Talep ve Yükselme Arasındaki Fark [1]

///Talep ve Yükselme Arasındaki Fark [1]

Talep ve Yükselme Arasındaki Fark [1]

A) Yükselme talebe bağlı olursa bir makamdan diğer makama, bir halden başka bir hale geçmeyi gerektirir. Terakki ise talebe bağlı olmadığından sûfi içerisinde bulunduğu makamda genişlik kazanır.

B) İkinci fark şudur; ölüler için talep olmadığı halde terakki vardır. Ölülerin terakki etmesi şudur:

Mesela seyr halinde vefat eden bir kimsenin, seyr halindeki lezzetin artması, bu haldeki nasibin genişlemesi, o zatın terakki etmesidir.

Vahdet halinde ölen kimse de bu haldeki seyri artarak ve payı genişleyerek yükselir.

Yoksa ölü bulunduğu bir makamdan başka bir makama geçerek yükselmez.

Hiç bir kemalât elde etmeksizin vefat etmiş bir iman ehli zatın imanının nuru artar. İman nuru çok büyük bir nimettir. Hatta ki, günahları sileceği dahi söylenebilir. Bu yüzden mürşidlerin yeni ölen birinden nefret ettiklerini vefat tarihi geçtikten sonra ise bu nefretlerinin geçtiğini görürsünüz.Çünkü,vefat tarihi eskiyenler yükselmektedir.

Vefat etmiş zatların yükselmelerinin bir sebebi ise, büyüklerin onlardaki kalp hastalıklarını gidermeleridir.

Bakınız bizim tanıdığımızdan olan Molla Ziyâuddîn münkir idi. Vefat ettiği zaman büyük sıkıntı çekti. Rüyamda O´nu gördüm. Benden kendisi adına, Gavs (k.s)´tan yardım istememi söyledi.

Gavs (k.s)´a durumu arz ettim. Gavs (k.s) bir yıl ricamı kabul etmedi. Bir yıl sonra Gavs (k.s) beni çağırıp dedi: “Hoca´nın düşmüş olduğu kalp hastalığı giderildi. Hoca affedildi.”

Gavs´ın (k.s) münkirlerinden, molla Abdulgânî isimli birisi var idi. Bu zat vefat edince Gavs (k.s) dedi:

“O´na ateşli katrandan gömlek giydirilerek azap çektiriliyor.” Bu sohbetten belirli bir zaman geçti.Gavs´ın (k.s) oğlu Şeyh Celâleddîn Molla Abdulgânî´nin aleyhinde konuştu.

O zaman Gavs (k.s) tatlı bir dille dedi:

-Sus o bizim kardeşimizdi. Ben (Seyda-ı Tâği (k.s)) anladım ki, Molla Abdulgânî´nin kalp hastalığı izale oldu. O da affedildi.

Bu sohbet sırasında şöyle bir soru soruldu: Efendimiz nasıl olur da büyükler kendi akrabalarına vefatlarında, merhamet etmezler?

Seyda (k.s) şöyle buyurdu: Gavs’ın (k.s) kardeşine merhamet etmemesi, onun zatına münkirliğinden dolayı değildi.

Münkirliğinin Seyyid Taha´ya (k.s) kadar uzanmasından dolayıdır. Bakınız fer’i inkar, aslı da inkar etmeyi gerektirir.

Gavs (k.s) böyle demiştir. Bir gün Seyda´ya (k.s) dedim: Efendimiz falanca zat bizim genel merkezimizi hedef alarak suçlamıyor. Yalnızca arkadaşlarımızdan birisini inkar ediyor…

Bu sözleri Seyda (k.s) şöyle cevaplandırdı: Şaşırıyorum. Çünkü nasıl dersiniz bu zat şeyhi inkar etmiyor.

“Şeyhin iyi dediğine kötü demek” şeyhi inkar etmektir.

Çünkü bu konuşma şeyh yanlış konuşuyor demektir.

Cenab- Hakk cümlemizi kendisini sevenlerden eylesin.Sevdiklerine düşman olmaktan bizleri korusun.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

“Kemâlat iki´dir. Birisi velilik kemâlatı, diğeri ise nübüvvetlik kemâlatıdır. Bir mürid, önceleri velîlik kemalâtını elde etmelidir.

Velîlik kemalâtını elde etmek için bir mürid, üstad rabıtasını çok yapmalıdır.

Şöyle ki: Mürid kendi kalbi üzerinde (içine) hayalen üstadını tasavvur etmelidir. Bir mürid, seksen gün bu hal üzere rabıta yaparsa umulur ki mutlak gayesine erer.

Bazı sadatlara göre bu hal üzere rabıta kurulursa umulur ki mürid yüz altmış günde maksuda erer. Doğru olan seksen günde ulaşılmasıdır.

Bu nimeti elde etmek için mürid şeyhine olan rabıtasını o kadar kuvvetlendirilmelidir ki, hiç bir mahlukatta haberi olmaya. Ta ki kendi yürüdüğü yolu dahi unuta.

Cezbeye düşüp sema yapanları da görmeye. Bakınız, Gavs (k.s) bizi bazı zamanlar rabıtamızın ne durumda olduğunu denemek için imtihan ederdi.

Bir gün kalbimi tam mürşide bağlayıp rabıtaya girmiştim. O sırada Gavs (k.s) bir sûfiye dedi: “Sen çalgı çal, ayı oynat.” Ben (Abdurrahmân-i Tâğî (k.s)) o kardeşimizin ne yaptığını görmedim. O meclisten ayrılınca şeyh Bahaeddin´e dedim:

“Üstad hazretlerinin bir kardeşimize ayı oynatmasını söylediğini duydum. O kardeş neden oynatmadı. Şeyh Bahaeddin dedi: “Oynattı. Oyun bitti. Ondan sonra dağıldık.”

Gavs (k.s) bizi iki mecliste kınamıştır.

Birincisi bir gün âdâb kurallarının uygulanmadığı bir mecliste oturuyorduk. Âdaba riayet edilmediği için o meclisi terk edib başka bir mecliste toplandık.

Yeni oturduğumuz cemaate ise bir meczup geldi. O da Gavs (k.s)´ın huzurunda sesli sesli konuşmaya başladı. Bütün bu haller tekerrür ederken biz de kalbimizle tam mürşidimize yönelip; rabıta kuramadık.

Bu sırada Gavs (k.s) bizlere celallenerek dedi: “Sizi her iki mecliste de imtihan etttim. Gördüm ki, rabıtanızı kurup, kalbinizde şeyhinizi tasavvur etmediniz. Hiç biriniz iki para etmezsiniz.”

Mürid, önce velîlik kemalâtını elde etmeli, daha sonra nübüvvet kemalâtını tahsile koyulmalıdır.”

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dedi: “Günümüzde tarikatların durumu bellidir. Ayrıca zamanımızın insanları da bellidir. Bakınız, bizim bu zamanımızda bu beldelerin insanları çok cahildir.

Dinin emir ve hükümlerini hiçe sayıyorlar. Büyük günahları işleyip, küçük günahları ise hiçe sayıyorlar.

Bu devirde, dünyanın muhabbet ve sevgisini bir yana bırakıp Cenab-ı Hakk´a yönelenler, hiç bir hal sahibi olmasalar dahi velidir.

Cenab-ı Hakk´ın bu zamanın insanlarına olan rahmeti geçmiş zamanın insanlarına olan rahmetinden daha fazladır.

Bu devrin insanları daha fazla günah işlemelerine rağmen iş böyledir.

Hal böyle olunca zamanımızın insanları tevbe edip, mürid olduktan sonra az bir amel ile kısa zamanda çok terakki edip makamat alıyorlar.

Elde ettikleri bu makamlar eskiden uzun riyazet ve çalışmalarla elde edilemezdi.

Günümüzde tevbe ettikten sonra bir gün sonra dahi hal sahibi olunabilinir.

Nitekim olanlar da vardır. Şah-ı Nakşibend (k.s) şöyle buyuruyor: “Bu tarikatın esasları çok sağlamdır. Büyük günah işleyenler, hatta büyük cürüm ve irtikap edenler dahi bu yola dahil olabilirler.”

Seyda (k.s) dedi: “Siz Mevlânâ Halid´in (k.s) uygulamış olduğu riyazetlere bakmayın. O riyazetler geçici ve bazı müridlere mahsustur. O her müride aynı görevi vermezdi.”

Eskiden, insanlar Allah´ın emir ve hükümlerine bağlı ve salih amel işledikleri halde mürşid ararlardı. Çünkü mürşid olmadan işin zorluğuna, ayrıca mürşid-i kâmil kapısının kazanç kapısı olduğuna inanırlardı.

Zamanımızın insanları çok değişiktir. Çok garip bir haldedirler. Günah bataklığına batmış olarak şeyhlerin kapısına geliyorlar.

Zamanımızdakilerin seyri bir nevi kaçıştır. Eskilerinki ise böyle değildi. Onun içindir ki, bu devirden eski devirlere nazaran riyazetler azalmıştır.

Mevlânâ Halid (k.s) ilim ve amel sahibi idi. Ayrıca müşahede ehli olup kâdîri halifesi idi.

Bu nimetlerle bezenmiş birisi olarak Şah-ı Dehlevî´ye intisap etti. Zamanımızın müridleri ise büyük günahları işlemiş olarak tarikata intisap ediyorlar.

Zamanımızdakiler varlıktan dolayı değil de tam tersi (ilim-amel) yokluğundan dolayı mürşidlere gidiyorlar.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün, bir zımmî ile bazı kişilerin ortak bulunduğu arsa üzerine mescid yapmak istedi, fakat bu durumu, bazı münkirler zulüm olarak telâkki edip karşı çıktılar.

Seyda (k.s) o zaman bizden fetva istedi. Bizde fetva verdik ki; “Cami yapılacak arsa sahiplerinin istedikleri meblağ ödenmelidir.” Seyda arsayı satın alıp cami inşaatını başlattı.

Akabinde şöyle sohbet yaptılar: “Biz elimizdeki manevi malı münkirlerin çöplüğünden topladık. Bunun için münkirlerin sözlerine bakarız, onlar bizim aynamızdır.

Çünkü kişi kusurlarını münkirlerin gözleri aracılığı ile daha iyi görüyor. Biz İslâm’ın kusur saydığı meselelerden tevbe ettiğimiz gibi, münkirlerin bizi suçladıkları meselelerden dolayı da tevbe ederiz.

İbrahim Çokreşî (k.s) diyor; bir gün, cami meselesini uzatmamız için kusurlu davranışım oldu. O zaman bana Seyda şöyle dedi: “İnsan Allah´a vasıl olmak istediği zaman ne çok ileri, ne de çok geri kalmalıdır.”

Orta yolu takib etmelidir. Kalbini de dar tutsun ki , o kalbde Cenab-ı Hakk´dan başka bir şey kalmasın ki vahdet gerçekleşe.

Şeriat meselelerinde ise iş yarım olmaz. Bütün işleri tam yapmaya gayret etmeli, değilse insan ilerleyemez. Kişi geniş düşünmeli.

Topluma güçlük çıkarmamalı, her işi tam inceleyip şüpheleri gidermeli. “Ayrıca münkirlerin bir faydası da kişiye hata ve günahlarını hatırlatıp, tevbe etmeyi sağlamasıdır.”

Bir gün Şeyh hazretlerinin bir işi çıkmıştı, o hizmeti benim yapmam istendi.

Bende ise bir isteksizlik hali vuku buldu. Bu hizmeti başka bir sûfi yapsa onun için daha iyi olurdu, iş bana ağır geliyor, dedim. Bu durum üzerine Şeyh hazretleri şunları söyledi:

-İnsanoğlu daraldığı zaman bir işi yapması, yapmamasından daha zor olur. Ama kendisine zor gelen bir işi başkasına teklif etmesi kolay gelir. Halbuki insan bilmez ki, o işten hayır başkası için değil, kendisi içindir.

Buna karşılık zevkli bir iş olunca insan işi yapmayı, yapmamaya göre daha kolay bulur. Fakat kendine değil de arkadaşına o işi yapmamayı tavsiye etmek kolayına gelir.Oysa bilmez ki, o işi yapmamanın zararı arkadaşının değil kendisinindir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün saliha bir kadının iyiliklerinden bahsedip, münkirlerin zararlarının, kendilerine sempati besleyenlerin ölülerine dahi dokunduğunu belirterek şöyle buyurdu:

Bu saliha kadın Ervas köyündeki kabristanı ziyaret edip döndüğü zaman Gavs´a (k.s) dedi:

Molla Resul´ün (Gavs´ın kardeşi) halini iyi, anamın halini ise iyi görmedim. Gavs (k.s) dedi: “Köyde kime misafir oldun” Kadın dedi, filana. Gavs (k.s) dedi: “

Senin kabristanda gördüklerin, misafir olduğun evden dolayıdır. Sana onun için öyle görünmüştür.

Sen bir daha o köye gidersen, Molla Abdulgafûr´un evinde misafir ol. O zaman gördüklerin Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) durumunu iyi göreceksin. İlk kaldığın ev münkir idi. Sonraki ev ise ihlas sahiplerdendi.”

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor: Tasavvuf demek, Kişinin yapmış olduğu iyilikleri ve başkalarından gördüğü zulümleri unutmasıdır.

Sûfi çok sadıktır, oturaklıdır. Dağları yerinden oynatacak bir kasırga çıkmadıkça sûfi yerinden oynamaz. Yani,onu hal ve makamından aşağı indiremezsiniz.

Sûfi, kendisinin başkalarına yapmış olduğu kötülükleri unutmamalıdır. Ayrıca, başka kimselerden görmüş olduğu iyilikleri de unutmamalıdır, gözden uzak tutmamalıdır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) İmam-ı Rabbânî´nin (k.s) Mektubatını kaynak gösterip şöyle sohbet ettiler: “Herkes kurtuluşa erebilmek için şükretmelidir.”

Şükür ise şudur:

A) İtikadını ehli sünnet vel cemaate göre sağlamlaştırmak.

B) Dört mezhebin müçtehidlerinden (Allah hepsinin çalışmalarından razı olsun) birine göre amel etmek.

C) Sûfilerin yoluna girmekle şereflenmek. Şeriata uygun olarak elbise giyinip, yemek yemek şükürden sayılır.

Elbise ve yiyecek gibi mubah işlerde kendini zorlayarak da olsa şeriata uymaya niyet etmek, onlardaki zararı defetmeye yeterlidir.

Meselâ, güzel elbise giymek isteyen bir kimsenin, elbiseyi sıcağa ve soğuğa karşı koymak maksadı ile giymesi, yine canı iyi yemek isteyen bir kimsenin yemeği ibadetle kuvvet bulmak niyeti ile yemesi ve eşini sık sık arzulayan bir kimsenin ilişkisini haramdan korunmak niyeti ile yapması gibi…

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

“Bir gün Şeyh Osman Tuveyli´nin halifesi ile tanıştım. Bu mübarek ile sohbet ediyorduk, baktım ki nefesini, bazı zamanlar tutup bazı zamanlar salıveriyor. Aynı hali başka bir halifenin de yaptığını gördüm. Sebebi ise şudur:

Nefesi tutmak, bütün damarları çalışmaktan alı kor. Bu hal ise nefsin ölmesini sağlar.

Bir gün içerime bir sıkıntı düştü. Namazdan sonra bir kaç defa nefesimi tutup sonra salıverdim, sıkıntım geçti.

Molla Said Gevaşî Seyda-i Tâğî’ye (k.s) karşı yapmış olduğu bazı itirazlardan dolayı zarara uğradı.

Bu durum Molla Said´in sohbeti, teveccühü, üstad ve müridlerle görüşmeyi terk etmesine yol açtı. Durum Seyda´ya arz edilince şöyle buyurdu:

-Bu hali benim kendisinden nefret etmiş olmamdan dolayıdır.

Mürid, içinden şeyhine karşı bir soğukluk duyuyorsa, şeyhinin kendisinden nefret etmesinden dolayı zarara uğradığını anlamalıdır.

Hayatım hakkı için aynı durum birkaç kare bende de oldu. Bir zamanlar içime düşen sıkıntı az kalsın beni mürşidimden soğutuyordu.

Durumumu üstada arz edince halimi şöyle izah etti: Sen o zamanlar seyr-u sülûkun kurallarını bırakarak sadece varlık duygusunu terk etmek için gayret sarfediyordun.

Bu hali elde etmek için de yerli yersiz müzik dinleyip, raks yapıyordun. Bu halin rıza-i ilâhiyeye ters düşüyordu. Bu tip hareketleri yaparken zamanını ve makamını iyi gözetmek gerekir.

Ayrıca tarikatın kurallarına uymak varlık duygusunu terk etme gayretine tercih edilmelidir.

Çünkü, varlık duygusunu terk yalnız nefse fayda verir. Tarikatın rükünlerine uymak ise genel olarak faydalıdır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün beldemizin tanınmış alimlerinin ve ileri gelenlerinin hazır bulunduğu bir mecliste şöyle sohbet yaptılar.

Sizlere İslam’ın emir ve hükümlerine bağlı kalmayı tavsiye ediyorum.

Bütün fiillerinizde şeriata uyunuz! şeriata uyunuz! Seyda, bu ” şeriata uyunuz” emrini o kadar çok tekrar etti ki tarifi kabil değil.

İslam’ın emrine uymayanlar şeyhlik ve halifelik yapamayacağı gibi kâmil bir mü´min de değildir.

Sizler İslam’ın prensiplerine uyunuz! halka da tebliğ ediniz! İslam’ın emrettiklerini yapınız, menettiğini yapmayınız! Sık sık sohbet edip bu durumları belirtin.

Benden sonra yoldan çıkmayınız. Şeriat, tarikat ve hakikat hepsi aynı şeydir. Şeriat ile tarikat arasında fark gözeten kimse zındıktır.

Şeriat, tarikat ve hakikat arasında fark gözetilmez Bu konuları, İmam-ı Rabbani (k.s) daha iyi açıklıyor:

Şeriat, tarikat ve hakikat arasında şöyle bir fark olabilir: Şeriat; zahiri olarak emirlere uymak, Tarikat; emirlere batıni ve zorlanarak uymak.

Hakikat; bu hükümlere batınî ve tabiî şekilde uymaktır. Bir kötülüğü, dille terk; Şeriat,  kalble zorla terk; tarikat, gönüllü bir şekilde zorlanmaksızın terk ise; hakikattir. Değilse, üçü arasında bir fark yoktur. Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir sohbete başlamadan önce Hafızı Şirazî ´nin şu beytini okudu:

Sevgili eğer bizimle oturmadı ise itiraza sebep yok.

Padişah ne isterse o olur ve o fakirlerden ar eder.

Akabinde şöyle buyurdular:

Bu beyit bize bir hakikati öğretiyor. Yani; Rabıta´ya işaret edip, hangi durumlara kadar, ne haller vuku bulacağını belirtiyor.

Diyor, mürid ile mürşidi arasında tam bir ilişki kurulmadıkça rabıta gerçekleşmez. Çünkü bir sultan bir fakirin yanında oturamaz.

Seyda-i Tâğî (k.s) bir gün bana şöyle bir soru sordu: İbrahim, ben nafile ibadetler ile meşgul iken rabıtam daha çok güçlü oluyor, ama eksik oluyor.

Oysa nafile ibadet ile meşgul değilken durum böyle değildir. Sana göre bunun sebebi hikmeti nedir?

Ben (İbrahim Çokreşî) dedim: Efendim daha iyi bilir.

Bunun üzerine Seyda-i Tâğî (k.s) buyurdu: Nafile ibadetle meşgul iken Gavs´la daha iyi bir ilişki (rabıta) kurulmasıdır. Gerçi Gavs (k.s) ömrünün sonunda, nafile ibadet yapacak durumda değildi, ama sıhhati yerinde olduğu zamanlar nafile ibadeti çok yaparlardı. Seyda-i Tâğî (k.s) başka bir sohbetlerinde ise şu beyti okudular:

İbadetsiz aşk bedensiz can gibidir. Bakınız, kimin ibadeti çoksa, muhabbeti de daha fazladır.

Ben korku halinde iken muhabbetli duruma göre rabıtam daha zayıf oluyor. Sebebi ise Gavs´ın meşrebi ile ilgilidir.

Çünkü Gavs´ın (k.s) meşrebi sevgi ve muhabbet üzerine kurulmuştu;korku yoktur.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) umuma açık sohbetinde şunları söyledi:

-Münkir olmamak şartı ile bu yüce tarikatın mensuplarının sohbetlerine katılan kimse ehli sohbet olmasa da sohbetten kâr sağlar.

Sohbette elde edilen kâr, büyüklerin himmeti ile cehennem ehli olmaktan kurtuluştur.

Sözlerinin burasında İmam-ı Rabbani (k.s) Hz.lerine dayanarak şu hadisi nakletti.

“İnsan sevdiği ile birliktedir.” (Keşfu´l-Hafa 2/261)

Başka bir seferde Gavs´ın (k.s) yanında iken bu kapıdan istifadenin olmadığı hususunda ümitsizlik hasıl olmuştu.

Bu halin üzerine Gavs (k.s) şöyle buyurdu: “İnsanın hiç bir kârı olmasa da şu sohbet meclisinde bulunması yeterlidir.” dedikten sonra şu hadisi okudu:

“Kişi sevdiği ile beraber haşrolur.” (Riyazus Salihin/635/1445) Bakınız,

Hace Alâuddîn-i Attar (k.s) , Reşahat´ta ne buyuruyor:

Bir mürid, mümkünse her gün sohbete katılmalı, değilse iki günde bir, o da mümkün değilse haftada bir, değilse ayda bir. Veyahut yılda bir veya iki defa mümkünse sohbete katılmalı. Hiç olmazsa iki senede bir sohbete katılmalı.

Seyda-i Tâğî (k.s) başka bir sohbetlerinde şu vakıayı nakil ettiler:

Gavs´a (k.s) bir gün bir kişi gelip, dedi ki:

Efendimiz, falan zat sizin yolunuza intisapla şereflenmek istiyor, fakat dünyevi bir engeli var ne emir edersiniz? Gavs (k.s) buyurdu: “Seven sevilir ve tarikatta sayılır.”

Seyda sözlerine şöyle devam etti: Kıyamet günü bir kişi getirilir. Bakılır ki amel defteri boştur. Kurtuluşuna sebep olacak bir hayır ameli yoktur.

Adama sorulur hiç mi hayır amelin yok? Adam der ki bir gün bir yerde oturuyordum baktım ki yerime bir gölge düşmüş. Gölge sahibi ise gönül ehli bir zattı. Bu zat, o gölgenin hatırına affedilir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

Bir beldeye seyahate gidecektim. Seyahatimi geciktirdim. İçimden sizlerin çalışkanlığını geçirip, sizlere her gün bir saat evime gelip hizmet yapmanızı emredecektim. Sonra bu durumun ne gibi iyilikleri, ne gibi mahsurları olur, onu düşündüm.

O zaman içime şunlar doğdu: sûfilere, kendisine hizmet etmelerini söyleyen bir şeyhin o hizmetleri benimsememesi lazımdır. Hizmet edilen yerin kendi yeri olduğunu düşünüp haz duymamalıdır.

Olur ki böyle bir düşünce nefsin bir tuzağı, mürşidinde nefse boyun eğmesi manasına gelir. Böyle olursa söz konusu hizmet hem o mürşid için, hem de hizmet eden mürid için zararlıdır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şeklî rabıtayı konu alan bir sohbetlerinde şöyle buyurdular: Bir mürid, mürşidinin sohbetine tam bir ihlasla katılmalıdır.

Mürid, mürşidini fena mertebesine ermiş bilip sohbete katılan diğer sûfilerin hepsini makbul, kendisini hakir bilip, sohbet ânında feyiz ve himmet talep etmelidir.

Sohbet meclisi dağıldıktan sonra mürid, evinde dahi mürşidinin sohbetteki ânını veyahut sohbet yerini düşünmelidir.

Çünkü mürşid-i kâmilin bulunduğu yerlerden birini dahi düşünmek rabıtaya fayda sağlar. Yani, kalbe mürşidinin hayâlini çekmede yardımcıdır.

Ben (Seyda-i Tâğî) ilk dönemlerinde rabıtamı tam kurmak için neyin yararlı olduğunu bilmediğim için Gavs Hz.lerinin ikâmet ettiği bir makamı hayâlimde canlandırmıştım.

Sonra Gavs´ın hizmetinde bulunan bir sûfide hayal ettiğim yerin neresi olduğunu sordum.

Sûfi dedi ki; orası Gavs Hz.lerinin abdest değiştirme yeridir. Bu durumdan sonra ben (Seyda-i Tâğî) anladım ki sûfinin kalbi rabıta kurulan yer hakkında gaflette değilse, rabıta kurulan her yer kalbin yoğunlaşmasına faydalıdır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu ki: Doğruluk ve sadâkat; müridi mürşide yaklaştırır. Yalancılık ve benzeri haller ise müridi mürşidden uzaklaştırır.

Sizler doğru, sâdık, sözü bir olan yiğit ve cesur, alnı açık birini görünce tarikata girmesi için yardımcı olunuz. Doğru olmayanlar zarar ederler.

Filan adam ihlas ve muhabbet sahibi olmakla birlikte evimizin masrafının çoğunu karşılamasına rağmen ahlakından yalancılık olmasından dolayı doğruluğu huy edinememektedir. Gördüğü zarar bu yüzdendir.

Bakınız size bir örnek vereyim. Gavs Hz.lerinin iki sûfisi vardı.

Bunlardan birisi malının yarısını Gavs´ın ihtiyaçlarını karşılamak için harcamıştı. Bineği olduğu halde, edeben yürüyerek ziyarete gelirdi.

Bu zat sâlih amel sahibiydi. Ömrünün çoğunu tarikata harcadı. Ama dürüst olmayan bazı halleri bulunduğundan Gavs vefat ederken yanında bulunamadı.

Diğer mürid ise devlet işleriyle uğraşır, dünyayla haşır neşir olan bir kimse idi. Tâğî doğru ve mert bir adamdı. Bu fiillerinden dolayı Gavs´ın yakın çevresindeydi.

Bir defasında bana (Seyda-i Tâğî) bağlı olan bir cemaatla, o müride bağlı bir cemaat arasındaki anlaşmazlıklardan dolayı beraber hapse düştük. Bu kişi rüyasında Gavs´ı görmüş.

Gavs rüyasında ona haksız olduğunu, beni hapishaneden çıkarıp, onu ise bırakacağını söylemiş, gece yarısı o mürid beni uyandırarak rüyasını anlattı. Bana şöyle dedi:

Gavs (k.s) yarın sizin bırakılmanıza sebeptir. Bizi ise bırakmazlar. Hata bizim hatamızdır”. O mürid hepimizden önce bu hadiseye vakıf oldu.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri rabıtayı konu alan bir sohbetlerinde şöyle buyurdular:

Ben bir müridin rabıtada edebe mugayir şeyler görmesini hoş görmüyorum. O müridin ihlasından şüphe ediyorum. Çünkü rabıtada edebe mugayir şeyler görmek şeytandır.

Terk makamına ermeden önce nefsimin beni aldatması sonucu beni de rabıtamda edebe mugayir şeyler görmüştüm.

Bir gün, bir mürid şeyhine der ki: Efendimiz ben rabıta esnasında sizin başınızda iki tane merkep kulakları gibi kulak görüyorum.

Şeyhin cevabı ise şöyledir: Oğul o gördüğün kulakları kes. Mürid bu emir gereği rabıtada gördüğü kulakları kesince kendi kulaklarının kesildiğini müşahede etti. Çünkü o mürid kendisini o şekilde görmüştü.

Yine bir gün başka bir mürid rabıtada edebe mugayir şeyler gördüğünü söylediği zaman ona cevaben şöyle buyurdular:

Senin İhlasın bozuktur. Onun için Cenab-ı Hakk´dan af, mağfiret dile ve cemaate geldiğinde ayakkabılığa yakın yerde otur.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri şöyle buyurdular:

Bir sûfi arkadaşının mürşide karşı ihlasını düzeltmek için mürşidi hakkında bazı kanaatlerini mürşidden naklederek değil de kendi görüş ve kanaati gibi anlatırsa bu tutumdan zarar görür.

Eğer böyle söylerken kendinizi mürşidinizde fena ederek söyleyiniz ki zarar görmeyiniz.

Birisi edep bulunmadığı halde, başkalarının görmesi ve üstadının hoşuna gitmesi için zorlanarak edeb tavrını takınması zararına sebep olur.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri bir seyahate giderken mürşidin müridini reddetmesinin gerekçesini şöyle anlattılar:

Üstad Abdurrahmân-i Tâlabanî halifesi Derviş Emin Sirvani’yi tarikattan tard etmişti.

Çünkü bu halifesi kendisini mürşidine muhtaç değilmiş gibi görüyordu. Benim kanaatime göre bu işin sebebi Nakşibendi üstadlarının kahrıdır.

Çünkü, sözünü ettiğimiz halife Nakşibendi tarikatının Halidî kolundan idi. Sonraları Nakşi tarikatını bırakıp Rufai tarikatına girdi.

Bu olayın bir benzeri de Mevlânâ Halid´in halifesi olan Şeyh Abdulvahhab Susi´nin tart edilmesidir.

O da mürşidine karşı muhtaç olmayan bir tavır takınmıştı. Bana göre mürşidin kahrına uğrayan müridin bu hali anlayıp fark etmemesi kadar ağır bir musibet yoktur.

Bir mürid için kusur ve eksikliğini görmemesi kendisi için en büyük beladır. Çünkü mürid hata ve kusurunu anlayacak ki ondan mütevellit mürşidine sığınıp teslim olsun.

Seyda (k.s)´nın bu sözlerini dinledikten sonra ben (İbrahim Çokreşî) dedim: Allah (C.C) hepimizi büyüklerin kahrından korusun.

Ben şu iki manevi hastalığımdan dolayı çok korkuyorum. Bu hastalıklarımın birisi aşırı öfke diğeri ise vurdumduymazlığımdır.

Benim (İbrahim Çokreşî) bu sözlerime karşılık Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dediler ki:

Bu hastalıkların hiçbir şeydir. Senin asıl en tehlikeli hastalığın kusurların söylendiği zaman cevap vermeye kalkmandır.

Bu durumun çok tehlikelidir. Büyüklerin kahrı onların iradeleri dahilinde değildir. Dahasını söyleyeyim büyükler birine kahredecekleri zaman o kimsenin ne hizmetini ne riyazetini ne de kendileri uğrunda çektikleri çileyi göz önüne alırlar.

Hatta bu işin sonu Allah (C.C) korusun mürid kim olursa olsun imanını almaya kadar gider.

Müridin red olmasına yol açan asıl sebep kendi kusurunu görmemesi, ayrıca mürşidinin kendi üzerindeki lütfuna vakıf olmaması, mürşidin diğer müridlerini sevmemesi, ne olursa olsun bir sevgiyi, mürşidinin sevgisi ile eşdeğerde tutması, bu sevdiği evladı veyahut başka bir şey olsun mürşid sevgisine denk ve rakip hale gelirse fark etmez.

Bir mürşidin bir müride karşı lütufkar olmasını gerektiren sebep; diğer müridlere karşı muhabbetli ve şefkatli davranmaktır.

Bu halden önemli bir sebep yoktur. Ayrıca bir müridin, diğer sûfi kardeşlerinin nisbetine, feyiz ve bereketine talip olması gerekir.

Bu ahlak iyi bir şeydir. Seyda-i Tâğî (k.s) bu sözleri üzerinde ısrarla durdu. Nerdeyse böyle davranmak müride vaciptir, diyecekti.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), Seyyid Tâhâ´dan (k.s) bahsederken şöyle derdi:

O çok merhametliydi, kemalat sahibi olmamış halifeleri arasında, nisbetin kesilmesiyle cezalandırılması gerekli, eksik halifelerden himmetini kesmezdi. Bunun yerine onlardaki halifelik kuvvetini alıp, kendilerini oldukları gibi bırakırdı.

Bu tutumunu ise şöyle izah ederdi: Hizmet için kemâla ermemiş halifeleri görevlendirmekten maksat, halkın onlardan istifade edip yararlanmalarıdır.

Çünkü halkın bunlardan sağladığı yarar, kemalat sahibi halifelerden daha fazladır.

Bunlar halka faydalı olduğu müddetçe onları yerlerinde bırakınız, değilse onlardan nisbeti kesiniz. Cenab-ı Hakk hepimizi büyüklerin kahrına uğramaktan korusun.

Seyda-i Tâğî (k.s) Nurşin´de ikindi namazından sonra bir kişinin saftan ayrılmasına ayrıca bazı tutum ve davranışlarına kızarak bizleri azarlayıp şöyle buyurdular:

Sizin yaptığınız hareketler benim için değil kendi nefsiniz içindir. Bu hareketlerinizden hiçbir fayda göremezsiniz.

Namazda tadil-i erkana dikkat edip, ayrıca ilk safta namaz kılınız ve tesbih duası bitinceye kadar saftan ayrılmayınız. Bu haller güzel bir şeydir. Tersi ise makbul değildir.

Sabah namazından sonra imam güneş doğuncaya kadar yerinden ayrılıp cemaatin arasına katılmasın. Dizlerinin üzerinde sürünerek olsa bile yerini terk etmesin.Böylece sünnete uymuş olur.

Hiç kimse sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar yerinden ayrılıp cemaatin arasına katılmasın. Dizlerinin üzerinde sürünerek olsa bile yerini terk etmesin.

Bu hareket sünnete uygun olduğu gibi yapana Hacc ve Umre sevabı kadar sevab kazandırır.

Seyda-i Tâğî´ye (k.s) yer değiştirmeksizin, oturuş şeklini değiştirmenin sünnete aykırı olup olmadığını sordum, cevaben: – Kanaatime göre böyle yapmak sünnete aykırı olmaz.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.lerine bir gün fayda elde edemediğimizi söyleyip şikayet ettik.

Mübarek şöyle buyurdu:

Kemalat odur ki sahibi kemâl olmadığının farkına vara, nefsinin ayıp ve kusurlarını bile ve Allah´ın (C.C) kemâl sıfatlarını idrak ede… Yani sözün kısası varlık ve benlik duygusundan sıyrılmak lazımdır.

Halidi Ölekî´den (k.s) duyduğuma göre;

By | 2015-08-14T04:37:06+00:00 Cuma, Ağustos 14, 2015|İşaretler, Kitaplar|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin