Hz. Hace Alauddin Attar (k.s)

Ana sayfa » Hz. Hace Alauddin Attar (k.s)

Hz. Hace Alauddin Attar (k.s)

Adı Muhammed bin Muhammed Buhârî, lakabı Alâeddîn’dir. Babası Muhammed-ül Buhara’nın üç oğlu vardı. En küçük oğlu Alâeddin’di. Babasının vefatından sonra Hoca Alâeddin mirastan hiç bir şey kabul etmiyor ve Buhara medreselerinden birinde ilim tahsiline koyuluyor.

Hoca Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin küçük bir kızı varmış. Bir gün haremlerine demişler ki:
—Kız bulûğa erişince bana haber ver!

Hoca Bahaeddin Hazretleri, kızının bulûğa erdiği haberini alınca «Kasr-ı Arifan» dan doğru Buhara’ya gidip Hoca Alâeddin’in bulunduğu medreseye ayak atmışlar. Alâeddin’i medresedeki hücresinde bulmuşlar. Hücrede eski bir hasır, yastık yerinde iki kerpiç ve bir kırık ibrik. Hoca Alâeddin Şahı Nakşibend Hazretlerini görünce ayaklarına kapanmış, ayaklarına yüz sürmüş ve son derece saygılı bir yalvarıcılık tavrı takınmış.

Hoca Hazretlerinin ilk sözleri şu:
— Benim henüz bulûğa ermiş bir kızım var. Onu sana nikâh etmeye memurum.
— Bu lûtfunuz benim için saadetlerin en büyüğüdür. Lâkin benim dünya ve geçim vasıtalarından malik bulunduğum hiçbir şey yok. Hâlimi görüyorsunuz.

Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurmuşlar:
—Senin ve onun Allah indinde bir rızkınız vardır ki, onun gelmesinde hiçbir dâhiliniz ve nasıl geleceğinde hiçbir şuurunuz yoktur. İzdivaç oluyor ve bir müddet sonra Hasan Attâr dünyaya geliyor.

Hoca Bahaeddin Nakşibend Hazretleri, Hoca Alâeddin’i oğulluğa kabul edip medreseden çıkardıkları zaman, kendisinde mevcut olması hatıra gelebilecek ilim gururunu ve efendilik edasını kırmak için tahtadan bir tabla içine elma doldurup şöyle diyorlar:

— Bu tablayı başına koy ve içindeki elmaları, yalın ayak dolaşacağın Buhara pazar ve mahallelerinde bağıra bağıra sat!

Alâeddin Attâr Hazretleri bu emri can ve başla telâkki ediyor ve en küçük sebep arayıcılığına düşmeksizin, gönül rahatlığı içinde yerine getiriyor. Fakat kardeşleri Şehabeddin ve Hoca Mübarek bu halden inciniyorlar, bir nevi kibir acısı duyuyorlar ve teessür gösteriyorlar. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri vaziyeti öğrenince Alâeddin’e şu emri veriyorlar:
— Git, meyve tablasını kardeşlerinin dükkânı önüne koy ve orada yüksek sesle sat!
Alâeddin Attâr, Hoca Hazretlerinden kendisine bâtını terbiye yolu açılıncaya kadar, aldığı emri yerine getirmeye devam ediyor.

Büyük Mürşid, meclislerinde, Alâeddin Attâr Hazretlerini yanı başlarında otururlar ve sık sık kendisine yönelirmiş.
Bu halin sebebini soranlara demişler ki:

— Onu, kurt kapmasın diye yanı başımda oturtuyorum! Zira nefs daima pusuda ve fırsat kollama tavrındadır. Benim için dem dem onun haline yönelişim, kendisini mazhar kılmak içindir. Ben onu hatıra getirdikçe Allahü teâlâyı ve O’nun beytini (Beytullah’ı) hatırlarım. Kerîmin hânesinde bulunan, keremine mazhâr olur, kavuşur.  Allah dostlarına hizmetin ve hizmet yoluyla gönüle girmenin faydası budur.

Kendileri anlatıyor:

—Hoca Bahaeddin Hazretlerine yeni kapılandığım demlerde bana biri sordu: «Gönül sence ne keyfiyettedir?» Ona dedim ki: «Gönül keyfiyeti bana malûm değildir.» suali soran kendince gönlün tarifini yaptı: «Gönül bence üç günlü ay gibidir.» Bu tarifi Bahaeddin Hazretlerine arz ettim. Buyurdular: «O derviş kendi halini anlatmış» Bu sözü söylerken Şâhı Nakşibend bir bağ kenarında oturuyordu. Mübarek ayaklarını benim ayağıma değdirdiler. Bana öyle bir şey oldu ki, bütün varlıkları, kâinatı kendimde görür gibi oldum. O halden kendime gelince dediler: «Nisbetin merkezi olan gönül budur, dervişin hayal ettiği değil.» Ve ilâve ettiler: «Gönlün halini sen nasıl belirtebilirsin ki, onun ululuğu ifade kalıplarına sığmaz.» Kutsî hadîs bildiriyor: «Yere ve göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.»
Bu incelik gösteriyor ki, gönlü anlayan muradı anlamıştır.

Hoca Bahaeddin Nakşibendî Hazretleri birçok müritlerinin terbiyesini Hoca Alâeddin’e havale etmişler ve buyurmuşlar:

—Alâeddin bizim yükümüzü hayli hafifletti.

Buhara’da, âlimlerden bir heyet, Allah’ın görülebilip görülemeyeceği üzerinde bir münakaşaya zemin açıyor. Bir kısmı görülebileceği, bir kısmı da görülemeyeceği üzerinde ısrar ediyor. Hepsinin birden Hoca Alâeddin Hazretlerine büyük güvenleri olduğu için kapısını çalıyorlar ve:

—Aramızda hakem ol, diyorlar. Allah görülebilir mi, görülemez mi?
Hoca Alâeddin Attâr, Mutezile mezhebinden olup «Rûyeti -görmeyi» inkâr edenlere diyor ki:

— Üç gün müddetle tertemiz olmak ve hiç lâf etmemek şartiyle meclisimizde oturun; ondan sonra hükmedelim!

Hoca Hazretlerinin emirlerini ayniyle yerine getirip gusül ve namaz abdestleri yerinde ve ağızları dikili, oturuyorlar. Üçüncü gün üzerlerine öyle bir hal çöküyor ki, yere düşüp kıvranmaya başlıyorlar ve kendilerine gelince Hoca Hazretlerinin ayaklarına kapanıp:

«Rûyet – görme» hakmış, diyorlar; iman getirdik!

Hoca Muhammed Pârisâ Hazretlerinin el yazılariyle kayıtlı olduğuna göre, Hoca Alâeddin Attâr Hazretleri ölüm hastalıklarında buyurmuşlar:

—Allah’ın inayeti ve Hoca Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin nazar ve hürmetiyle, eğer murad edebilseydi, bütün insanlık hakikate ererdi.

Hoca Ubeydullah Taşkendî rivayetine göre Hoca Muhammed Pârisâ Hazretlerinde kendinden gaip olma hali çok vâki iken, Alâeddin Attâr Hazretlerinde şuur ve kendilerine malikiyet hali galip imiş. Yüksek hakikat ehli de, şuur ve kendinde olma hâlini, manevî sarhoşluk ve kendim kaybetme hâlinden üstün tutmuşlardır.

Hoca Bahaeddin Hazretlerinin vefatlarından sonra bütün yakınları hattâ Muhammed Pârisâ Hazretleri bile Hoca Alâeddin Attâr’a biy’at etmişlerdir. Şâh-ı Nakşibend Hazretlerinin Hicaz yolunda kendilerine halife olarak Muhammed Pârisâ’yı tayin etmeleri ve ölüm döşeğinde aynı meseleye dair sorulan suale:

—Hicaz yolunda söylemiştim!

Diye cevap vermelerine rağmen Alâeddin Attâr’a nasıl olup da biy’at edildiği şöyle izah olunabilir:

Bazı dervişler «Sahib-i zuhur» dedikleri anî belişip hassasına maliktir. Hoca Alâeddin Hazretleri de onlardandır.

Nitekim Mevlânâ Celâleddin Rumî Hazretleri, intikâlleri zamanında yerlerine kimin geçeceği sualine:

— Hüsameddin Çelebi Buyurdular. Ve bu sualin iki kere daha tekrarını aynı şekilde cevaplandırdılar:

— Hüsameddin Çelebi. Üç kere alınan bu cevaptan sonra yakınları Mevlânâ’ya sordular:
— Ya Sultan Veled hakkında ne buyurursunuz? Mevlânâ Hazretleri, gülümseyerek cevap verdiler.
— O pehlivandır, vasiyete ihtiyacı yoktur!
Böylece, bir tayin, başka bir liyakati nefyetmek olmaz.

Buyurdular:
—Mürşide alâka ve rabıta, hakikatte gayrı ve neticede lüzumsuz olmasına rağmen başlangıçta vusul (Erişme) sebebidir. Bu yolun isteklisi, başlangıçta, mürşidinden gayrı bütün alâkaları nefyetmek ve kalbinde yalnız mürşidini tutmak borcundadır.

Tefsir:
— Sâliklere, başlangıçta mürşid alâkasını muhafaza etmeleri en ehemmiyetli borçtur. Zira mürşid, ilâhî hakikatin aynasıdır ve ona yönelmek, fena makamına ermeyi ve cezbeye nail olmayı neticelendirir. Cezbesiz ise bu yol aşılamaz. Bu yüzden, sâlik, mürşid alâkasını gönlünde tutmalıdır ki, cezbeye erişebilsin. Eğer sâlik, yola girişinin başında, «Mürşid de gayrıdır ve onu nefyetmek lâzımdır» diye düşünecek olursa yolda kalır ve tek adım terakki edemez. Her şeyi yerinde kabullenmek ve yerinde nefyetmek lâzımdır. Meselâ yolun sonuna varanlar için nefy gerekir. Zira sona gelen hakikate varmış demektir. Ve her şey ona, mürşidi gibi, mutlak güzellikten bir ayna hâline gelmiştir. Böylece vücudun hakikatına mazhar olmak yönünden, derya ile damla, güneş ile zerre birdir. Bu makamda hakikati mürşidin aynasından görmekte devam etmek noksanlık olur.

Buyurdular:
—Bu yolun yüksek şahsiyetleri, tevfik çalışmayladır ve muvaffak olan ancak çalışandır, dediler. Sâlikin de mürşidinden feyz isteği, mürşidin emri yolunda çalışması miktarınca elde edilir. Çalışmadan elde edilen mânaların bekası olmaz. Mürşidin müride yönelişindeki tesir, mürid tarafından çalışılıp derinleştirilmeyecek olursa sadece birkaç gün sürer. Mürşid, alâkasız sâlike ne verebilir? Bu yüzden Mevlânâ Dâvud bize çalışmayı emretti ve tevfik refik oldu. Hoca Nakşibend Hazretlerinin sohbetlerinde de bütün vaktimiz çalışmayla geçti. Günümüzü çalışmayla akşama eriştirmeyen pek az mürid tanırım.

Buyurdular:

—Kâh olur ki, yönelme ve çalışma sırasında bir hâl et zuhur eder ve mürid bu haleti görür. Ama, gördüğü nedir, bilmez; kendisine nazar eder ve kendisini görmez, hayrete düşer. O hal geri gider ve tekrar gelmesi nefsin arzuladığı bir şey olur. Sâlike lâzımdır ki, bu vaziyette yalnız kendi kusuruna nazar edip o hâlin gizlenmiş olmasından üzüntü ve kaygıya düşmesin. Daima kendi rızasını sevgilinin rızasına feda etsin ve nefsi hesabına çalışmasın. O hal tekrar zuhur ettikten sonra ciddî bir çalışmayla onu muhafaza etmeye baksın. Herşey, birkaç günlük çalışmadan ibarettir ve ondan sonra çalışmada öyle bir meleke hâsıl olur ki, sâlik, kendi iradesiyle, fena ve fenanın fenâsı makamlarına erer.

Buyurdular:
—Talibin gözünde melekler alemi Kapalı kalınca fena âlemi gerçekleşir; kendi öz varlığı örtülünce de fenanın fenası zuhur eder. Biri, mürşidin himmetiyle sâlik kendi varlığını unutabilir mi diye bizi imtihan etti. O mânayı gerçekleşmiş görünce de onu heybet kapladı ve bu halden kurtulması için yalvardı. Bu taifeyi imtihan etmekten çekinmek lâzımdır.

Buyurdular:
—Talib, mürşidin teveccühüne engel olacak şeylerden içini temizlemelidir. Ancak ondan sonradır ki, ilâhî feyze lâyık ve müstehak olur. İlâhî feyzde eksiklik ve kusur yoktur; eksiklik ve kusur taliptedir.

Buyurdular:
—Talib kendi arz ve biçareliğini daima mürşit huzurunda mütalâa etmelidir. Talib bilmelidir ki, hedefe erişmek ancak mürşidin rızasını tahsil etmekle olur. Rıza yolundan başka her tarafın kapalı olduğu talibçe bilinmelidir. Talib, mürşidinin teveccühünü muhafaza etmedikçe kendi şahsî eser ve kıymetinin hiç olduğunu şuurlaştırmak borcundadır.

Buyurdular:
— Sâlik daima kendi fiillerinin kusurunu görecek, noksanını bilecek ve kendi aczini lütuf ve kerem sebebi kabul edecektir. Hoca Bahaeddin Hazretleri talibe hep bu sıfatı emrederler ve derlerdi ki: «Beni her zaman bu sıfatta kullanırlar.»

Buyurdular:
Talibe lâzım olan odur ki, dünya ve ahrete ait, ufak ve büyük her işte iradesiz ve mürşidinin iradesine tâbi olsun. Mürşide lâzım olan da odur ki, daima talibin hallerini kullansın ve zamanında faydalı her işi ona emretsin. Tâ ki, mürit, mürşidin iradesiyle hareket edip işe teşebbüs eylesin.

Buyurdular:

“Bu yolu taklid ederek girene bir gün hakikate kavuşacağına kefil olurum. Hocam Bahaeddin-i Buhari, bana kendilerini taklid etmemi emrettiler. Onları taklid ettim ve halen taklid etmekte olduğum bir şey de onun eser ve neticesini görüyorum.”

Buyurdular:

“Bir âlimi ve evliyayı ziyaret etmekten maksat, Allahu Tealaya yönelmektir, O büyüklerin ruhu şeriflerine tam bir yönelme ile ziyaret, Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmaya vesiledir. Nitekim görünüşte halka tevazu hakikatte Hakk’a tevazudur. Çünkü insanlara Allahu Teala’nın rızası için tevazu göstermek makbuldür.”

Buyurdular:

“Allahu Teâlâ’nın veli kullarını her gün veya iki günde bir görmek bırakılmaması gereken bir sünnettir. Ama edeb ve saygıyla.

Buyurdular:

Bir kimse susup duruyorsa onun bu hali şu üç şeyden boş olmamalıdır.

1. Gönüle kötü duyguların girmesini önlemek

2. Allahü Teâlâ’yı sessiz zikir etmeyi sağlamak

3. Kalp hallerini gözetmek.

Hastalıklarının ağırlaştığı bir an:
—Ben hizmette suret ve mâna pehlivanıyım! Buyurdular ve hazır bulunan Bahaeddin Nakşibend Hazretlerinin ruhaniyetini görüp kendileriyle hayli sözleştiler. Gidip kalmaları mevzuunda hiç bir tercih ve iradeleri olmadığını söyleyerek müritlerine demişler ki:

— Gidip kalmamız hususunda iki fırka olmuşuz. Sözünüzü bir edin ki, biz de ona göre davranalım! Hastalıklarından on gün evvel de ahrete gitmeği özleyip şöyle demişler:
— Artık bu niyetten dönmem!

Hastalıkları ziyade baş ve bel ağrılarıyla başlıyor. Hicri 802 inci yılın 2 Recep Perşembe günü yatağa girip 20 inci çarşamba gecesi namazından sonra beka âlemine göçüyorlar. Mübarek kabirleri Neçıganiyan köyünde. Yine Hoca Mehmed Pârisâ hazretlerinin yazdıklarına göre, dervişlerinden biri Alâeddin Attâr Hazretlerini vefatlarından 40 gün kadar sonra rüyada görüyor ve şu hitaba mazhar oluyor:

Buyurdular:

Allah’ın bize ettiği ihsan, bizi sevenlerin zan ve tahmininden çok yüksektir. Ve ilâve etmişler: Size ne lazımsa içinizde bırakıp gittim. Ve yerden bir iğne alıp onu ayakları altına koymuş ve buyurmuşlar: Velilik o kimsenin hakkıdır ki, bu dimdik iğnenin üstünde dimdik durup hiç bir tarafa bükülmez, yatmaz.

By |2018-07-08T12:14:21+00:00Pazartesi, Şubat 2, 2015|Silsile-i Şerif|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin