En Evvel ve En Üstün

Ana sayfa » En Evvel ve En Üstün

En Evvel ve En Üstün

cole_inen_nur

(Çöle ve Bütün Zaman ve Mekâna)

En Evvel ve En Üstün
EVVEL

Nereden başlıyalım? Zamanın hangi ucundan ve mekânın hangi köşesinden?..

Allah’ın, bütün zaman ve mekânı kuşatmak üzere yarattığı Gaye – İnsan ve Ufuk – Peygamber, elbette bizzat başlangıcın, kâinat başlangıcının başı… Soralım:
— Söyle, ey sahabî (Aryâd bin Sâriye), Resul sana ne dedi?
— Dedi ki: «Ben Allah’ın indinde son peygamberim… Hem de Âdem’in balçığı yeryüzüne uzatılmış yatarken ve henüz cismine ruh üflenmemişken…»

Ebu Hüreyre:
Sahabileri, Allah Resûlü’ne, ne vakit Peygamber olduğunu sordular. Buyruldu:
— Âdem, ruh ile cesed arasındayken…

Abdullah bin Ömer: «Allah’ın Resulü buyurdular:
— Allah, yerleri ve gökleri yaratmadan, Arş sular üzerindeyken, gelecek insanları yazdı. Ana kitapta yazılı şeylerin başı: M……., nebilerin sonuncusu ve tamamlayıcısı..»

AKIL
Akıl, bu zaman ve mekân dışı tecelliye, başını eğip teslim olur mu? Mutlaka karıştırmak, kurcalamak, adi kıymet mantığından bir tevil koparmak ister. İmam-ı Gazali gibi, akılla aklı mat etmiş, aklı yırtacak kadar germiş ve genişletmiş bir idrâk bile, bu noktada böyle bir tevil peşinde:
«— Bütün zaman ve mekânın Peygamberi, zaman ölçüsüyle sonuncuyken, O’nun her şeyden ve herkesten evvel nebilikle sıfatlandırılmış olması, takdir bakımındandır; icap bakımından değil… Zira kimse dünyaya gelmedikçe mahlûk ve mevcut olmaz. Böyleyken, O, Allah’ın takdirinde bütün peygamberlerin başı, vücuttaysa sonudur. Nasıl ki, bir saray bina etmek isteyen mimar, yapıyı daha evvel kafasında çizgilendirir ve sonra onu dilediği vakit dış âleme ve maddeye aksettirir. Allah’ın sevgilisine ait nebilik kıdemi de böyledir ve takdir yönündendir.»

Bütün tenzihciliği içinde bu görüş, aklın yine en ileri kavrayışı değil… Üstelik İmam-ı Gazalî çapında bir büyüğün, yine akılla erdiği merhalelerden çok geri… Bu inceliği Şeyh Takiyüddin (Sebekî) hemen seziyor ve:

«— Hayır, hayır, diyor; Allah’ın takdirinde kadîm (evvel) olmanın yalnız en büyük Resûl’e has bir tarafı yoktur. Allah’ın ilmi her şeyi sarar ve bu noktadan her şey takdirde ezelîdir. Böyle olunca. Peygamberimizin ezelden nebilikle sıfatlandırılmış olmasında mutlaka başkalarında olmayan bir imtiyaz ve üstünlük bulunmak icap eder. Doğrusu şu olabilir ki, ruhları cisimlerden evvel yaratan Allah, Peygamberimizin mübarek cisimleri yaratılmadan muazzez ruhlarına nebilîk vermiş olsun… Heyhat ki. hakikatin sırlarına ermedikçe kısır aklımıza mecal yoktur. Onu ancak Yaradan bilir ve Yaradan’ın kalblerine nur verdiği büyükler…»

Bu belirtişteyse en güzel nokta, akla ait tarif…
Takiyyüddin Sebekî Hazretleri bir akıl çerçeveleyişini aklın acizliğini ve biraz daha genişlettiği halde yine aklı topyekun aşmış ve oyuklarının altına almış değil…
— Bu irtifada aklın uçabilmesine imkân yok!
Verilecek hüküm budur. Halbuki İmam-ı Gazali, büyük eserinde, bu hükme ne de iyi varmış; ve aklı, ne de güzel, akılla sımsıkı kavrayıp boğmuştu.
İşte:
— Aklı tükettim. Gördüm ki, büyük sırrı kavramaya. Peygambere ruh feyzine sığınmaktan, onun içinde erimekten ve teslim olmaktan başka çare yok… Öyle yaptım ve kurtuldum.»

Akıl, ancak sırları fazla kurcalamamak, mıncıklamamak, örselememek, gizlinin ve kendisinin hududunu tanımak hikmetine erince akıl…
Hız alır almaz her tarafından dumanlar ve kıvılcımlar fışkırtan âciz mantık ve oyuncak hesap makinesini zorlamaya ne lüzum var? Adet üstü adet yok, onun toplam hanelerinde.. Sadece bedahet duygusu, his idrâki ve tek cümle:
O, Gaye – İnsan ve Ufuk – Peygamber, dairenin başladığı ve bittiği nokta gibi, kul ve resul plânında hem evvellerin evveli, hem de sonların sonu… O, budur!
Mürşidim ve kurtarıcım Esseyyid Abdülhakim Arvâsi Hazretleri:
«— Hiç yemeğin tadı, tuzu, tek kelimeyle lezzeti, çatal ve bıçakla aranıp bulunabilir, kesilip ayıklanabilir mi? Ancak zevkle, zevk anlayışıyla bulunur.» Evet, akıl, lezzeti çatal ve bıçakla yakalamaya çalışmanın âleti…

Haşmetli sır kapısı ve o kapının Mukaddes Bekçisi önünde aklın sınırını en iyi çizenlerden biri yine ve daima İmam-ı Gazali:
«— Peygamberlik tavrı aklın verâsındadır; ötesinde, ilerisinde… Ufuk çizgisinin arkasında…»
Akıl bahsini uzatmaya değmezdi. Eğer O Nura bakarken gözlerimizin pasını silmek diye bir borç ödeme zoru olmasaydı. Akıl gözü olmadan hiçbir şeye bakamıyacağımıza göre, demek ki, başlıca usûl mecburiyetini yerine getirdik. Akıl gözü, kendi körlüğünü bile gözüyle görmeli ki, kabul etsin. Bu derecesi olur mu körlüğün? Akla de ki:
— Senin son ve en büyük fâtihliğin, kendi kuvvetinle kendi kendini avlaman, kelepçelemen ve teslim olmandır! Onun içindir ki, dediler:
— Bu iş ne akılla olur, ne de akılsız…

Felsefe — ki tek bildiği, hakikati, tekte değil, çokta; ve nihayet hakta değil, bâtılda aramanın sanatıdır ve ancak sistemler arası biribirinin yanlışım bulmaktan başka ulaşabileceği hiçbir menzil yoktur binlerce yıl zavallı aklı yora yora nihayet Yirminci Asrın Filozofu (Bergson) da kendi kendisini dize getirmiş ve büyük imana yol vermiş gibidir:
«— Akıl değil, onun üstünde bir şey, seziş…»
Bu filozof, aklı akılla mat ettiğini ileri sürüp yine akla bir pay çıkarmak isteyenlere söyle der:
«— Demek ki, aklın son merhalesi, kendi kendisini inkâr etmek demekmiş.»

Kurân’ın bir âyetindeki işaretten çıkan kıssa: «Allah, Resulünün nuruna, öbür peygamberlerin nurlarına nazar etmesini emretti. Ve Son Peygamber’in nuru. öbür peygamberlerin nurlarını kuşattı, öbür peygamberlerin nurları sordu:
— Yârabbi… Nuru bizi kuşatan kimdir?
— Sevgilimdir! O’nun nuru! O’na iman ederseniz peygamber olursunuz.
Cevap verdiler:
— O’na ve Peygamberliğine iman ettik! Allah sordu:
— Ahdinize şahit olayım mı?
— Ol, dediler; şahit ol ey Rab!»

Kâab’ül-Ahbâr:
«Henüz Âdem Peygamber’den ne nam, ne nişan… Allah, Sevgilisini belirtmeği murad etti ve Cebrail’e emir verdi:
— Arzın kalbi ve nuru olan topraktan al ve getir!
Cebrail, yükseklikler makamı ve Yüksek Cennet melekleriyle yeryüzüne indi. Allah Sevgilisinin kabri olan yerden bir avuç toprak aldı. Toprağı cennet ırmaklarında yoğurdu. Toprak beyaz inci gibi ağardı ve ışık saçmaya başladı. Melekler bu toprağı yerlerde ve göklerde gezdirdiler ve Allah Resulünün üstünlüğünü anladılar.»

Hadis imamlarından Hâkim:
«Âdem Peygamber Allah’a hitap etti:
— Allah’ım, beni niçin M…….’in babası diye künyeledin?
Allah buyurdu:
— Yâ Âdem, başını kaldır da bak!
Âdem Peygamber başını kaldırınca Arş üzerinde Allah Resulünün nurunu ve yazılı ismini gördü. Allah, Âdem Peygamber’e dedi:
— Bu senin zürriyetinden bir peygamberin nurudur ki, ismi göklerde Ahmed ve yerlerde M……. Eğer O olmasaydı seni yaratmazdım!»
Abdullah bin-i Câbir anlatıyor: «O’na yalvardım:
— Ey Allah’ın Resulü, söyle bana, Allah’ın her şeyden evvel yarattığı nedir?
Dediler:
— Her şeyden evvel Peygamberinin nurunu, kendi nurundan yarattı. Nur, Allah’ın kudreti ile dilediği gibi gezerdi, O zaman ne levh, ne kalem, ne cennet, ne cehennem… Ne melek, ne semâ, ne arz, ne güneş, ne ay, ne insan, ne cin… Her şey bu nurdan yaratıldı.»
Hazret-i Ömer’in naklettiği bir hadîs, cennetten çıkarılan Âdem Peygamber! Allah’a şöyle yalvarırken tasvir ediyor:
«— Yâ Rab, M…….. hürmetine beni affet!
Ve Allah’tan cevap alıyor:
— Ya Âdem, O, benim için insanların en sevgilisi…
Değil mi ki, benden istedin; O’nun hürmetine af istedin; suçunu bağışladım!.»
Selman:
« Cebrail gelip buyurdu:
— Ey Allah’ın Resulü! Rabbin diyor ki: Eğer İbrahim’i dost edindimse, seni de sevgili edindim. Benim için senin üstünde mahluk yoktur. Yeryüzünü ve insanları da senin değerini onlara bildirmek için yarattım. Sen olmasaydın onlar da olmazdı.»
Söyleyen, O, Allah’ın Resulü:
«— Bütün insanlığa Peygamber oldum.»
Söyleyen Allah:
— SEN OLMASAYDIN, SEN OLMASAYDIN. EFLÂKİ YARATMAZDIM.»

O ki olmasaydı, topyekûn oluş olmayacaktı. İşte O… O kadar evvel ve o kadar üstün.. Bir arada sebep ve netice… O Kİ, VARLIK O YÜZDEN…

Alından Alma Geçen Nur

ÂDEM’DEN İBRAHİM PEYGAMBER’E
O’nun nuru, ilk defa Âdem Peygamber’in alnına nakşedildi. Mânada, bütün fezayı, zaman ve mekânı dolduran, ışık üstü ışık…
Nur, Âdem Peygamber’den, oğlu Şît Peygamber’e geçti. Şit Peygamber de oğluna, babasından aldığı öğüdü devretti.
— Bu nuru ancak temiz, temizin temizi, Allahın huzurunda alacağınız kadınlar yolu ile, oğuldan oğula geçiriniz!

Ve Âdem Peygamber’den başlayan nur, peygamberden peygambere atlayarak İbrahim Peygamber’e kadar geldi. Oradan, İsmail Peygamber’de şubelenip, Kâinatın Fahri’ne oymaklık şerefinin sahibi Kureyş’in belli başlı bir koluna geçti.

PAKTAN PÂK
Hazreti Abbas:
Allah’ın Resulü buyurdular:
— Ben nikâhtan doğdum, zinadan gelmedim. Adem Peygamber’den babama kadar, bana cehalet devrinin zina çamurundan zerre sıçramadı.»

İbn-i Abbas: «Allah’ın Resulü buyurdular:
— Benim bütün neseb kollarımda zinadan eser yoktur. Allah beni daima pâk babaların sulbünden,pâk annelerin rahmine geçirerek vücuda getirdi. Nesep kollarımda ne zaman iki şube peydahlansa, ben o şubelerden hayırlısına geçerdim.»

Allah diyor:
«— Seni, vücuda getirinceye kadar, peygamber kolundan peygamber koluna naklettim.»
Bir âyetteki kelimenin iki türlü okunuşundan iki mana:
Cafer Bin Muhammed tefsiri:
«Resule, cehalet devri kötülüklerinden hiçbir şey bulaşmadı.»

İkinci mana: Enes Bin-i Malik tefsiri:
«Aranızda en nefis olandan size Resul geldi.»

O, Kainatın Efendisi:
«Ben nesep bakımından sizin en nefisinizim.»

ASİLLER ÇEVRESİ KUREYŞ
Peygamber caddesini takip ederek İbrahim Peygamber ve oğlu İsmail Peygamber’e geçen Muhammedi Nur, oradan Arap Yarımadası’na kıvrılır, bir başka yola girer ve bu yolun nihayetindeki kâinata hakim peygamberlik meydanında asıl sahibini bulur. Bu anayol hem Arap kavminin en üstün örneklerini, hem de insanoğlunun en soylularını dizileştiren asiller çevresi Kureyş kabilesinin, içinde doğduğu nesep kolu… ,

O iki kademeli nesep kolu :
İsmail Peygamber’den Adnan’a kadar birinci kademe… Adnan’dan. Peygamberler Peygamberinin babasına kadar ikinci kademe…İbrahim Peygamber, sonra, oğlu İsmail Peygamber, daha sonra da onun oğlunun soyundan gelen birinci kademeyi basamak basamak tanımıyoruz.

Peygamberler babası Hazret-i İbrahim’in zevcesi Sârâ çocuk doğurmuyor. Peygamber zevcesi Sârâ bu halinden üzüldü ve cariyesi Hacer’i kocasına verdi. Ondan İsmail Peygamber.. Kırgın ve küskün Sârâ’ya acıyan Allah, ona da. ileri yaşında İshak Peygamber’i hediye etti.
Bu noktada Hazreti İbrahim’in nesli, iki büyük zuhurun başı olarak, gayet ince iki şubeye ayrılıyor:
İsmail Peygamber’den. İsrailoğullariyle hiçbir alâkası olmaksızın, hattâ onların gelip geçmesinden sonra, bir anayoldan, Ezellerin ve Ebedlerin Peygamberi gelecektir. İshak Peygamber’den de, lâkabı (İsrail) olan Yakup Peygamber ve ondan, İsrailoğulları ve her biri
belli başlı zaman ve mekânlarla kayıtlı, sıra sıra peygamber, hak peygamber… Hazreti İsa’ya ve topyekûn zaman ve mekân peygamberine kadar…

Hazreti İbrahim, oğlu İsmail’e dua etti ve ondan en büyük tecellinin yol bulması için Allah’a yalvardı. Dua kabul edildi ve İbrahim Peygamber’e İsmail’den bir büyük millet (millet, bir iman merkezi etrafında toplananlara denir) fışkıracağı müjdelendi.

Nurun, alnında parladığı İsmail, nihayet Sârâ tarafından kıskanılıyor, öyle ki, İbrahim Peygamber, Hacer’le İsmail’i alıp Mekke’ye götürmek zorunda kalıyor. Yollarda Cürhüm kabileleri…

İsmail, büyüyünce, onlardan kız alıp, Mekke’de yerleşiyor ve onun aslî lisanı olan İbranî dilinin o zamanki Arapçada erimesinden de, kâinat çapındaki büyük Arapça doğuyor. Zemzem’in bulunması ve Kabe’nin yeniden yapılması, o zaman…

İsmail’in oğlundan kimbilir kaç kol ve ne kadar zaman sonra, Adnan… İkinci kademe, Adnan’dan yakına doğru Kâinatın Efendisi’ne kadar tam yirmibir baba kaydeder:
Adnan,
Mead,
Nizar.
Mudar,
İlyas,
Müdrike,
Huzeyme.
Kinane,
Nadr.
Malik,
Fihr,
Galip,
Lüey,
Kâab,
Mürre,
Hekîm,
Kusay,
Abd-i Menaf,
Haşim,
Abdülmuttalib,
Abdullah.
Her basamağı öbüründen ortalama 25 yıl mesafeli kabul etsek. Kâinatın Efendisiyle Adnan arasında 500 senelik bir zaman payı düşünebiliriz.

Adnan ile İsmail Peygamber arası çok daha uzun.. İsmail Peygamber’in çocukları, Arap Yarımadası’nın her tarafına kol kol yayıldı, gerçek ve
münezzeh Araplık mayasını yoğurdu ve bu kollar arasında Adnan kolu, Adnan kolunda Mudar çizgisi, bu çizgi üzerinde Kureyş oymağı, Kureyş oymağından da Haşimoğluları pırıldadı. Zira Nur, bu koldan ve belli – başlı bir istikamet üzerinde, babadan oğula, seke seke geliyordu. Nur, bir babadan iki oğul olunca, daima ezelden hayırlı tarafta…
Adnan:
Sadece ikinci kademenin nesil bası olarak tanıyoruz. Alnı pırıl pırıl yanıyor.
Mead:
Yakından tanımıyoruz. Yalnız taşıdığı nura ait şuur ve hassasiyetini oğlunun vakasından anlıyoruz.
Nizar:
Mânası (az).. Az bir şey mânasına Nizar.. Doğumunda, babası Mead, Nuru oğlunda görünce sevincinden coşuyor, şenlikler tertipliyor, ziyafetler veriyor ve haykırıyor :
— Bütün bunlar az bir şey… Bu çocuk için çok az.. Ve bu vasıflandırış, çocuğa isim oluyor.
Mudar:
Sesi fevkalâde… Tılsımlı nağmelerle deve kollarını zevk ve harekete getirirmiş… Bu âdet, Araplarda, ondan kalma…
İlyas:
Kabe’de kurban kesmek İlyas’tan baslar. Müdrike, Huzeyme, Kinane, Malik de iyi bilmediklerimizden…
Fihr:
Bin-i Malik… Kureyş’i kuran ve isimlendiren, o… Galip ve Lüey, sadece Nur’u taşıyanlar ve aktaranlar olarak malûmumuz…
Kâab:
Cumaları oymağını toplayıp hutbe vermek Kâab’ın buluşu…
Bir hutbede hitap:
— Benim neslimden peygamberlerin ve peygamberliğin tamamlayıcısı gelecek… Kim O’na yetişirse iman etsin..
Mürre ve Hekîm üzerinde de bilgimiz yok…
Kusay:
Dağınık Kureyşlileri toplayıp birleştiren, mihraklandıran, rakiplerini dağıtan ve Mekke reisliğini Kureyş adına alan zat…
Abd-i Menaf:
Kureyş hâkimiyetini temellendirdi ve kendi öz koluna bağladı.
Haşim:
Nihayet Nur nisbetini kendi ismiyle belirtici asil… Kureyş’in Allah Sevgilisi’ne, Haşimîler, Haşimoğulları…

Dede ve Baba

ABDÜLMUTTAÜB
Peygamberler Peygamberi’nin büyük babası… Abdülmuttalib; yâni Muttalib isimli birinin kulu… Muttalib insan ismi olduğuna göre ne demek? Bu lâkablandırılışta bir iş olmalı… Şöyle:
Muttalib isimli bir amcası var… Amcası, deveye binmiş, arkasında yeğeni, Mekke’ye girerlerken ona soruyorlar:
— Arkandaki de kim?
Çocuk, kılıksız ve bakımsız… Asîl Muttalib utanıyor:
— Kulumdur!
Diye cevap veriyor.
Sonradan üstübaşı düzenlenen çocuğun kim olduğu meydana çıkıyor amma, lâkab bir kere takılmıştır:
— Abdülmuttalib, Muttalib’in kölesi…
Öz ismi Şeybe! Hamd… Doğuştan ak saçlı… Kendisine, bu mânaya gelen Şeybe ismini vermişler. Derken Abdülmuttalib… Uzun yıllar yaşadı ve Araplarda ilk defa sakalını o boyadı. Nur, Abdülmuttalib’in alnında… Bir gün, Kabe hareminde yatmış, uyumakta… Uyanınca kendisini
öyle değişmiş buldu ki, hayretinden dondu. Gözleri sürmelenmiş, yüzüne bambaşka bir güzellik sinmiş, her çizgisinde ayrı bir mâna yüz göstermiş… Yoksa uykuda, üzerinden geçen esrarlı bir el mi var? Doğru babasına koştu ve eteğine yapıştı:
— Çâreme bak; bu halden anlayan birine götür beni!
Babası onu Kureyş kâhinlerine götürdü. Kâhinler kendi anlayışlarına göre dediler ki:
— Gökler Tanrısı bu oğlanın evlendirilmesini istiyor. Hemen ona bir kız bulun!
Abdülmuttalib’i evlendirdiler. Bir müddet sonra zevcesi öldü ve ikinci defa evlendi. Abdülmuttalib’in vücudundan anlatılmaz bir rayiha mestedici bir misk kokusu tütüyordu. Alnında da, gündüz içinde ayrı bir gündüz; gündüzü karartan ve yalnız kendi gündüzünü ışıldatan bir ışık… Nur… O Nur… Mekke çevresinde ne zaman kıtlık olsa, çocuk Abdülmuttalib’i kolundan yakalarlar, dağlara ve sivri tepelere çıkarırlar ve onun yüzü suyu hürmetine Allah’tan yağmur isterlerdi ve hemen yağmur başlardı. Abdülmuttalib’in son defa evlendiği Fatıma’dan Abdullah dünyaya geliyor. Abdullah; sahibine teslim edilmek üzere mukaddes emaneti taşıyanların sonuncusu ve doğrudan doğruya teslim edicisi…

ABDULLAH
Abdülmuttalib bir rüya görmüştü. Ona bir yer göstermişler ve demişlerdi ki:
— İşte Zemzem Kuyusu’nun yeri!
Vaktiyle düşman istilâsı önünde Mekke’den kaçan bir topluluğun fesatçı reisi, Kabe’nin bütün hazinelerini Zemzem Kuyusu’na atmış, kuyunun üstünü de toprakla bir edip belirsiz hale getirmişti. O zamandan beri Zemzem, belirsiz bir malûm… Abdülmuttalib, gördüğü rüya üzerine Zemzem’i açıp meydana çıkarmak istedi. Lâkin Kureyş uluları bir takım bâtıl inanışlar yüzünden buna engel oldular ve Abdülmuttalib’i incittiler. Artık Zemzem’i meydana çıkarmak Abdülmuttalib için bir gaye… Amma idealleşen her gaye gibi yardımcısız ve düşmanlarla çevrili… Abdülmuttalib’in ilk zevcesinden oğlu Haris tek destekleyicisi…
Gitgide Zemzem’i açmak dâvası Abdülmuttalib için öyle bir çile oldu ve Allah’a ahdetti:
— Yârabbi; bana mübarek kuyuyu meydana çıkarmak nasibini ver. Bu işe yardım etmeleri için de on oğul ihsan et. Muvaffak olursam oğullarımdan birini sana kurban edeyim. Nezrediyorum Allahım!
Abdülmuttaüb’in birisi Abdullah, on erkek çocuğu dünyaya geldi. Ondan da fazla… Mübarek kuyu, rüyadaki işaretle bulundu, açıldı, temizlendi ve Kureyş asillerinin, İsmail Peygamber oğullarının hayran gözleri önünde merkezileştirildi. Kuyunun içinden çıkan eski kılıçlar, zırhlar ve altından geyik heykelleri… Abdülmuttalib’in şöhret ve şerefi gökleri tuttu. Zemzem, öteden beri mübarek Kabe’nin mübarek unsurlarından biri ve hacıların uğrağı…
Bir gün rüyada bir ses:
— Yâ Abdülmuttalib! Muradına erdin… Nezrini yerine getir! Abdülmuttalib korku ile uyanıp bir koç kesti.

Yine rüyada bir ses:
— Kurban daha büyük olmalı… Bir sığır kesti.

Daima rüyada ses:
— Daha büyük olmalı… Bir deve kesti.
— Ondan da büyük olmalı…

Abdülmuttalib rüyada haşyetle sordu:
— Daha büyüğü nedir?
— Oğullarından biri!

Abdülmuttalib, oğullarını topladı ve «hal ve keyfiyet şöyle, böyle» diye anlattı.
— Biz, dediler; sana bağlıyız! Aramızdan dilediğini seç ve kurban et!

Abdülmuttalib’in emriyle her çocuk, İsmini bir ok üzerine yazıp babasına verdi. Baba bu okla kur’a attı ve isim düştü:
Abdullah…
Baba, eline bir bıçak alıp Abdullah’ın bileğinden kavrar kavramaz, araya giren Kureyş büyükleri:
— Olmaz, olmaz, dediler; evlât kurban etmek gibi bir âdete aramızda yol açılamaz! Başka çare düşünelim!
Hayber taraflarında, gaibden haber verdiği sanılan bir yahudi karısına başvurdular:
— Derdimize çare bul!
Âcize, kazma dişlerini gösteren bir sırıtışla sordu:
— Sizde bir insanın diyeti nedir?
— On deve…
— Gidin, on deve hazırlayın; on deve ile Abdullah arasında kur’a çekin kur’a develere düşerse ne âlâ düşmezse on deve daha ekleyin ve yine kur’a çekin. Kur’a develere düşünceye kadar her defa onar onar develeri fazlalaştırın! Kur’a develere düştü mü, Rabbimiz razı oldu demektir. Develeri hep birden kurban edersiniz ve çocuk kurtulmuş olur. Koştular ve yahudi karısının dediğini yaptılar. Develer doksana çıktığı halde kur’alar hep Abdullah’a düştü. Develer yüz olunca onlara… Abdullah kurtulmuştu. Hemen yüz deveyi birden kurban edip öylece bıraktılar. İnsan, yırtıcı hayvan, kuş; develerin üstüne üşüşen üşüşene…

Bu yüzden de Abdullah’a (boğazlanmış — zebih) yahut (kurbanlık) lâkabını taktılar. Nitekim ileride, Allah’ın Sevgilisi’ne. biri Hazret-i İsmail’e, öbürü babası Abdullah’a kinaye olarak (İbnüz Zebiheyn – iki kurbanlığın oğlu) denilecektir. Abdullah, güzellerin güzeli…
Yüz deve kurban edilmiş, ismi her tarafa yayılmış» babasıyla Mekke’ye dönüyor. Bir aralık Abdullah babasından ayrıldı ve Kabe civarında Benî Esed kabilesinin yolundan geçmeye başladı. Yolunda genç bir kadın… Kadın hafifçe bir duvara yaslanmış, derin derin gözlerini süzmüş, vecd içinde Abdullah’a bakıyor. Abdullah kadının tam önünde…
Kadın fısıldadı:
— Hişt, delikanlı, bir lâhza dur! Abdullah durdu.
— Bugün yüz deve kurban ettiniz. İster misin, o develeri ben sana vereyim.
—Ne olacak?
— Benimle kal!
— Hayır, dedi Abdullah; harama el süremem.
Ve Benî Esed güzelinin mahzun bakışları önünde başını alıp uzaklaştı. Abdullah, Benî Zühre kolundan, soylulukta en üstün, Abd-i Menaf oğlu Vehib’in kızı Âmine ile evlendi. Âmine, Kâinatın Efendisi’ne gebe… Abdullah sokakta, kurban dönüşü yoluna çıkan Benî Esed güzeline yine rastlıyor. Bu defa kadın, hissiz ve donuk…

Abdullah soruyor:
— Ne oldu; halin değişmiş?.
— O gün alnında esrarlı bir nur vardı. Kendimden geçtim. Artık o nuru sende göremiyorum.

Gerçekten, Nur, yeryüzünde annelerin en büyüğü Âmine Hatun’a geçmiştir. Anne iki aylık gebe iken. Abdullah, ticaret vesilesiyle gittiği Medine’de hastalanıp öldü.

İbn-i Abbas:
«Abdullah ölünce, melekler Allah’a dedi ki:
— Yâ Rab, Resulün öksüz kaldı. Hitap:
— O’nun koruyucusu ve yardımcısı benim.»

By |2018-06-28T22:27:37+00:00Perşembe, Haziran 18, 2015|Genel|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin