir.

Seyda´nın (k.s) alnında, daha küçük iken bile ilahi aşkın izleri alnında görülüyordu. Bir çok sefer anne ve babası, onun hakkında şöyle derlerdi:

Cenab-ı Allah (c.c)´ın bize lütfettiği bu çocuk, başka çocuklara benzemez. Bunun beslenmesini eller ile değil kalbimize yerleştirerek ihtimamla yapmamız gerekir.

Daha küçük yaşta iken Kur´an-ı Kerim´i ve itikat ile ilgili bir küçük kitabı okudu. Annesinin güzel terbiyesi sayesinde başka çocuklardan fark edilirdi.

Boş işlerle meşgul olmazdı. Seyda (k.s) şöyle derdi: “Annemin güzel terbiyesi ile ervah alemiyle ilişkim kesilmezdi. Allah´tan gafil olmazdım.”

Çocukların arasında kendimi devamlı kusurlu görürdüm. Seyda (k.s), on yaşına ulaştığında annesi vefat etti, babasıyla kaldı.

Şafiî fıkıh kitaplarından İmam Râfii´nin “Muharrer” kitabını okudu. Daha sonra arapça gramer ilmine başladı. “Had-âikû´d-Dekâik” kitabına kadar babasının yanında okudu.

Daha sonra, memleketin meşhur âlimlerinden Molla Abdüssamed´in yanına gitti. O vefat edince Gavs-ı Azam (k.s) Hz.lerinin kardeşinin oğlu, büyük alim Molla Diyâuddîn´in yanına gitti. Onda Molla Cami´ye kadar okudu. Molla Diyâuddîn´in o kadar sevgisine mazhar oldu ki, gece-gündüz O’ndan ayrılmazdı.

Daha sonra, çevredeki meşhur âlimlerden okuyarak ilmini bitirdi. Sonra, babasına vakfedilen Ispahart´daki medresede ders vermeye başladı.

Medrese eğitimi sırasında en fazla ilişkide bulunduğu kimseler, dünya ile ilgisi olmayan dervişlerdi.

Cezbe hali çok fazlaydı.

Semâ ve kaside dinlemeye iştiyakı vardı.

Talebeleri çoğu sefer dışarı çıkartıp; akan suların kıyılarına, çiçekli bahçelere ve güzel manzaralı tepelere götürerek ders verirdi.

Bazen verdiği kitapta müşkül meselelerle karşılaşınca kitabı kapatır, talebelerinden ilahi aşka dair bir kaside söylenmesini isterdi.

Meselelerin cevabını (çözümünü) Allah (c.c)´tan isterdi. Seyda-i Tâğî (k.s) bu dönemi için şöyle buyuruyor:

-Bana yol gösteren bir mürşid, bağlı olduğum bir tarik olmadığı halde, Cenab-ı Allah (c.c), beni günahlardan koruyordu. Bir gece, kötü bir yere gitmeye niyet ettim.

Yolda giderken, çamur yerde ayağım kayıp yere düştüm. Eve dönüp elbisemi yıkamaya başladım. Temizliğimi sabah olduğunda bitirebilmiştim.

Seyda (k.s) yüksek bir himmete sahip olduğundan dünyevi rütbelerle kanaat etmezdi.

Osmanlı Devleti, kendisine bulunç nahiyenin müdürlüğünü, kadılığını ve müderrisliğini verdiği halde bunlara iltifat etmedi.

O, kendisini Allah (c.c)´a ulaştıracak bir Mürşid-i Kâmil arıyordu.

Tarikata İntisabı ve Mürşidleri:

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s), son hastalığı sırasında, Gavs-ı Hizâni´ye (k.s) intisap edişine kadar geçen hayatını, sohbet ve yakıcı bir muhabbet üslûbu ile şöyle anlatmıştır :

-Vallahi, ömrümün başından şu ana kadar Allah´tan başka tek gayem olmamıştır. Yalnız arada çok kısa bir süre geçirdim ki onu sonra anlatırım.

Doğduğum zaman, annem göbeğimi Mevlana Molla Cami Hz.lerinin eserlerinden biri olan “Yusuf ile Züleyha” kitabı üzerinde kesmiştir. Meme dönemimin nasıl geçtiğini bilmiyorum. Yalnız beni görenler halimi beğeniyorlarmış. Memeden kesildikten sonra bir emirin yetişkin çağa gelmiş bir kızından hoşlanır olmuşum.

Öyle ki o kız beni taşısa veya yanımda dursa susuyor aksi halde ağlıyormuşum. Daha sonra, yedi yaşımda iken annemin vermiş olduğu terbiyenin etkisi ile, sevgiye dönük tabiatım, korku tabiatına dönüştü.

Böylece ölümü, azabı ve diğer korkutucu akibetleri düşünmeye başladım. O sırada anneme “Çocuklar için azap yoktur” deyince, annem bana “Evet, öyledir. Çünkü; onlar cahildirler.”

Oysaki sen âlim bir sülalenin çocuğusun. Sana çok şeyler anlatıldığı için sen artık âlim oldun ve bu yüzden senin için azap vardır” dedi. Ben de çocuklarla oynarken onlar çirkin bir söz söyleyince veya günah olan bir hareket işleyince onlara:

Ben böyle yapmam, böyle bir söz söyleyemem, derdim.

Çocuklar bana niçin? deyince kendilerine:

Çünkü Allah (c.c)´tan korkuyorum, derdim. Bunun üzerine çocuklar bana: Bizler günahları yazılmayan çocuklar değil miyiz? diye sorunca kendilerine: Annem bana diğer çocukların günahları yazılmaz ama seninkiler yazılır, dedi diye cevap verirdim.

On iki yaşına girinceye, bulûğ çağının eşiğine dayanıncaya kadar bu korku ile yetiştim. On iki yaşındayken bir arkadaşımın teşviki ile yabancı bir kadına âşık olmaya kalkıştım. Bu işe çok önem vermeme rağmen sırf Yüce Allah´ın lütuf ve keremi sayesinde isteğime eremedim.

Fakat bu yüzden on üçüncü yaşımın sonuna kadar devam eden bir gaflet haline düştüm. On üç yaşımı bitirip de bulûğa erince Molla Ziyaûddîn Arvasî´ye başvurdum.

Bu zât, muhabbet ve ülfete fazlasıyla dönük tabiatlı bir insandı. Bana: Muhabbete denk gelecek hiçbir şey yoktur, dedi. Ayrıca bana muhabbetin özelliklerini açıkladığı gibi muhabbet sahiplerinin abidlerden ve zahidlerden daha üstün olduğunu anlattı.

O´nun telkinlerinin etkisi ile tekrar eski muhabbete dönük mizacım geri geldi. Fakat bu yeni mizacımda mecazî aşklara artık yer yoktu.

Bunun üzerine Hacı Emin Şirvanî Hazretlerine başvurarak onun tarikatı olan, Rufaîlik tarikatına girdim ve O´na biat ettim. Arkasından da virdlere, zikirlere ve nafile ibadetlere giriştim.

Bütün bunları cezbe ve muhabbetle yapıyordum. Fakat bir süre sonra Hacı Emin Şirvanî, Şeyhi Abdurrahmân Talebani Hazretleri tarafından reddedilince Şeyh Hamza Telvi Hazretlerine vararak O´na biat ettim.

Bir süre O´nun müridi olarak kaldım. Bu arada muhabbet ve cezbe halim kuvvetli bir şekilde devam etti. Bir süre sonra Yüce Allah (c.c) gözlerimi kâmil bir mürşidin ellerinde açtı.

Bu öyle büyük bir Şeyh idi ki, Kadiri tarikatından Seyyid Nurettin Birgivi hazretlerinden sonra, O´nun kadar saf, temiz ve gerçeğe yaklaşabilmiş bir şeyh yoktur.

Bu sözlerimle Şeyh Abdülbari Çarçahi hazretlerini kastediyorum. Yeni şeyhim beni hemen tasarrufu altına aldı.

Bana oruç tutmak, az yemek, az uyumak, kirli elbiseler giymek ve sık sık mezarlıkları ziyaret etmek gibi çok riyazetler yaptırdı.

Öyle ki, bazen geceleri bir iki saat mezarlıkta kalırdım. Hatta Tahi köyünün mezarlığında açık bir mezar vardı. İçinde ölü kemikleri yoktu.

Bazı geceler bu mezara girer ve orada sabahlardım. Bu arada dünyadan, insanlardan ve dünya hazlarından uzaklaşmış, soğumuştum.

Şeyhim bana bir gün bir gece boyunca yüz yetmiş bin kere tehlil (Lâilâheillallah) dememi emretmişti. Bana derdi ki:

Kalbini ateş taşı (çakmak taşı) ve Lâilâheillallah cümlesini de ateşin demir parçası (çakmak) say.

Kalbini bu yüce cümle ile muhabbet ve cezbe ile döv. Böylece demir darbeleri altında kalan taşlarda görüldüğü gibi, kalbinden kıvılcımlar çıksın.

Ben de onun tarifine uyarak zikrederken önceleri kalbimde kıvılcımlar çıkıyor ve tüm kalbimi aydınlatıyordu. Arkasından cezbeye dayanan bir huzura kavuşuyordum.

Öyle ki o zamanlar bu kemâlden daha üstün bir kemâl hal olmayacağını sanıyordum. Gavs-ı Azam Arvâsî (k.s) hazretleri o sırada Kulât´da oturuyor, sessiz ve gürültüsüz bir şekilde tasarrufunu gösteriyordu.

O´nun müridlerinden biri olan Süleyman Erbusi, arasıra Kulat Köyüne gidip dönmüştü ki, kendisine alaylı bir ifade ile:

-Kulat´daki sûfiler nasıldırlar, ne yapıyorlar? diye sorunca bana:

-Vallahi falanca dereyi geçsen öyle demezdin, diye cevap verdi. Adamın bu sözü beni çok etkiledi.

O sırada halife olarak görevli idim. Bir kaç müridim vardı. Bu müridlerimden birine “başımı ve sakalımı traş et” dedim. Oysa daha önceden içimden sakal traş etmemeye karar vermiştim. Zaten Kadiri halifeleri sakallı oluyordu. Müridim bana;

-Kendine ne yapıyorsun dedi.

-Vallahi falanca kişinin sözleri beni çok etkiledi. Kulat´a gidiyorum, dedim. Bunun üzerine müridim bana:

-Halife oldun, müridlerin var. Bu noktaya vardıktan sonra Kulat´a gidip o cahil sûfilere katılıyorsun. Vallahi sen delisin, dedi. Kendisine:

-Ne dersen de, beni etkileyemezsin, buna göre konuşmaktan vazgeç diye cevap verdim.

O gece içimde büyük bir endişe ve sıkıntı belirdi. Sabaha kadar uyuyamadım. Seher vakti gelir gelmez derhal Gavs-ı Azam (k.s) hazretlerinin o müridinin evine vardım, kendisini uykusundan uyandırarak.

-Benimle birlikte gelir misin? dedim. Adam da:

-Gelirim, dedi. Böylece seher vakti yola koyulduk. Daha önce o müridin sözünü ettiği dereden geçerken kalbimde acayip bir etki hissettim.

Böylece Kulat´a varınca Yüce Allah gözlerimi Cennet bahçelerinden bir bahçede açtı. Başkasının bir yılda üzerimde sağlayamayacağı tasarrufu Gavs-ı Azam (k.s) hazretleri bende bir günde sağlamıştı.

O sırada dillerin ifade edemeyeceği, kulakların duyamayacağı acayip bir haller duydum ve gördüm.

O zaman daha önce elde ettiğim hallerin gafletten ve boşu boşuna ömür harcamaktan başka bir şey olmadıklarını anladım.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) daha sonra Gavs´ın (k.s) yanına gitti. Bütün dünya işlerinden ayrılarak onun yanında kalmayı istedi.

Gavs (k.s) kendisine “Lafza-i Celâle” devam etmesini emretti. Sabahleyin Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s), Gavs´a (k.s) şöyle dedi:

-Kurban ben her şeyde Lafza-i Celâlin zikrini duyuyorum. Hatta önümde yürüyen köpekten bile o zikri duydum. Gavs (k.s) kendisine Ispahart nahiyesinde kadılık yapmasını emretti.

Seyda (k.s) orada bir veya iki sene kadar kadılık yaptı. Kadılık yapmasında iki büyük hikmet vardı:

Birincisi; dünya azizliğini gördükten sonra zillete düştüğünde durumunun ne olacağını denemek.

İkincisi; O´na ayrılık eziyetini çektirerek arzu ve iştihayı artırmak. Gerçekten de kadılık müddetince devamlı mürşidi için kaside söyleyerek aşkla meşgul oldu.

Muhabbeti gün be gün artardı. Bu müddet içerisinde zaman zaman mürşidinin yanına giderek hasretini giderirdi.

Gavs’ın (k.s) emriyle kadılık işinden ayrıldıktan sonra dünyadan tamamıyla uzaklaşıp, mürşidinin kapısında hizmet kemerini bağladı.

Bu arada cahil kimselerin kendisine layık olmayan sözleri söylemelerine kulak asmadı. Daha önce ailesiyle birlikte izzet ve bolluk içerisinde yaşarken, o kadar fakirliğe düştüler ki ekmeklerini başka kapılardan isteme durumuna geldiler.

Çocukları küçüktü. Hizmetlerini görecek, başkalarının zulmünden muhafaza edecek kimseleri yoktu. İki saliha hanımı vardı. O kadınlar bölgenin şerefli ailelerinden oldukları halde Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.lerinin, içine düştüğü fakirliği onunla birlikte teslimiyet içerisinde paylaştılar.

Aile efradından, durumu ve fakirliği hakkında kendisiyle konuşmak isteyenleri dinlemezdi.

En sadık dostlarından ve müridlerinden biri olan Molla Hüseyin bu konuda şöyle diyor:

-Seyda Kulât köyünde Gavs´ın (k.s) yanında iken oraya gittim. Yanına varınca ailesinin durumunu kendisine bildirmek istedim.

Teveccüh´ten sonra bildirmemi söyledi. Teveccühten sonra yanıma gelip şöyle dedi:

-Eğer ailemin üzerine eviniz yıkılsa, Ziyâuddîn dahil olmak üzere hiçbirisi kurtulmaz.

– Allah´a şükürler olsun,

– Bana hiçbir tesiri olmaz.” Ben kendisine;

– Elhamdülillah hepsinin durumu iyidir dedim.

By |2018-06-28T22:27:31+00:00Cuma, Ağustos 14, 2015|İşaretler, Kitaplar|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin