İLKLER

Ana sayfa » İLKLER

İLKLER

cole_inen_nur

(Çöle ve Bütün Zaman ve Mekana)

Memuriyet ve Usulü
PEYGAMBER
Son gelen emirle, Allah tarafından, Sevgilisinin, insanları Hak dinine davet etmek üzere memur edildiği açık… Artık vahiyler üst üste devamda… İlâhî memuriyet her ân kemâlde… Resuller Resulünün kalblerinde de bütün bu harikulade keyfiyetlere tahammül ettirici dayanaklar hazır… İnsanoğlunun içinden geçtiği çileli tecrübelerden sonra, Allah Resulü olmanın esrarlı şartlarını tamamlamışlardır.

Hira dağında mukaddes kalbleri ikinci defa şakkedilmiştir. Ne zaman tenhalarda gezseler, çölden ve kırdan geçseler, taşlar ve ağaçların nida ettiğini duyarlardı. O zaman sağlarına ve sollarına bakarlar ve kayalardan, nebatlardan başka bir şey görmezlerdi. Acaba bu sesin sahibi kim? Sadece taşlar ve ağaçlar nida ediyor:
— Selâm sana olsun, ey Allah’ın Resulü!
Cemat, nebat, hayvan ve insandan ibaret mahlûklar kadrosunun en iptidai ilk cinsi, kendilerini sükûta bağlayan ebedî bilgisizlik ve habersizlik içinde, duyucu, sezici ve konuşucu mahlûklardan daha üstün bir esrar anlayışiyle Allah Resulünün haberini almışlar… Allah isteyince «yok» yoktur. Zaten her «varın bir gizli «yok» u ve her «yok» un bir gizli «var»ı var ya… Ve zaten yokluk da Allah’ın mahlûku ya… O, Allah’tan memuriyet alan Gaye – İnsan ve Ufuk-Peygamberse Varlığın Tacı…

USUL
Allah’tan gelen memuriyetinin usulü vahiy… Vahiyler birkaç şekilde tecelli etmektedir:
Birinci şekil: Melek görünmeden vahyin, kalblerinde ilham gibi birdenbire tecelli etmesi… Allah, bu tecellinin, ilham değil, vahiy olduğunu zarurî bir ilimle Sevgilisine bildirmiştir. Kalbe Cebrail vasıtasiyle nida olunan ve ilhamı andıran mânalara misal, bir hadîs meali:
«— Cebrail benim kalbime ilka etti ki, hiç bir nefs rızkını tamamlamayınca ölüm yetişip kendisini bulamaz.»

İkinci şekil:
Cebrail’in bir insan sekline bürünüp, Peygamberler Peygamberlerinin huzuruna çıkması… Cebrail’in büründüğü insan sekli mücerret ve meçhul bir adama değil, müşahhas ve muayyen bir insana ait,.. Dahye-tül-Kelbî isim li biri… Dahye isimli zat, erkek güzelliğinde o kadar çarpıcı bir fevkalâdeliğe malikmiş ki, çarsı ve pazardan geçerken, halk, yığın yığın sokaklara dökülüp onu seyredermiş… İste, «Namus-ül-Ekber» isimli Meleğin, sekline bürünüp geldiği dâsitânî erkek güzeli…

Üçüncü şekil:
Vahyin çan sesleri ve tunç ürpermelerine benzer mehabetli sadalar arkasında gelmesi. Bu şekil, Gaye-İnsan ve Ufuk-Peygamber için, şekiller arasında en şiddetli ve tahammülü en zor olanı… Zaten her sekliyle dayanılmaz, takat getirilmez bir vakıa olan vahiy, bu son şekilde en heybetli ifadesini buluyor. Allah’ın Sevgilisi, korkunç bir kervan yaklaşıyormuş gibi çan seslerinin öncülük ettiği bu tarza karsı o kadar şiddet hissi duyarlardı ki, en soğuk günlerde alınlarından iplik iplik ter dökülürdü. O anda deve üzerinde olsalar, mukaddes süvarisinin birdenbire omuzlarına binen siklet ve şiddetten deve çökerdi. Bu vaziyette bir gün ayaklan Zeyd bin-i Sâbit’in ayağı üzerindeyken Zeyd, birdenbire hissettiği tesirden ayağının kopacağını, kırılacağını sandı; ve avaz avaz bağırmamak için dişleriyle dudaklarını kanattı.
Zeyd:
«— Ben Allah Resulünün vahiy kâtibiydim. Vahiy geldiği zaman, Allah Resulü pek fazla ter dökerlerdi. Neden sonra ıstırapları açılır ve konuşmaya başlardı. Ben de yazardım. Çok defa vahiy ânının şiddetinden ayağımın ezilecek gibi olduğunu duydum ve bir daha aynı ayak üzerinde yürüyemeyeceğimi sandım. «Maide» Sûresi nazil olduğu vakit Allah Resulü deve üzerindeydiler. Deve yere çöktü. Öyle âni bir çöküş ki, devenin ayakları tuz buz oldu, sandık.» Vahyin bu şiddetli tecellisi daima korkutucu âyet ve sûrelerin nazil oluşunda… O zaman insan, hayvan ve her şey Allah Resulü’nün eteğine bir zerresiyle değse, bütün zerrelerin kaynaştığını ve altüst olduğunu hisseder.

Dördüncü şekil:
Meleğin, hiç bir yabancı sekle bürünmeden doğrudan doğruya kendi aslî heyeti içinde, olduğu gibi tecelli etmesi…

Besinci şekil:
Allah’ın Miraç’ta olduğu gibi, vasıtasız vahyetmesi…

Altıncı şekil:
Allah’ın, Musa Peygambere hitap edişi tarzında, yine arada Melek bulunmaksızın, gaipler ve gizlilikler âleminin verâsından. Resulüne hitap etmesi…

Yedinci şekil:
Rüyada vahiy…

Bazı büyükler, arada vasıta ve delîl bulunmamaktan başka hicap ve perde de bulunmaksızın, Allah’ın Zatiyle Sevgilisine tecelli ederek vahyettiğini de ileri sürmüşler ve böylece vahiy şekillerine sekizincisini ilâve etmişlerdir.

Kısaca, vahiy, Allah’ın Peygamberine emir ve hitabıdır; ve o ne rakama gelir, ne de hendesî kat’iyetler altında şekillendirilmeye… Allah’ın tecellileri de Zâtı gibi namütenahi… Bildiğimiz yalnız O’ndan ve sahabilerinden öğrendiğimiz.. Doğrunun hududu budur… Bu arada, kendi bahislerinde” göreceğimiz gibi, Kur’ân ile Hadîs-i Kutsî ve öbür tecellilerin keyfiyetleri ayrı ayrı…

insanoğlunun En Güzeli
ŞEKİL
Karşımızda, kırk üç yasında, insanoğlunun en güzeli var. İmam-ı Kurtabî:
«— Allah, Sevgilisinin güzelliğini tamamiyle belli, etmedi. Etseydi, kimse O’na bakmaya takat getiremezdi.» Boyları, uzunla orta arası… Öyle ki, birdenbire bakan, kendilerini uzun boylu sanabilir. Fakat dikkat edince uzuna yakın olduklarını anlar. Kiminle yan yana yürüseler ondan daha uzun boylu görünürler, iki uzun boylu insan arasında boyca ikisini de geçtikleri hissini verirlerdi. Topyekûn zaman ve mekânın Peygamberine ait bu mucizede, O’na, ümmetinden kimsenin müsavi görünemeyeceği hikmeti gizli… İnsanoğlunun her uzvu arasında göze görünmez bir terkip sırrı belirten endam. Kâinatın Efendisinde, şekil ifadelerinin en tılsımlı âhenginden bir örnek… Baştan aşağı ahenk…

Ne ipek, ne çiçek, hiçbir nescin, esrarlı terkibinden haber veremeyeceği ciltleri, hafif kırmızılık, pembelikle karışık beyaz… Tarif edilemez bir beyaz; yakıcı günesin ve fazla kanın tesiriyle pek
hafif esmere ve kırmızıya çalan nûranî bir beyaz… Bu beyazlığı, ne fildişi, ne gümüş, ne has ekmek, ne ak buğday anlatabilir.

Uğrunda dünyaların yaratılmış olduğu mukaddes ve muhteşem başları, büyük… Bu muhteşem baş fikir ve bütün insanlığın takip edeceği yola ait plânla dolu mukaddes mahfaza… Harikuladeler harikuladesi bası hâleleyen harikuladeler harikuladesi saçlar, koyu siyah; namütenahi siyahlık mayası… Bu saçlar, kesilmediği zaman, kulaklarının yumuşaklarına kadar iner. Ve ne tam kıvırcık, ne düz; kıvırcıkla düz arası hafif dalgalı… Bu saçlardan tüten rayiha, âlemde güzel koku saçan ne varsa hepsinin rüyası ve hasreti…

En yüksek seciyenin timsali olan alınları, açık… Bu alın, ilân ettiği büyük dâvanın azametini kitabeleştiriyor. Dehâ yuvası muhteşem alınlar, bu alın yanında, kartal yuvasına nisbette serçe tüneği bile değil… Hiçbir mabedin cephesi bu cephe kadar heybetli olamaz. Kasları ince uzun… Uçları hafif açık. Aralarında bir damar var. Ezellerin ve ebedlerin Peygamberi, öfkelendikleri zaman, bu damar kabarır, farkedilecek hâle gelir; sükûnet buldukları vakit de kaybolur. Evet, gözleri… Büyük ve siyah… Bu gözlerin merkezindeki bir çift siyah incinin üstünde, kendi yüzü suyu hürmetine yaratılmış olan dünyalara bakarken, o dünyaların kurtuluşunu tekeffül eden bir şule… Gözleri etrafında hafif bir pembelik, en güzel gözle zemini arasındaki bediî şartı tamamlamıştır.

Ya bu gözlerin gördüğü?.. Gökler kadar dipsiz bir sükûtla susalım. İlâhî esrarı en ileri haddine kadar görmek lûtfuna eren bu gözler, baktığı istikamete zıt tarafı da görmeğe mezundur. Zaten O’nun essiz memuriyeti, sadece görmek, görülen ve görülmeyen her şeyi görmek ve insanlara göstermek değil midir? Peygamberlerin Efendisi, âmâlara bir dokunuşta gözlerini açan İsa Peygambere karşılık kör insanlığın kalb gözünü açmağa gelen Son Resul… O’na mahsus gözler… Hiçbir ağız ve diş bu kadar güzel olmadı. Kıvrımların en vezinlisi içinde, büyükçe, fevkalâde bir ağız; ve hafif seyrek, nurdan yontma, pırıl pırıl dişler. Uzun ve mevzun, en tatlı bir nağme kadar zarif bir boyun…

Göğüslerinden göbeklerine kadar dosdoğru bir çizgi hâlinde lâtif ve rakik kıllar uzanmış… Göğüslerinde başka kıl yok… Göğüsleriyle karınları bir hizada.. Ebedî kurtulus nefesinin hazinesi göğüslerinden karınlarına doğru inen şâkûlî bir çizgi, hiçbir çıkıntıya rastlamadan geçer. İste bu çizgi Allah’ın Sevgilisine ait «Şakk-ı Sadır» göğüs yarılması hâdisesinden kalma… Baldırları tam zerafet belirtici nisbette ince… Arsa basan ayakları büyükçe… Ve mübarek ayakları kalın ve uzunca… Ayak parmaklarının uzunları ve daha kısaları arasında nisbet o kadar zarif ki, âlemlere rahmet için gönderilen Resul, ayak besteliyor. bakımından da essiz asaletini Yürüdükleri zaman, bastıkları en hakîr kum tanesiyle yerini değiştirmek isteyecek insan basına, bütün yeryüzünün bas eğeceği ayaklarını yerden kuvvetle kaldırırlar; sağa sola sallanmadan adımlarını en sağlam erkek edasiyle atarlar ve “zemine tastamam intibak ettirirlerdi.

HÂL
Nefsinden bahsederken, çirkinleşmeyecek, daha güzelleşecek olan, bir O’dur:
«— Kardeşim Yusuf benden beyazdı; fakat ben ondan güzelim.»

Eli bir çocuğun basını okşasa, o baş, insanı bayıltan, çıldırtan bir rayiha bahçesidir. Güzel koku, O’nun için yaratıldı.

Vâil Bin Hacer:
«— Allah’ın Resulü bana elini uzattı; kardan soğuk, miskden güzel kokan bir el…»

Saad Bin Ebi Vakkas:
<— Elini alnıma koydu. Bu âna kadar soğukluğunu ciğerimin zarında hissediyorum.»

Enes Bin Mâlik:
«— Bütün ömrümde ipek ve kadifeden hiçbir seye dokunmadım ki, Allah Resulünün avucundan daha nermin olsun.»
Bu ıtır çanağı, ipek, kadife ve kardan soğuk eller, ne muazzam bir şahsiyetin remzi… Sam’dan gelip İslâmiyeti kabul edenlerden bir sahabî, O’nun elini tuttuktan sonra öyle bir hâl geçirdi ki. ömrü boyunca bir daha kimseyle el sıkışmamaya ahdetti. Ve ahdini hiç bozmadı. Allah O’na dedi:
«— SEN BÜYÜK BİR YARADILIS ÜZERİNDESİN!»
Ve nur yolunun fışkırış noktası, derinlik ve incelik mâdeni Hazret-i Fâtıma, babası, yâni Allah’ın Sevgilisi için diyecektir ki:
«— Yusuf’u gördükleri zaman hayranlıklarından fillerini kesenler, eğer benim gördüğümü görselerdi göğüslerini parçalarlardı.»

EDA
Yüksek, gür, çınlayıcı bir ses ve harikulade bir ton… Hutbelerini en uzak mesafelerden, dünyanın eh tatlı ahengiyle, en küçük ihtisas hususiyetine kadar duyacaklardır. Ağır ağır ve tane tane konuşuyorlar, öyle ki, kelimelerini sayabilirsiniz. Her kelime yerini bulur, yerine otururken öbürü geliyor. Bazen bir kelimeyi her defasında ışığı açılan bir lâmba gibi, birkaç kere kullanıyorlar. Acele, telaş, zahmet ve sıkıntı, kelâmlarında mevcut değil… Konuşurken namütenahi kolaylık, zarafet ve hâkimiyet içindedirler. İleride göreceksiniz. Bütün ömürlerinde hiçbir defa kahkaha ile gülmediler. Ebedî tebessüm… İleride göreceksiniz. öyle bir vekar ve heybet ki, O’nu birdenbire görenin dehşete düşmek ihtimali vardır. İleride göreceksiniz.

Allah’ın, meleklerin, olanca mahlûkların «Salât ve selâmına mazhar, Gaye – İnsan ve Ufuk – Peygamber, ahenkten, fikirden, ruhtan, eriye eriye nur püskürtüşü hâline gelmiş bütün renk, ses,
rayiha” ve çizgi âleminin ulaşabileceği mefkûrevî terkipten daha güzel… Allah’ın Sevgilisi olacak kadar güzel…

NEBİLİK MÜHRÜ
Sol omuzlarının altında, kalplerinden amudî olarak geçen çizginin arkasından çıktığı, yâni tam kalblerinin karşılığı üzerinde büyükçe bir «ben» veya adacık… Buharî Hazretlerine göre, Arapların «Hücre» ismini verdikleri keklik yumurtası büyüklüğünde bir şekil… Müslim Hazretlerine göre de; avuç içi kadar bir adacık… Ve üzerinde küçük siyah benler… Pazılarında güvercin yumurtası genişliğinde bir saha ve bu saha içinde incecik tüyler…

İmam-ı Hâkim:
«— Allah hiçbir Peygamber göndermemiştir ki sağ eli üzerinde Nübüvvet benleri olmasın! Yalnız Resuller Resulünün Nübüvvet Mühürleridir ki, sol omuzlarının altında ve arkalarındaydı».
Kalblerinin karşılığında…»

İMAN VE İBADET
İlkler
Şöyle:
— Tasdik ederim ki. Sen Allah’ın Resulüsün! Allah tarafından gönderilmiş yol gösterici ve hayat kurucusun! İnsanoğlu, gayelerini ve yaratılış hikmetini senin vasıtanla öğrenecektir. Senin her emrin haktır ve Allah’tan alınıp getirilmiştir. Sana, Resûllük sıfatına ve her emrinin Allah’tan geldiğine inanıyorum. Sen bu zamana kadar gelmiş Allah Resullerinin teker teker müjdelediği ve Son Peygamber diye haber verdiği zirve noktasını belirtiyorsun! Resullerin, birbirine teslim ederek getirdikleri mukaddes bayrağın aslî ve asîl sahibi sensin! Kurtuluş ve ebedî, oluş ancak eteklerine yapışmanın neticesidir.

İşte iman bundan ibarettir; ve O’na eğilecek başların edâsındaki öz, budur. Tek cümleyle:
— Sana Allah’ın Son Resulü olarak, getirdiğin ölçülerin hepsiyle birden, bildiğim ve bilmediğim, anladığım ve anlayamadığım her emrini hak bilerek inanıyorum. Böyle düşünen herkes, bu düşüncesini mezara kadar götüren her ferd, artık cinsi ve milleti, yaptığı ve ettiği ne olursa olsun, müslümandır. Kurtulmuştur. Bunun için de bir «evet!» cik, yukarıdaki mânâyı içine almış olarak:
«— Allah bir ve (M……) O’nun Resulü…» Demek yeter! Allah Resulüne ilk inanan Büyük ve Temiz Hatice… Ümmet kütüğünde, mü’minlerin «1» numaralı kaydı «Hatice – tül – Kübrâ»… İlklerin ilki…

Başta:
«— Ey örtülere bürülü Nebi! Kalk ve etrafını uyandır!» Emrini alan Peygamber, memuriyetini zevcesine bildirir bildirmez, Hatice hemen baş kesti ve en taşkın bir sevk, saadet ve heyecanla imâna can attı. Âdeta sevincinden tastı. İmân, Hatice için neşelerin en büyüğü oldu. Cebrail’den şu tebliği almışlardı:
«— Rabb’in Sana selâm ediyor ve diyor ki: Sen benim insanlara ve cinlere Resûlümsün! Onları Tevhid kelimesine davet et!»
Ve Cebrail ayağını yere vurmuş, vurduğu yerden su fışkırmış, Cebrail o sudan abdest almış, Allah Resulüne de aldırmış, pesinden O’nunla beraber namaza durmuştu. Allah’ın Sevgilisi sevgili zevcesine abdest ve namazı öğretti ve beraberce namaza durdular. En büyük Peygamber ve kâinat çapındaki ümmetinin ilk ferdi… İlk namaz iki rek’at ve sabah akşam, günde iki defa…

YİNE BİRİNCİ
İlklerin ikincisi ve erkekler arasında ilki, «Sıddîk-i Ekber» sıfatlı Ebu Bekr…
Ebu Kuhafe oğlu Ebu Bekr, öteden beri Allah Resulünün en aziz dostudur. Daima gelir, O’nunla konuşur, sohbet eder ve içi nur dolu, istikbalin nur Müjdecisinden ayrılırdı. O da puta tapmayanlardan ve Kureyş’in yolunu dalâlet görenlerden… Asiller çevresi Kureyş’in zengin ve soylularından olduğu ve ayrıca ilim sahibi bulunduğu için, herkesten büyük bir saygı görmekte… Bir gün, Ebu Bekr, Hatice’nin yeğeni Hüssam oğlu Hâkim’in evinde.. İlâhî memuriyetin henüz tahakkuk ve Hazret-i Hatice’nin imân ettiği günlerdeyiz. Konuşma sırasında, Hâkim’in azadlılarından bir kadın, gelerek yüksek sesle haber verdi:
— Yâ Hâkim, duydun mu, yeğenin Hatice, zevcinin. Musa Peygamber gibi Allah tarafından gönderildiğini iddia ediyormuş. Hayret büyük… Ebu Bekr hiçbir şey söylemeden kalktı ve aziz arkadaşının evine doğru yürüdü. Eve girdi. Kâinatın Efendisini buldu, aldığı haberi anlattı ve sordu:
«— Nasıl, doğru mu?»
Ve şu tek kelimelik cevabı aldı:
«— Evet!..»
Ebu Bekr derhal tek ânın getirdiği milyarlarca senelik muhakeme ve tefahhustan üstün bir bedahet sezişiyle imân etti:
«— Allah tarafından gönderildiğine imân ediyorum!»
Bu tek ân içine giren fezalar dolusu seziştir ki, Ebu Bekr’e «Sıddîk-i Ekber» lâkabını kazandıracak ve onu resuller ve nebiler müstesna, cihanın en büyük ve en sadık insanı derecesine yükseltecektir. Ebu Bekr. gelmiş ve geçmiş bütün peygamberlerin bütün ümmetleri içinde baş örnek ve başköşe mevkiine oturacaktır. O derecede ki, bir gün Resuller Resulü, onun hakkında:
«— Ebu Bekr ve ben nebîlik içinde atbaşı beraberdik. Ben onu geçtim ve o bana tâbi oldu; eğer o beni geçseydi ben ona tâbi olurdum.» Buyuracaklardır. Hazret-i Ebu Bekr, İslâmiyle hayat ve ebediyyet kazandıktan sonra, kendi nefsini kurtarmış olmakla iktifa etmedi. Onun mayasında bir İnsan için başkalarını kurtarmak, kendi zatî kurtuluşuna denk bir vazifeydi. Hemen sağa sola koşup müjdeyi haber vermeye ve herkesi O’nun müjde eteğine bağlamak için çalışmaya koyuldu. İtimat ve sevgisini kazanmış kaç kişi varsa, teker teker başvurdu ve dedi:
«— İslâm’a geliniz, insanoğlunun gerçek dinine geliniz! Sonsuz hayata ve ebedî oluşa geliniz!»
Ebu Bekr gibi bir şahsiyetin tesiri büyük oldu. Muazzez sahabîler zincirinin en kıymetli halkalarından birçoğu Ebu Bekr eliyle ebedilik dizisini buldular. Sonsuzluk defterinde (1) numaralı insan ve kadın mü’min Hazret-i Hatice, (2) numaralı mü’min ve (1) numaralı erkek mü’min de Hazret-i Ebu Bekr. Yine birînci…

ÜÇÜNCÜ VE DÖRDÜNCÜ BİRİNCİLER
Üçüncü ve çocuklar arasında birinci imân nasibi Hazret-i Ali…
O, Mekke’deki kıtlık zamanından beri amca oğlunun evinde… Yaşı on… Birçok fevkalâdelik görüyor ama hiçbir şey anlamıyor. Âlemlerin Fahrini, zevcesiyle beraber namaz kılarken gördü. Hayran hayran seyredip namaz bitince sordu:
«— Bu nedir?»
«— Allah’a ibâdettir, Allah’ın, Peygamberi vasıtasıyle bildirdiği gerçek dinin ibâdetidir. Seni, ortağı ve benzeri olmayan Allah’a ibâdete ve putları inkâra davet ederim.»
On yaşındaki Ali cevap verdi:
— Benim şimdiye kadar görmediğim, işitmediğim bir şey bu… Babam Ebu Talib’e işi açmadan ve danışmadan birşey diyemem. Allah’ın Resulü, henüz İlâhî memuriyetini açığa vurmak mevkiinde olmadıkları için yakınlığına rağmen Ebu Talib’in bilmesini istemediler. Dediler ki:
—Ali, imân etmiyorsan, bari gördüğünü ve duyduğunu kimseye söyleme! Hiç kimseye hiçbir şey anlatma! Ali, sırrı muhafaza edeceğine söz verdi ve o geceyi yatağında, sabaha kadar sağa sola dönerek uykusuz geçirdi. Bütün bir gece düşündü. Düşüncesi arasında, o minicik ruhiyle nelere ermiş olacak ki, sabahleyin yatağından fırlar fırlamaz, doğru Allah Resulünün yanına koştu ve haykırdı:
—İmân ediyorum! Sen Hak Peygambersin ve getirdiğin din haktır.

Şimdi sıra ilkler arasında (4) ve azadlı köleler arasında yine (1) numaralı müminde. Harise oğlu Zeyd… Şu bildiğimiz Zeyd… Allah Resulünün zevcelerinin hediye aldığı, azad ettiği ve özyurdiyle Allah’ın Sevgilisi arasında tercihe davet olununca hiçbir şey bilmeden O’nu seçen Zeyd… İşte dördüncü olarak:
— İmân ediyorum!
Diyen bu Zeyd…O da, köleler arasında birinci…Hepsi, teker teker, kendi cinsleri ve sınıfları arasında birinci, ilklerin ilkleri:
Hatice, Ebu Bekr, Ali ve Zeyd…

Sırayla
ÜST ÜSTE
Derken İslâm’a davetin gizli şekli başladı. Donmuş küfür denizinin buzları altında ince bir sıcak su cereyanı… Bu cereyan tez vakitte bütün ummanı kaynatacaktır. Kâinatın Vücud Saiki, etraflarında ilkler, insanları, Hak yoluna, kulaktan kulağa fısıltılarla davet etmekte… Erkek ve kadın, üstüste imân edenler… Bunlar ilklerin ilklerinden sonraki ilkler; daima ilkler… Hazret-i Hatice’den sonra ikinci, üçüncü ve dördüncü olarak imân eden kadınlar:
Allah Resulünün amcaları Abbas’ın zevcesi Ümmü Fazl Hazretleri… Abbas henüz müşrik… Ebu Bekr Hazretlerinin kızı Esma… İstikbalin büyük müslümanı Ömer’in kız kardeşi Fatıma Bint-i Hattab.. Bu üç büyük insan, İslâm (Defter-i Kebir) inin (2), (3) ve (4) numaralı kadın müminleri…

Erkeklere gelince, bu daveti hızlandıran Peygamber bağlıları arasında dünyanın en büyük insanı Ebu Bekr baştadır. Allah, Sevgilisine, Ebu Bekr Hazretleriyle öyle bir arkadaş lütfetmiştir ki, evlâdından ve malından itibaren uzak ve yakın kimi ve nesi varsa, hep bu yol için, hep bu yol uğrunda… Ebu Bekr’in kılavuzluğuyla ilklerin ilkleri arkasından sıraya giren erkek mü’minler:
Osman bin Affan…Zübeyir bin Avvam… Abdürrahman bin Avf… Saad bin Ebi Vakkas… Talha bin Abdullah…

Tam sırasiyle ilklerden olan bu beş kişi (Aşere-i Mübeşşere cennetle müjdelenen on kişiden… Bunlara, eski yollarından dönmemeleri için, yakınları tarafından neler yapıldı, neler?.. Fakat bu
tazyiklerin hiçbiri kâr etmedi ve bu pervaneler, önlerine çıkarılmak istenen en çetin engellere rağmen, büyük hayat penceresinin kenarındaki nur sızıntısına doğru uçup gittiler. Arkalarından gelenler:

Sait bin Zeyd… Ebu Seleme bin Abdülesed… Ebu Ubeyde bin Cerrah… Osman bin Maz’un… Kaddâme bin Maz’un… Abdullah bin Maz’un… Erkam bin Ebi Erkam… Ubeyde bin Haris… Bunlardan Said bin Zeyd, Ömer’in kız kardeşi Fatıma’nın kocası… Zevc ve zevce, yanak yanağa ve bir arada müslüman… İleride, büyük Ömer’i bir hamlede İslâm dairesine çeken derin vecd ve aşklarını göreceğiz.

UZAKLARDAN GELEN
Bu arada, uzaklardan gelen ve müslüman olan biri vardır ki, hikâyesi pek renkli.. Son derece hususî mâna sahibi büyük sahabîlerden Ebu Zer Hazretleri… İslâm’a erişini şöyle anlatıyor:
«— Allah Resulünü gözlerimle görmeden putlara ibâdeti bırakmış ve Allah’ın vahdaniyetine sımsıkı yapışmıştım. Yalnız, münezzeh olan Allah’a ibâdet ediyor ve o beni ne yana döndürürse o tarafa dönüyordum. Bir gündü. Haberi yayıldı: Mekke’de bir zât zuhur etmiş… Nebîlik dâvasındaymış… Kardeşim Enis’i hemen Mekke’ye gönderdim:
— Git, bu zât ile görüş ve bana haber getir! Kardeşim hemen yola çıktı ve çabucak döndü:
— Mekke’deki zâtı yalnız hayrı emir ve şerri nehyeder gördüm. Kendisinin Allah tarafından Peygamber gönderildiğini söylüyor ve herkese imân ve ahlâk tavsiye ediyor. Kardeşimin anlattıkları beni hayli alâkalandırdı. Sordum:
— Halk bu zât hakkında ne düşünüyor?
— Halk bu zâtı şâir, kâhin, büyücü sanıyor ve böyle isimlendiriyor. Amma bana kalırsa bu zât sadık ve haklıdır. Haksız olan halk.. Bizzat gidip kendisini görmeğe karar verdim. Kardeşim dedi:
— Git, gör ve hakikati anlamaya çalış! Yalnız dikkat et; Mekke halkı sana bir kötülük eriştirmesin. Onlardan kendini sakın!..
Sırtıma bir erzak torbası, elime bir değnek alıp yola çıktım. Mekke’ye girdim. Nebîlik iddia eden zâtı tanımıyordum. Önüme çıkanlara sormayı da doğru bulmuyordum. Kabe’ye sokuldum ve orada üç gün üç gece kaldım. Erzağım bitti. Zemzemle iktifa ediyor ve açlık duymuyordum. Kabe’yi tavaf eden olmuyordu. Dördüncü gece… Aynı haldeyim.. Bir de ne göreyim?.: Güzellikte misilsiz bir insan zuhur etti: Allah’ın Resulü… Kabe’yi tavaf ederek, namaza durdu. Bekledim; ibâdeti bitip selâm verince hemen yanına gittim. Ve elimde olmadan bağırdım:
Allah’ın Resulü!.. Sana selâm olsun… Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve şehadet ederim ki, Sen O’nun Resulüsün… Çehrelerinde memnunluk ifadesi belirdi… Sordular:

— Kimlerdensin?
— Gıfar kabilesindenim.
— Kime misafirsin?
— Kimseye misafir değilim ve geceli gündüzlü üç gündür buracıktayım.
— Üç günden beri ne yiyip, ne içersin?
— Yiyeceğim tükendi. Zemzem suyuyla geçindim. Hiç sıkıntı çekmedim, vücutça daha iyi hale geldim.

İşte benim Müslümanlığa girişim böyle oldu.»

O Kâinatın Efendisi:
«— İslâm selâmıyle ve «Sana selâm» lâfiyle insanları ilk selâmlayan hiç kimsenin hücum ve tasallutunu düşünmeden imâna kosan, Ebu Zer’dir.»

Ebu Zer, Kabe’de karşılaştığı ve hemen teslim olduğu Allah Resulünden şu emri aldı:
— İşi gizli tut! Başkalarına hiçbir şey söyleme! Doğruca yerine gidip kabilene vaziyeti haber ver! Gizlice davranıp imân etsinler. Sen de, ne vakit bizim meydana çıktığımızı işitirsen hemen gel, aramıza katıl!
Bir ânda içi en derin aşk ve heyecanla dolan Ebu Zer Hazretleri cevap verdi:
— Seni bu Hak Din ile gönderen Allah’a yemin ederek söylüyorum ki, İslâm ve imânı, kabilemin en kalabalık muhitlerinde en yüksek sesle telkin edeceğim! Allah’ın Sevgilisinden, tam ve ileri bir müslüman olarak ayrılan Ebu Zer, artık kendisine mâlik olamayacak kadar ulvîlik âleminin cezbesine dalmış ve ihtiyatı unutmuştur. Nitekim Kabe’den çıkar çıkmaz, Kureyş büyüklerinin etrafta toplu halde bulunduğunu görünce avaz avaz haykırıyor:

«— Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur; ve şehadet ederim ki, Muhammed O’nun Resulüdür.»

Kureyşliler davranıyorlar:
— Yürüyün şu dininden dönen herifin üzerine! Bildirin şunun haddini!!!

Ve Kureyş büyükleri ellerine geçirdikleri taş, tahta, katı toprak ve kemik parçalarıyla Ebu Zer’in üzerine çullanıp O’nu kan revan içinde bırakıyorlar. Bereket versin ki, Allah Resulünün amcası Abbas yetişiyor, Ebu Zer’i peçeliyor, ona siper oluyor ve kurt gibi saldıran müşriklere haykırıyor:

— Ne yapıyorsunuz? Bu adamın Gıfar kabilesinin ulusu olduğunu bilmiyor musunuz? Ticaret yollarınızın onların toprağından geçtiğini unutuyor musunuz?

Ancak bu sözler üzerine bir ân düşünen ve tereddüde düşen Kureyşliler, Ebu Zer’i bırakıyorlar. Vecd ve aşk sarhoşu Ebu Zer Hazretleri, bununla kalmıyarak bir gün sonra hareketini yine Kureyş büyüklerinin toplu olduğu bir yerde tekrar edecektir. Onların önünden hışımla geçecek, suratlarına dik dik bakacak ve sonra yine aynı imân nidasını avaz avaz yükseltecektir. Yine Ebu Zer’in üstüne atılacaklar, yakasına yapışacaklar, onu öldüresiye pataklamak için davranacaklar; fakat yine Abbas yetişecek ve İlâhî cezbenin bu coşkun örneğini yine kurtaracaktır. Ebu Zer Mekke’den çıkıp rüzgâr hızıyle memleketine döndü. Kardeşi Enis’i buldu ve haykırdı:

— Allah’ın Resulünü gördüm ve imân ettim. Haydi sen de ve derhal imân et!
Şimdi Ebu Zer ve Enis Hazretleri annelerinin huzurundalar:

— Anne; Mekke’de Allah tarafından gönderildiğini bildiren zâtın dâvasını kabul ve bir görüşte kendisine imân ettik. Sen de görmeden imân et! O da imân etti. Ve Ebu Zer Hazretlerinin kabilesi Gıfar ocağı bu aşk nefesinin esişiyle bir hamlede yarı yarıya İslâm ile hayat buldu.

By |2018-06-28T22:27:36+00:00Perşembe, Haziran 18, 2015|Genel|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin