Mürşide Teslimiyet ve Edep [2]

Ana sayfa » Mürşide Teslimiyet ve Edep [2]

Mürşide Teslimiyet ve Edep [2]

Seyyid Tâhâ (k.s) şöyle diyor:

“Kendini beğenmişliğin ve riyakarlığın bu Tarik-i Nakşibendî de yeri yoktur. Böyle duygulara kapılan kimseler Nakşibendî değildir.

Nakşibendî olan kimse nefsinin arzularına uymamalıdır. Çünkü nefsin arzusu sahibini yoldan çıkartmaktır. Riyazet yapmak bizim tarikatımızda yoktur. Çünkü riyazat yolu uzatır. Bizim gayemiz ise yolu kısaltmaktır.

İbrahim Çokreşî (k.s) buyuruyor:

Bir gün münkirlik yapan birisiyle aramızda bir tartışma oldu. Abdurrahmân-i Tâğî´nin (k.s) meclisine gittim, bana dedi:

-Gel şöyle otur. Ben ise kendilerine sıkıntılı ve öfkeli bir şekilde:

-Nasıl oturayım…! Bunun üzerine bana dediler:

-Sen niçin falan münkire şöyle böyle diyorsun….! Ayrıca biraz önce söylediğin sözleri ve halini ben (Abdurrahmân-i Tâğî (k.s)) edebsizlik sayıyorum.

Bak İbrahim (k.s) sen insanlara celalli davranıyorsun, oysa bu hal iyi değildir. Sen bu hallerinden mütevellid az kalsın zarar görüp mahvolacaktın..

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün bir mürşidin şu sözünü naklettiler: “Cenab-ı Hak her gün saliklere nazar eder. Fakat tabiatı icabı celalli olanlar bu devletten istifade edemez. Onların kanatlarına asla devlet kuşu konmaz.”

İbrahim Çokreşî (k.s) diyor: Abdurrahmân-i Tâğî (k. s) beni celalli tabiatımdan mütevellid azarlayıp şöyle dedi:

Biz Gavs-ı Azam´dan (k.s) hiç bir gün kahır talebinde bulunmadık. Yalnız bir olay olmuştu, o müstesna. Bizim bu talebimize şeyh hazretlerinin halifesi şöyle dedi: “Kahır talebinde bulunmayınız, çünkü kahır gelince herkese gelir.

” Mürid imtihanda olduğunu düşünerek hiç bir zaman mürşidinden emin olmamalıdır. Edebe dikkat etmeli ve kendisinden çekinmelidir. Nitekim ayet-i kerimede Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor:

“Allah´ın mekrinden ancak hüsrana mahkûm olanlar emin olabilir” (Araf/99) Hatta mürid mürşidinden korkmalı, ona karşı olan muhabbetinin azalmasından sakınmalıdır.

Nitekim Seyyid Tâhâ (k.s), Gavs´a (k.s)

”Tavşan nasıl aç arslandan korkarsa sen de benden öyle kork” demiştir. Gavs (k.s) Hz.leri

-Korku sevgiyi azaltmaz mı? deyince Seyyid Tâhâ (k.s) :

-Hace Baki de öyle demişti, diye cevap verdi.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri dedi: İbrahim sen “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbi” derken kork. Çünkü olur ki bu sözü söylerken kalbinde başka şeyler mevcuttur.

Sen mürşidinden himmet dile ta ki seni kötü hallerden korusun. Mübareğe arz ettiğim zaman dedi:

” İbrahim, ben sana itidali tavsiye ettim. Yoksa muhabbeti azaltacak şekilde korkuyu değil. Mürid her an mürşidinden çekinmelidir.”

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor: “Şeyhin celallenmesi kendi iradesi dahilinde değildir. Mürid, şeyhinin celalli zamanına rastlarsa ondan uzak dursun.”

Bir gün Abdurrahmân-i Tâğî´ye (k.s) eşi, bir sûfiye sakal bırakmaması için vesile olmak istemişti. Eşinin bu arzusuna mübarek o kadar celallendi ki nerede ise eşine kahredecekti. Bir müddet sonra Seyda (k.s) dedi:

“Elimde olsaydı, ne eşime kızacaktım ne de o fasıka bir şey diyecektim. Onu dilediğini yapmakta serbest bırakacaktım.

” Size şöyle diyeyim:”Sevgili gayet nazlıdır. Sevene hiç bir zaman muhtaç değildir.

” İbrahim Çokreşî (k.s) diyor: Ben çok basit bir mesele için Abdurrahmân-i Tâğî´nin (k.s) en çok sevdiği oğlu Molla Ziyâuddîn´e kahr ettiğine şahit oldum. Öyle oldu ki Molla Ziyâuddîn ölmek üzere idi. Biz hemen fidye verdik. Çok şükür Molla Ziyâuddîn kurtuldu.

Mürid, her kim olursa olsun ta ki şeyhin en sevdiği dahi olsa yine mürşidin celâlinden korkmalıdır.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) dedi: “Büyük sevgi nefrete dönüşürse Allah korusun akabinde şedid bir düşmanlık doğurur.

Bakınız, Gavs (k.s) eşlerinden birisini boşamıştı, ben şimdi o kadının üzerinde hâlâ Gavs´ın (k.s) kahrını görüyorum.

Ben (İbrahim Çokreşî) itiraz edip dedim: Efendim, bu nasıl olur. O kadın, Gavs (k.s)´la bu yol için çok sıkıntı çekmiştir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dedi: O kadın ölünce Gavs (k.s) ve kadının oğlu Şeyh Celâleddîn cenazeye gitmedi. Cenazeyi şeyh Bahâuddîn ve Seyyid Hamza kaldırdı.

Bunun birinci sebebi şudur:

Gavs (k.s) böyle davranmakla Cenab-ı Hakk´ın sevgisini her türlü akrabadan üstün tuttuğunu göstermek istedi.

ikinci sebebi ise, mürşidler ledün ilmine vakıftır. Ama bu ilimleri hakkında konuşmazlar. Mürşidini akrabalarına tercih ederler. Mürşid akrabaları hakkında nasıl hareket ederse onlar da aynı şekilde davranır: Bu konuda bir şey söylenilmez.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor ki: Bir mürid ehl-i dünyaya imrenmemelidir. Onlara acıyarak aşağıların aşağısı görmelidir.

Ayrıca kendi nefsini de onlardan daha aşağı görmelidir. Ancak böyle yaparsa şeyhine karşı edebli davranabilir. Ve sûfiliğin de hakkını eda edebilir.

Şunu bilesiniz ki, bu inançta olursanız bu sûfilerin ayaklarının arşın üzerinde olduğunu görürsünüz, inan ki ömrüm hakkı için, bu zevat hem arştan hem de kendileri dışındaki herkesten üstündürler.

Çünkü bu tabakanın gaye ve maksadı Cenab-ı Hakk´ın zatıdır. Şeref ve üstünlük ancak ve ancak gaye ve maksadlarına göre ölçülür.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdular: Bir mürid şeyhini ziyarete gittiği zaman, mürşidinin yanında kalacağı zamanı önceden belirli bir zamanla sınırlamamalıdır. Kalbinin muhabbetine göre ayarlamalıdır.

Şöyle ki; kalbin muhabbeti üstadıından ayrılmadan müsaade alıp evine dönmelidir. Kalbin muhabbeti üstada bağlı kaldığı müddetçe üstadla beraber olabilir.

Abdurrahmân-i Tâğî´ye (k.s) bir gün virdlerinin artırılmasını söylediler. Mübarek daha çok hizmet etmelerini buyurdu. Dedi:

“Asıl amel hizmettir.”

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri şöyle buyuruyor: Bu sıddıkiye tarikatı mensubu zenginlerin gayet mütevazi ve hoş görülü olması lazımdır.

Fakirlerin ise zenginlere karşı gayet onurlu bir tavırda olmaları gerekir. Fakirler ihtiyaçları konusunda zenginlere karşı bir aşağılık duygusunda olmamaları lazımdır.

Sohbetimize konu yaptığımız onur ve kibirden maksat insanın kendisini Allah (c.c)´tan gayrı kimseye muhtaç saymamasıdır. Çünkü insan kendisini başkalarına karşı muhtaç görürse olur ki onların günah ve bid´atlarına da ortak olur.

Nitekim Şeyh Hz.leri bir kimseye tevbe etmesini emretti. Alimlerden birisi de şeyhe başvurarak, o kimsenin ipekli elbise giymesine müsaade edilmesini istedi. Şeyh Hz.leri o alimin bu davranışı hakkında şunları söyledi:

-O alimin ricada bulunmasının sebebi o adama dünyalık bakımından ihtiyacı olması ve zekât alma ümididir. Zenginlerin fakirlere, fakirlerin de zenginlere karşı münasebetlerinde ölçüyü kaçırmamaları gerekir.

Gavs-ı Âzam´ın (k.s) zamanında bir fakir vardı. O zat zenginlere karşı o kadar ölçüsüz hareket ederdi ki ayrıca eşi de zengin insanların eşlerine karşısında oturmaya izin vermiyordu. Elinden geldiği kadar da kibirli davranıyordu.

Gavs (k.s) bundan da aciz oldu. “Bu kadar da ileriye gitmek uygun değildir” buyurdu.

Bu durumlar karşısında şeyh hazretleri dedi:

“Tevazuun temel gerekçesi insanlardaki tecellidir. Çünkü her insan Cenab-ı Hakk´ın tecellisine mazhardır.

İnsan kendi şahsına gelen tecelli payına göre hareket ederse tevazu ehli olup, davranışları da böyle olur. Ta ki kendisini tecellilerde yoksun olarak karşısındaki kişiye göre kendisini daha aşağı görür. Karşısındakileri kendisinden daha Allah (c.c)´a yakın bilir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bu konularda şöyle buyuruyor: Kişi kendi nefsini çok hakir görür. Ayrıca kendisini Allah´ın sıfat ve tecellilerinden yoksun görür, Allah´ın tecelliyatını kafirde görür de kendinde görmez.

İnsan böyle düşünürse varlık duygusundan sıyrılır. Böylece diğer insanlara karşı mütevazi ve alçak gönüllü olur.

Allah´a varan yollar dörttür.

1) Muhabbet yolu

2) Kendi varlığından sıyrılma yolu.

3) Bütün varlıklara karşı kendisini ihtiyaçsız hissedip onlara yüksekten bakma yolu.

4) Kendisini varlıklara karşı muhtaç hissetme ve onlara karşı mütevazi olma yolu.

Kişinin varlıklar karşısında kendisini ihtiyaçsız sayması muhabbeti, muhtaç hissetmemesi ise varlık duygusundan sıyrılmayı gerektirir.

Eğer mürid varlık duygusundan kurtulursa, kendisini Allah´ın ve şeyhin sıfatlarından yoksun görür. Kendi dışında kalanları ise değişik görür. Neticede bu hallerinden dolayı kendisini herkesten aşağı görür.

Böylece Allah´a (C.C) giden yollar dörtten ikiye iner.

Cezbenin iki yolu vardır;

a)Muhabbet yolu

b)Varlıktan sıyrılma yolu.

Yolların en sağlamı kişinin kendi varlığından sıyrılarak katettiği yoldur. Çünkü bu yol sûfiyi bazı tehlikelerden korur.

Örneğin; Beyazıd-ı Bestami ile Ahmed-i Cami hazretlerine bakalım.

Beyazıd, Ahmed-i Câmi´ye derki: “İkimiz de aynı anda cezbeye sahip olduk. Ama ben bazı vartalara düştüm sen ise düşmedin. Bunun sebebi nedir?

Ahmed-i Cami der:”Sen dedin ki, benim arş sancağı üzerinde çadırım var. Ben ise dedim ki, arş sancağı altında çadırım var.” Beyazıd (k.s) bu yolda birtakım vartalara düşmüştü. Ahmed-i Cami (k.s) ise düşmemişti.

İbrahim Çokreşî(k.s) diyor:

“Ben Seyda (k.s) ´ya sordum. Bu sözler onların ihtiyarı dahilinde midir?

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) cevaben buyurdu:

“Hayır, kendi ihtiyarları dahilinde değildir. Bu iki söz de varlıktan kurtulmayı sona erdirici mahiyettedir.

Ahmed-i Cami (k.s) bu hâlden kurtulmuştur. Ama Beyazıd-ı Bestami (k.s) kurtulamamıştır.

Aklı başında olan bir mecnunun şöyle bir âdedi var idi: Dünya ehli zengin bir kişi kendisini ziyarete gelirse onunla, çıplak bir şekilde ve elindeki tesbihle zikr ederken konuşurdu.

Yanına bir fakir gelirse gayet edebli konuşurdu.

Bunun sebebi şudur:

Ehl-i Dünya olan kişiyi kendisini tecellilerden mahrum kılar, ama fakirler ise böyle değildir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri manevî rabıta hakkındaki bir soruya şu karşılığı verdi:

“Manevi rabıtadan gaye kalbi mürşide bağlamaktır. Kalbin bağlanması ise ancak ihlâs ile elde edilir. Manevî rabıta muhabbet yolu ile de tahsil edilebilir; ama ihlâs ile tahsil daha kesindir.

Şeklî rabıta ise: Muhabbet yolu ile ihlâs yolundan daha çabuk kazanılır.

Manevî rabıtayı gerçekleştiren en birinci etken şudur:

Şeyhin gerek yanında gerekse gıyabında gayet edebli bulunmak. Ayrıca bütün müridleri mürşidin nazarına mazhar olmuş, kendisini ise mahrum olmuş kabul edip onlara da edepli davranmalıdır.

Bütün sûfileri mürşidin bir nevi ehl-i beyti, kendisini ise o kapının kıtmiri bilmelidir. Kıtmir herkesin elinden nasıl bir şey bekler ise mürid de öylece diğer kardeşlerinden dua dilemelidir.

Ben (Abdurrahrnân-i Tâğî (k.s)) bir ara üstadım Gavs-ı Âzam (k.s)´dan ayrı kalmıştım. Gayet şedid bir muhabetle yanarak evimde oturuyordum.

Duydum ki bir zımmî Gavs (k.s)´ın yanından geliyor. Kendime hakim olamadım gidip onu köyün dışında karşıladım. El sıkıştık. Kendisine dedim:

“Sen öne geç” eve gidelim. Önüme geçmeyi kabul etmedi. El ele tutuşup eve gittik. Evde izzet-i ikram ettim, keçe minder üzerine oturttum, yemeğimizi beraber yedik. Hürmet olsun diye kendi ağızlığımdan tütün içirdim. O içtikten sonra ağızlığı bana uzattı. İnanın şu anda dahi hatırımdan çıkmayan acayip bir nisbet hissettim. Zimmî tekrar aynı ağızlığı istedi. O zaman dedim:”Sana yaptığım bereketlenmek içindir, artık vermem. “Zımmî gitmek istedi, uğurladım. Eve döndükten sonra onun oturduğu keçe mindere burnumu dayayarak kokladım.

İnanın şimdi dahi o kokunun ben de uyandırdığı hazzı hatırlayınca neşe duyuyorum.

Ben (Abdurrahmân-i Tâğî (k.s)) inanın kendi azizliğimi; mürşidime bağlı olanlara karşı, kendimi aciz ve muhtaç hissetmekte görüyorum.

Eğer ki mürid kendi nefsini böyle, diğer sûfileri de mürşidin nazarına mazhar olmuş görürse şüphesiz ki onlara karşı edepli ve hürmetli olur.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri şöyle buyuruyor;

-Bir müridi, mürşidinin manevî sofrasından talepçi olmalıdır. Çünkü mürşid-i kâmil müridin talebine göre tasarruf ve himmet eder.

Ahmed-i Câmi (k.s) bir zahide himmet etti. Bu zahid o himmet sayesinde belirli bir beldeyi keşfen gördü. Sonra mübarek zahide dedi: “Senin bizden talebin ve gücün bu kadardır. Değilse bizim tasarrufumuz çok çok fazladır.

” Müridliğin orta döneminde müride istek ve talebini artırması tavsiye edilir.

Bakınız, Gavs-ı Âzam´ın (k.s) halifesi olan Şeyh Halid (k.s), Şah-ı Nakşibend´den (k.s) şöyle rivayet etti:

“Ayakları ile başımın üstüne çıkacak kadar talep ehli olmayan müride hakkımı helâl etmem.” Abdurrahmân-i Tâğî (k.s)´ye sordum:

“Bir sûfinin içersinde bulunduğu bir hâlden daha yüksek bir hâl istemesi doğru mudur? “Cevaben dediler: “Bu yolun bazı büyükleri makbuldür demişler. Çünkü talep edilen şey ilâhi cezbedir. Bunu elde edebilmenin yolu ruhu feda etmektir.

Aslında müridin talep ettiği ruhu talep etmektir. Çok fedakâr olmak daha güzeldir.

Abdurrahmân-i Tâğî(k.s) hazretleri şöyle buyuruyor: “Mürid kendi hata ve günahlarını düşünüp diğer etbanın hepsini de tasarruf ve tecellilere mazhar olmuş görürse edep ve hürmet ehli olur.

Seyda (k.s)´ya ben (İbrahim Çokreşî) dedim: “Efendimiz malumunuzdur ki bir vakit sûfilerden birisi demişti ki: “Fayda istemiyorum” bu söz ne manaya gelir. Böyle diyen sûfi aslında en güzel faydayı talep etmiş oluyor. Çünkü bu söz “Ben şeyhime vasıl olmayı istiyorum, başka bir isteğim yoktur” demektir.

Gerçekte önemli olan maddî vuslat değil, manevî vuslattır. Manevî vuslat: Mürid şeyhini mutlak fânîlik mertebesine ermiş olarak bilmelidir. Böyle olunca ona vasıl olabilmek, ona arkadaş olabilmek ancak “fena” makamına ermekle mümkün olur.

Bir sûfi dedi:”Uzak kaldığım zaman muhabbetim artıyor” Ben bu söze kızıp azarladım. Dedim ki: İstenen şey maddi değil, manevi vuslattır” Bu sûfinin yanılmasına sebep olan söz ise Gavs´ın (k.s) benim hakkımda söylemiş olduğu “O vuslata erenlerdendir; ama muhabbeti eksiktir.” sözüdür. Bu sûfi, vuslatı maddi vuslat olarak yorumlamıştır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri şöyle buyurdular: “Kurtuluş şunlardadır.

1)İlim: Ehl-i sünnet vel-cemaat inancı,

2)Amel: Şeriatı yaşamak

3)İhlâs: Hâlisiyettir, sohbettir.

Tasavvuf yolunun ve bu yolun efdaliyetini meydana çıkaran unsurlar şunlardır:

A)Geçmiş olan sohbetlere karşı şükür,

B)Geride bırakılan sohbetlere karşı özlem duymak. Yeni bir sohbet fırsatının doğmasını istemek.

Mürid tasavvuf sohbetlerine katılmalıdır. Katıldığı zaman o sohbetin sonunda sohbet bitti diye üzülerek gelecek sohbeti beklemelidir. Bu haller müridin kalbinde tabii olarak belirmiyorsa mürid kendisini bu hallerin belirmesi için zorlamalıdır.

Çünkü; Hadis-i Şerifte buyuruluyor:

“Eğer ağlayamıyorsanız, ağlar gibi davranınız.” (et-Terğib, 4/231)
C)
Tarikatın bir diğer prensibi de kalbi karıştırıp vesvese veren duyguları bırakmaktır. Ondan temizlenmektir. Bu temizlik için mürid kendini zorlamalıdır.

Müridin terakkiyetine en büyük engel kamil olmayan şeyhin sohbetidir.

İbrahim Çokreşî (k.s) anlatıyor:

Bir gün Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) bir seyahatten dönmüştü. Onu müridler çok özlemişti. Seyda müridlere dedi: İki hutbe arasında şöyle dua ediniz.

“Allah´ım bu birlik, özlem ve muhabbetimizi hakkımızda istidraç yapma.”

Bizim bu halimizi dünyayı terk edip senin zatına sığınma vesilesi eyle.”

Kahır üç türlüdür:

A)Zahirî kahır: Bu hal aslında faydalıdır.

B)Batınî kahır: Yok etmek demektir.

C)Tenbihî kahır: Zahirî kahır, batınî kahırdan daha ağırdır. Batınî kahır da zahirî kahırdan daha ağır olduğuna göre bu her ikisinin arasında kalır.

Allah bizleri korusun.

By |2018-06-28T22:27:30+00:00Cuma, Ağustos 14, 2015|İşaretler, Kitaplar|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin