Abdurrahman-ı Taği (k.s)’nin Sözleri

Ana sayfa » Abdurrahman-ı Taği (k.s)’nin Sözleri

Abdurrahman-ı Taği (k.s)’nin Sözleri

Hicri 1291-1296 yılları arasında rabıta, rabıtanın çeşitleri, rabıtanın şekli ve faydaları hususunda Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.lerinin söylemiş olduğu mübarek sözleri okuyacaksınız.

Hicri 1291 senesinde Hamurit´de Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki:

-Seyr-i sülûkum esnasında Seyr-i ilâllah makamının nihayetinde Gavs (k.s) Hz.leri bana, sana rabıtamı kesecek derecede bir atiye verilmedi mi?diye sordu.

Ben de kendisine verildi, fakat ben rabıtamı kesmedim, diye cevap verdim. Bilâhare kendisine dönerek “rabıtayı kesmemenin ne gibi farkı var?” diye sordum.

Bana “rabıtayı kesmemenin kemâle erişmeye faydası var” diye cevap verdi.

Seyda-i Tâğî (k.s) yine bu tarihte Tercünk´te halvette bulunduğu sırada şöyle buyurdu:

-Mürit virdini çekerken kıbleye karşı teverrük oturuşuyla oturup rabıtalı haliyle bulunmalı ve yüzünü temiz bir örtü ile örtmelidir.Bu müstehabtır.

Seyda-i Tâğî (k.s) yine aynı tarihte Cukreş köyünde iken kendilerine “Mürid günlük virdini şeyhinin bulunduğu evde yapabilir mi?”diye sordum. Hayır, böyle yapmak doğru olmaz, dedi.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.lerine: Akşamla yatsı namazı arasında şeyhin yanında rabıta mı yapılmalı yoksa kalb-i vukuf mu yapılmalıdır?sorusunu şöyle açıklıyor.

Gavs (k.s) Hz.lerinin huzurundayken bazı kişiler rabıta yapardı. Bazıları da gözlerini yumar kalb-i vukuf yapardı. Rabıta yapanları men etmezdi.

Bence üstad Hz.lerinin kanaati, kalb-i vukuf yapılmasının daha iyi olduğun yönündeydi.

Kendilerine: Akşamla yatsı arasında virdimizi çekmemiz caiz midir? diye sordum.

Bunun üzerine; O vakit rabıta vaktidir. buyurdular.

Zikir için en güzel vakit sabah namazından sonraki vakittir.

Abdurrahmân-i Tağî (k.s) Hz.leri rabıta ile ilgili bir soru üzerine Gavs (k.s) Hz.lerinden naklen şöyle cevap verdiler.

Hâce Ubeydullah Ahrar (k.s) Hz.lerinin tarifine göre rabıta şöyledir; Mürid iki kaşı arasında hayali bir göz ile mürşidinin alnının ortasına bakar.

Gavs (k.s) Hz.leri diyor: Ben bir müddet böyle yaptım. Lakin vücuduma bir ağırlık çöktü. Halimi Şeyhim Seyyid Tâhâ (k.s) Hz.lerine arz edince, bana bu ağırlığı gidermem için bir müddet rabıtayı kesmemi söyledi.

Bu rabıtaya devam edilince fena hasıl oluyor. Bilhassa fenafişşeyh, bilâhare fenafillah …

Bir gün Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular:

Rabıta: Mürşidin suretinden yayılan nurun , müridin her tarafına yayılıncaya kadar, mürşidin suretine bakmaktır. Sonra mürid, mürşidinin sureti için kalbinin hizasında bir boşluk farzedip mürşidin suretini buraya yerleştirmeli.

Bilâhare tüm duyu organlarını buraya teksif edip bakmalıdır, tüm dikkatini yöneltmelidir.

Öyle ki müridin bütün azaları (göz, kulak vb.) mürşidin azaları haline kavuşur. Gözü, kulağı hep onun gözü kulağı gibi olur. İşte o zaman manevî olarak müridin vücudu, mürşidin vücuduna benzer.

Bu bir haldir. Nisbet artar, iki kalp bir müşahedeyi temin için yapılır. Ve bir şiir okudular:

[su_quote]
Sen kalplerin şeffaflığında,
Kalbler arasında akarsın,
Göz pınarlarında göz yaşlarının aktığı gibi,
Kalbin, benim kalbimin boşluğuna girer.
Bedenlere ruhun girdiği gibi.[/su_quote]

Şiiri okuduktan sonra sözlerini şöyle bitirdiler. Bu şiir kalb ile kurulan rabıtaya işarettir.

Az önce tarifi geçen rabıta da budur Müridlerden bazısı Seyda-ı Tağî (k.s) Hz.lerine:

“Rabıtam kalbimde beliriyor” demeleri üzerine cevaben buyurdu:

-Zaten bazı meşayih rabıtayı öyle talim etmişlerdir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) den sordular:

-Efendim nerede olursam olayım rabıta bana gelmiyor. Ben rabıtamda kendimi sohbet yerinde buluyorum. Cevaben buyurdular:

-İnsanın istediği yanına gelmeyince o onun yanına gider. Şeyhini yanına getirinceye kadar tekrar tekrar gider. Böyle Rabıtanın gayesi: Nefsi öldürmektir.

İnsanın nefsi tıpkı bir yılan gibidir. İki başı vardır. Biri göbeğinin altında bulunurken, diğeri alnının ortasından dışarıya çıkar.

Bazı hayvanlarda olduğu gibi bu yılanında bir çok ayakları, kolları vardır.

İnsanın bütün vücudunu dolaşmış ihata etmiştir.(Yani nefis vücudun bazı yerlerine kök salmıştır) Alında bulunan, göbeğin altında bulunandan daha tehlikelidir.

Rabıta alın karşısında hayal edilerek yapılınca, nefis yılanının buradaki başı, rabıtanın bereketiyle öldürülür.

Sözlerinin burasında söylediklerini doğrulayan şu mısrayı okudu:

“Nefs ancak şeyhin gölgesi ile ölür”

Daha sonrada şu beyti okudu.

[su_quote]
İskender’in ayinesi Cem´in kadehidir,
Ona bak da, Dara´nın memleketinin durumu gözün önüne gelsin.[/su_quote]

“Meşhur İskender ordusuyla Dara´nın memleketini kuşatır. Dara bu orduya karşı şöyle bir hileye başvurur. Erkeklerin menileri ve kadınların menilerini bir arada toplar ve bunları karıştırır. Bir kazana doldurur. Kazanı ateşin üzerine koyar ve kazandan bir yılan çıkar. Bu yılanı gören İskender´in askerleri ölür ve vücutları dağılır.

Bunun üzerine İskender veziri Aristo´ya danışarak bir ayna yaptırır. Bu aynayı yılanın karşısına koyar. Yılan aynada kendi aksini görür görmez dağılır ve ölür.

Askerler yılandan kurtulur ve Dara´nın ülkesini fetheder.”

Başka bir sohbetinde “Kalpteki rabıtanın faydası, vesvese ve hatıraları gidermesidir” buyurmuştur.

Bir gün Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri “Acziyet halinde iken Şeyhim bana başımın üstünde rabıta kurmamı emrediyor” dedi.

Devamla şunları söyledi “Bu çeşit rabıtanın yararı çoktur. Zira şeytanı ve nefsi daha çabuk kovar”

Seyda-ı Tâğî (k.s) buyurdu: Baş üzerinde beliren rabıtanın, rabıta sahibi ile konuşması, kalb ve yüzün karşısında düşünülerek yapılan rabıtalara göre daha doğru çıkar.

Rabıtanın bu şekli diğerlerine göre şeyhe karşı hürmeti daha çok artırır. Seyda-i Tâğî(k.s) buyurdu:

“Rabıtada konuşma durumunda bu konuşmayı şeriata arz etmeli. Uygunsa amel eder, değilse amel etmez.

Şeriatla ilgili bir mevzu ise onunla amel edebilir.” Seyda-i Tâğî (k.s) buyurdu:

“Rabıtada konuşma bir veya iki sefer olduğunda önemsenmesin.

Üçüncü sefer vuku bulduğunda şeriata arz edilsin. Rabıtada gelen sözlerin en doğrusu cihetsiz olarak kalbe gelendir.

Seyda-i Tâğî (k.s) buyurdu ki:

“Baş üzerinde rabıta kurmanın başka bir şeklide şöyledir. Mürid şeyhinin suretini başı üzerinde çadır yapar.

Dünyada ne varsa hepsinin bu çadırda kaybolduğunu hayal eder.

Bu hayalinin canlandırmayı sürdürünce bir müddet sonra kendisinin de o çadırda yok olduğunu görür.”

Seyda-i Tâğî (k.s) buyurdu: Rabıtanın nuru güneşin ışığına, zikrin nuru ise lambanın ışığına benzer.

Rabıta ile meydana gelen fena daimi olur. Zikir ile hasıl olan fena bazen zail olabilir.

Rabıta asla terk edilmez. Hatta şeyhlerden birisi “zikirde şuhut halinde iken rabıtanın başı bana zahir olursa, o rabıtanın başını keserim” demesinden dolayı azarlanmıştır.

Vasıl olmakta rabıta yolu, vukuf-u kalbî yolundan daha kısadır. “Tarikatımız rabıta yoludur.”

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) buyuruyor:

Rabıta iki çeşittir.

1. Şeklî rabıta: Rabıtanın bu şekli, şeyhin suretini hayal etmektir.

2. Hayalî rabıta: Her yerde şeyhi yanındaymış gibi farzetmek.

Onun himmeti âlilerini daima üzerinde hissetmek. Faydalı ve zararlı her şeyi, günahlar ve hatalardan uzak durabilmeyi sadece şeyh´inden bilmektir. Abdurrahmân-i Tağî(k.s) Hazretleri:

“Falanın rabıtası gelmiyor” şeklindeki bir soruya cevaben şöyle buyurdular.

“Zararı yok, çünkü rabıta, kalbi rabıta üzerine toplamaktır.”

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hazretleri yine bir gün İmam-ı Rabbani (k.s) Hazretlerinden naklen şunları söyledi:

Rabıta, kanın damarlarda dolaştığı gibi damarlarda akmadıkça terk edilmez.

Başka bir sefer şöyle buyurdular: Rabıta manevî hale gelmedikçe rabıtanın ne kendisi belirir ne de faydası ortaya çıkar.

Rabıta yapılacak olan şeyh seyr-i sülukunu tamamlamış ve “mercû” (geri dönüş) haline ermiş olmalıdır.

Seyda-ı Tağî (k.s) buyurdu:

Mürşid rabıtanın keyfiyetini müride öğretseydi mürid erken maksadına ulaşırdı.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hazretleri şeyhinden naklederek şöyle dedi: “Şeyhlerden biri mürşidi yan tarafındaymış gibi rabıta yapılması şeklini ortaya koydu.”

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki: Bu Tarikat-ı Âliye de, rabıtanın çok ehemmiyeti vardır.

Hatta namaza başlarken de rabıtalı olunmalıdır.

Buradaki rabıtanın şekli, şeyhi, üzerine bir elbise gibi giydirmelidir.

Fakat rabıtanın bu şekli mürid için çok zordur.

Abdurrahmân-i Tağî(k.s) Hz.leri, Tercunk´ te iken 1293 senesinde şöyle buyurmuşlardı:

Yeni intisab eden mürid için üç türlü rabıta vardır.

1. İcmali rabıta: Mürid, mürşidini hiç görmemişse dahi, şeyhini yanındaymış gibi devamlı hayal etmesidir.

2. Şeklî rabıta: Mürid, mürşidinin suretini belirli zamanlarda karşısında var sayıp iki kaşı arasında mevcud olduğu kabul edilen bir gözle, bu surete bakmalıdır. Salikler için ikindiden sonra, yatsıya kadar olan vakti belirledi. Akşamdan biraz evvel istirahat için gözün açılmasını caiz gördü.

3. Aklî rabıta: Rabıtanın bu şeklinde mürid, şeyhini kendisi ile Allah arasında vasıta olarak düşünmeli, zararı ve faydayı şeyhinden bilmeli, devamlı şeyhini hoşnut etmek için gayret etmeli, hoşlanmadığı şeylerden kaçınmalıdır. Rabıtanın bu şekli en üstün rabıta çeşitlerinden biridir.Devamlıdır ve hürmet duygusunu geliştirir.

Mürid, şeyhini kendisi ile Allah (C.C) arasında vasıta olarak düşünüp, şeyhini hoşnut etmek için devamlı surette gayret ederek, hoşlanmadığı şeylerden kaçınmakla birlikte zararı ve faydayı ondan bilmezse de bu rabıta şekli de en güzel rabıta çeşitlerindendir.

Aklî rabıtanın bu ikinci şekli, birinci şekli kaybolduğunda baş vurulacak geçici bir rabıtadır. Yine bir gün Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri aynı tarihte rabıta üzerine şöyle buyurdu:

1) Mürid, şeyhini Allah´a vâsıl eden bir vesile, rehber olarak tefekkür eder.
2) Mürid, şeyhini kendisi için bir ayna kabul eder.
3) Mürid, kendisini şeyhinde fâni olmayı düşünür.

By |2015-08-14T04:26:13+00:00Cuma, Ağustos 14, 2015|İşaretler, Kitaplar|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin