Çöle İnen Nur

Ana sayfa » Çöle İnen Nur

Çöle İnen Nur

(Çöle ve Bütün Zaman ve Mekâna)

BU ESER

Tefsir, hadis, siyer ve nakil olarak en emin kaynaklardan devşirili ve kaynaklarını tek tek göstermek tasasından uzak bu eser, <<Başlangıç>> yazısında da belirtildiği gibi, sadece imân sahiplerine hitap edici, hiçbir aklî teftiş, tespit ve ispat gayretine düşmeyici, mutlak <<doğru>> üzerine hissi ve teessüri bir çatı kurucu ve eğer bir kıymeti varsa onu bu noktada toplayıcı bir denemedir; ve akla verdiği pay, onu bazı noktalarda yine akılla iptal etmekten ibarettir. Bu bir ilim değil, san’at eseridir ve ilmin içini ve dışını tahkik selâhiyetinde olmadığı mukaddes kapıya, ancak, inanmış ve teslim olmuş san’at tavriyle sokulmaktan başka çare yoktur.

N.F.K.

BAŞLANGIÇ

Sofra… Etrafında Allah Resullerinin dizildiği sofra… Ve bu sofrada başköşe… Sen! İnsanın hakikati… Sır… Kâinatın en çetin sırrı… Bir de misilsiz insan ki, onun hakikatinde, mahlûk, artık, son haddine ulaşır. Onun hakikatinde, mahlûk tükenir, fakat Allah başlamaz. O da sen?…

Yaradan… Ve onun en güzel eseri… Zâtiyle tek olan Yaratıcı’nın, koskoca insan ehramında ve en yüksek noktada halkettiği insan… Sen! Evet, sen! Senin bana inandırdığın ve seni bana inandıran Allah, öz dilinle hitap etmiş sana ve demiş ki:

«SEN OLMASAYDIN, SEN OLMASAYDIN, ÂLEMLERİ YARATMAZDIM!»

Sana, işte bu Allah kelâmının sonsuz kılavuzluğu içinde inanıyorum! Sana inanmış, inanmakta ve inanacak olanlar, deniz kıyılarında kum misali… Ben de bu hudutsuz yığında bir kum tanesiyim. Sana inanan herkes, göz alabildiğine geniş bir sed üzerinden eşsiz bir manzara seyreder gibi, seni, oldukları yerden, yerlerinin görmek ve bilmekte verdiği imkânların gözlüğünden seyrediyor.

Bense Allah’a hamdediyorum ki, o kum tanesine, uzun zaman çilesini çektiğim bir takım idrâk mahremiyetlerinin «Yakın» a açılmış yakıcı penceresinden gösterdi. Keşke sahiden, ipek topuğunu bir kere öpebilmiş bir kum tanesi olsaydım!.. Evet… Ben seni Allah’ın yalnız habercisi ve ana yola çağırdığı Resulü olarak değil; boşluğu ve yıldızları, zamanı ve mekânı, mesafeleri ve istikametleri, canlı ve cansız, maddeleri ve maddesiz her şeyiyle bütün kâinatın bu en güzel eser etrafında halkalanması ve onun yüzü suyu hürmetine yaratılmış olması için yarattığına inanıyorum! Sen; var oluşunun şerefine, Allah’ın topyekûn varlığı hediye ettiği ilk ve son Varlık Nuru!

İnanmak dedim de hatırıma geldi: Bu ne zor ve ne kolay iş! Kim inanır ve kim inanmaz? Tebeşirle kondurulmuş bir nokta kadar basit ve sefil bir köylü inanır. Yük altında iki büklüm, aksama kadar solumaktan başka bir hayatiyeti olmayan bir hamal inanır. Yahut…

Eline aldığı her lokma ekmeği, zikir ve teşbihini dinlemeden ağzına almayan o «Şeyh-i Ekber» inanır ki, mücerret riyaziye cehdini, Âdem Baba’dan kıyamet gününe kadar gelecek bütün insanların yüzlerini çizmeyedek götürmüştür.

Beyninin her atomu bir güneş kadar ışıklı o «İmam-ı Rabbani» inanır ki, Allah’ı bulmaya doğru her atılışında gizli bir put diken aklın türettiği putlar ormanını, yine akıl baltasıyla devirmiş, böylece yine aklın atabileceği en uzun adımı atmış ve baltasının parlak yüzüne, dünyanın en güzel sözü olan «Allah ötelerin ötesi; ötelerin ötesinden de ötesi, ondan da ötesi, her ötenin ötesi…» düsturunu yazmıştır.

Kerametler Sarayı’nın haşmetlisi o «Şah-ı Nakşibendi» inanır ki, aksam üstü, at sırtında bir ovayı geçerken, yanındaki müridi korkmasın diye güneşi sımsıkı ufka bağlamış, batmasına izin vermemiş ve dehşetle titreyen müridine :

— Bunlar tarikatın oyunlarıdır; gaye bu değil!
Karşılığında fazla ipucu göstermemiştir.

Ve nihayet sen inanırsın… Ötesi var mı?

Ya en aptal, ya en akıllı inanır. Aptal da ne demek? Tam akıllılık kabil mi ki tam aptallık mümkün olsun? Aptal dediğimiz çok defa üstüne hiçbir yazı yazılmamış boş kâğıda benzer. Mademki boştur, güzeli bulamamıştır. Fakat mademki yine boştur, çirkinden kurtulmuştur. Aptalın şuuraltı veya şuur üstü kavrayışıyla bulunmuş, kim bilir ne erişilmez hakikatleri var! Hakikî aptal, o boş kâğıdın üzerine hiçbir şey yazmamış olan değil, saçma – sapan, kör – topal, yalan -yanlış şeyler karalamış ve onlara sımsıkı sarılmış olandır. Yâni, aptallıktan yola çıkıp akla varmamış ve yarı yolda kalmış idrak cücesi…

İşte bu korkunç örnek, gördüğünü gördüğünden ibaret bilen, her şeyi ve her hâdiseyi beş duygu sınırında başlıyor ve bitiyor sanan, hiçbir şeye ne kâmil bir şüphe, ne de kâmil bir imanla bakamayan, bu ikisi ortasında ki, hakikî aptaldır ve Allah’a inanmaz. İnanmak, ya çok üstün, kendi kendini kül edecek kadar üstün bir akıl davasıdır; yahut, yarı yolda bangır bangır iflâs eden aklın her türlü desteğinden mahrum, fakat gizli bir ruh feyziyle gayesini sezmiş ve fikir kargaşalığından kurtulmuş saf ve basit adam işi…

Belki de «saf» kadar güzel bir mefhumu, bilmeden, onun için basit insanlar hakkında kullanıyoruz. Allah, ancak en ileri dereceye çıktığı zaman akılsızlığını anlayan şu akılsız aklın belâsını versin!

Sen, mukaddes hedef; Haktan gelen aşkın hedefi!..
Sen, en ileri rütbe; Allah’ın Sevgilisi olmak mertebesi!..
Sen, en güzel insan; güzeller güzeli insanoğlunun en güzeli!..

Güzelliğinin büyüsüne mıhlanmak, sonra hummalılar gibi hep onu sayıklamak dururken, mukaddes mevzuuna bazı dâvalarımı ve öfkelerimi kattığım için beni Hoşgör!.. Ben bir şairim…

San ‘ata, yalnız Allah’ı aramak, onun mahrem ülkesi meçhuller aleminin karanlıkları içinde rüyalardan daha zengin fener alayları tertiplemek ve eşyanın takındığı duvakları birer birer kaldırmak gayesini biçtiğim gün, sanki boynumda Mutlak hakikatten bir kement sezer gibi oldum. Bu kement beni çekti ve senin önünde durdurdu:

— Kapı burasıdır; başka her kapı kapalı!

Vakta ki, bu böyle oldu, sen benim her şeyim oldun. Ey, bütün mucizeleri içinde en hayran olduğum mucizesi diye, ömründe bir defa bile kahkahayla gülmemiş olmasını gösterebileceğim mahzun Peygamber!..

Ey, Allahım, Kur’an’da has ismiyle ve nida edatıyla bir kerecik bile hitap etmediği haya ve edep kaynağı!.. Ey, Allah kelâmına mecra bir çift kutsi dudağın sahibi!.. Dedim ki, ben bir san’atkârım… Ve ne tarih yazmak, ne arz tabakalarını mikroskop altında incelemek, ne de dört taş duvar arasında istif edilmiş ve son yazısı toz – toprak olmuş kitaplara bekçilik etmek, benim vazifem… Böyleyken, hayatını yazmayı murad edindim. Hayatını… O hayat ki, bizzat hayat mefhumu, başta «O yaşayacaktır» diye yaşamış, sonra da «O yaşadı» diye yaşamakta devam etmiştir. Ve etmekte.. Senin hayatını yazmak…

Göklerin temiz bir ayna halinde, dipsiz bir mavera derinliğine battığı şeffaf bir yaz akşamı, ay, her zamankinden daha büyük, daha parlak doğarken, insan, yeni bir hâdise karşısındaymışçasına şaşkın ve tutkundur. Halbuki onu ilk defa görmüyoruz. Bir gün evvel gördüğümüz gibi, ömrümüzün birçok ânında da birçok defa görmüştük. Bu, her akşamın kanıksanmış hadisesiyle, yine her akşam kapımızın önünden geçen çöp arabasının kanıksatmaktan bile âcizsilikliği arasındaki fark nedir?

Şudur ki, birinin oluşundaki sırları bilmediğimiz halde, öbürünün meydana gelişini, bütün dış şekilleriyle tanıyoruz. Biri, aklımızı, öbürünü aklımız, çepçevre sarmış bulunuyor. Bu yüzden, biri, bin kere olmakla yeni kalıyor da, öbürü, bir kere olmakla eskiyiveriyor. İşte hayatınla, hayatımız arasındaki fark! Hiç seninki, en küçük çaptan en büyüğüne kadar, bütün söylenmişlere, söylenenlere ve söyleneceklere rağmen anlatılmış olabilir mi?

İzin ver; onu bir kere de ben anlatayım! İzin ver; herkesin, boyuna göre açıldığı bu ufuksuz denizde, sana yaklaşabilmek değil, fakat kıyılardan, gerilerden yâni kendimden uzaklaşabilmek manasına bir kere de ben gücümü deneyeyim! Öyle ki, sahili kaybetsem, artık gerilere dönemesem ve sende boğulsam, işte o zaman aradığım hayatın eşiğine ayak basmış olurum. Niçin hayatını yazmak?..

1400 senelik bir emeğe yeni bir omuz vermek, güçlü güçsüz ve elverişli elverişsiz, pek çok insanın her fırsat doğuşunda yaptığı bir işi, bir kere daha yapmak; kısacası tekrarlamak, sadece tekrarlamak için mi? Nasıl olur? Tekrarlamak…

Tekrarlamak, bir şeyi tam mânisiyle malûma irca ettikten, çepeçevre sardıktan ve kavradıktan, yâni posalaştırdıktan ve cevhersizleştirdikten sonra ele almak demekse, sen, hiçbir surette
tekrarlanamazsın.

Yine tekrarlamak, denizin en derin noktasında boyuna göre sulara gömülen bir veya bin ölçü şeridinin, her defa beraber veya ayrı ayrı gösterdiği mikyas, yâni bir veya bin kişinin her defa
beraber veya ayrı ayrı belirttiği duyuş ve anlayış seviyesi demekse, onlar seni değil, kendilerini tekrarlamış olurlar.

Ve yine tekrarlamak, hiçbir sırrına erişilemeyeceğinden başka şuurumuz olmayan namütenahi derin ve girift bir hâdisenin, sadece vecd ve aşk aynasında, durmadan, üst üste aksettirdiği pırıltıları toplamak, yâni gerçek san’ata gerçek mevzuunu vermek demekse, seni tekrarlamaktan büyük vazife olmaz ve ona tekrarlamak denmez.

Allah… İşte en büyük san’atkâr!.. O, dış görünüş çerçevelerinde, tekrarlanıyormuş gibi duran namütenahi hâdiseyi, zaman dediğimiz esrarlı havanın içinde toplar, her ân birbiriyle nispetini bozup birbiriyle nispetini ihya eder, her ân yokluğa batırıp varlığa daldırır, sonsuz benzerlik ifadeleri içinde ne mutlak ayniyete, ne de mutlak zıddiyete yer verir, böylece asıl olarak hiçbir ânı tekrar etmez ve her ân gerilere doğru eskilikte ezelî ve ilerilere doğru yenilikte ebedî şahsiyetini ilân eder. Allah, insanoğlunun âşık olduğu yenilik sırrını anlatıyor, anlatıyor amma, kime? Anlayana, yâni anlatmak istediğine!..

Ey tek katresinin hacminde bin umman çalkalanan ve tek zerresinin menşurunda bir kâinat yüzen Kevser havuzunun sahibi! Ey, ufuk, insanoğlunun ufku!.. Sen de bizim gibi bir insansın! Sen bir derece daha fazlası olmayan bir insansın da, biz senden eksik olduğumuz kadar insanlığa uzak insanlarız. Öyleyse hangi mânasiyle olursa olsun, seni tekrarlamak, aldığımız nefesleri tekrarlamaktan bin kat daha aziz… Zaten sensiz ve senden habersiz alınan nefes, varlığın değil, yokluğun soluğu…

Ne kürenin devri, ne rakkasın köşe kapmacası, ne ağacın giyinip soyunması, ne de tek nokta etrafında sayısız noktanın, her biri o noktaya müsavi mesafelerde sıralanışındaki yusyuvarlak devam ahengi, mücerret vazife sırrı bakımından, senin tekrarlanışındaki hikmeti şekillendirebilir.

Bana yalnız bu tekrarın; belki en kaba, fakat en saygılı cephesiyle düpedüz tekrarın, hiçbir şahıs mümtazlığı ve hiçbir âlet hususîliği göstermeyen hakir ve basit bir halkası olmak yeterken… Evet, gözümde sadece bu yeterliğe sahip olmaktan büyük kazanç ölçüsü yaşamazken, ben, bir sınır aşmak istiyorum! Ben, bir sınır aşmak istemiyorum; onu aşmak için senden izin istiyorum. Ah, bu sınır, bu sınır!..

Kur’ânda teker teker her âyet, her kelime ve her harfin birinin içindeki nispetiyle, aynı âyet, harf ve kelimelerin bütün lisan, bütün kelime ve harf terkiplerine nispetindeki sırrı kucaklamaya giden ulvî bir nüfuz ve muhteşem dikkat, mübarek saçlarının her telinden, muazzez ayaklarının her adımına kadar sana ait her şeyi ayrı ayrı saydıktan, derledikten, düzenledikten sonra, ben, hangi sınırı aşmaktan ve hangi yeniliği getirmekten bahsediyorum?

Fakat var, bir sınır var!.. Her şeye rağmen, herkesçe aşılmak istenmesinden daha aziz bir gaye belirtmez olan bir sınır var! Ey, dışından görüldüğü kadar görünen vücut, ve ey, içinde gizliliği bile gizleyen ruh!..

Hayatının dış çizgileri seni, binbir kere, binbir kimse tarafından hendeseleştirilmiş ve hiçbir noktası eksik bırakılmamış, harikulade bir petektir. Şekillerin en intizamlısı, çizgi terkiplerinin en Kemallisini düğümleyen bir petek… İşte ben, olanca ruhumun, ruhumdaki olanca şiir cevherinin, bu cevherdeki olanca aşk ve hassasiyet özünün balını, bu peteğin hücrelerine dökmek, hücrelerin çerçevelediği esrar mahfazalarında eriyip kaybolmak ve mukaddeslerin mukaddesi mevzuunda kendi teessürriyetimi bütün derecelerin üstüne çıkarmak dâvasındayım.

Demek ki, ben, aşmak istediğim sınırla, huzurunda, ham istiklâlin ne kadar gülünç, kör benliğin ne kadar sefil, dış mantık ve müşahedenin ne kadar aptal hâle geldiğini gösteren bir teslimiyet meydanı açmak istiyorum! Bu meydanda, bakalım kim en çok ve en güzel kendi kendinden geçebildi? İşte sınır, işte at, işte meydan!..

O akıl budalaları ki, gözün nasıl gördüğünü anlamadan gördüğü şeylere inanırlar, fakat görmediklerine inanmazlar, gözlük üstüne gözlük takarlar ve üstelik görüneni bile göremezler; işte onlar, ellerinde birer istiklâl pertavsızı taşırlar, eşya ve hâdiselerin posalarını hep onunla incelerler ve hiçbir şey bulamazlar… Onlar, benim bu itirafımdaki senedi, ilim ve usul bakımından en büyük zaaf telâkki edebilirler ve peşin olarak kendimi, bizzat kendi elimle mahkûm ettiğimi iddiaya kalkabilirler. Vecdimin ateşi, bana onları göstermez bile.. Onlar, gerçekten müstakildir; bense esirim!

Ben, senin esirinim! Ve benim için hürriyetin son kemâl haddi, hakikate esarettir. İnsan olarak, hürriyetini bulmak isteyen, hakikate esir olsun! Ve sen, benim için bizzat hakikatsin! Ve onların istiklâli, boyunduruk altında, istediği gibi kuyruk sallayan, çifte atan ve dilediği yeri pisleyen hayvanların istiklâlidir! Nihayet, varılmaz olan sana, en çok yaklaşmanın, görülmez olan seni en aydınlık görmenin biricik usulü, şu noktada toplanıyor:

Tepeden inme aşk yıldırımları altında büsbütün kör hâle gelmek ve ondan sonra her vücut zerresine bir çift kanat ve bir çift göz hediye eden bir hafiflik ve kolaylıkla uçmak ve görmek…
Aklın son mertebesini temsil eden melek «Sidre-tül Münteha»da sana demedi mi:

— Bana buradan ileriye yol yoktur! Geçersem yanarım!
— Ya buradan ileriye nasıl geçilir?
— Aşkla!..

Ve sen uçtun ve ilâhî visalin en mahrem bucağına ulaştın. Senin, ulaşılmaz olan Allah’a, yine onun izniyle ulaşmandaki usulledir ki, biz sana, ulaşılmaz olan sana, ulaşmaya çabalayabiliriz. Sana yaklaşmanın biricik şartı, bu!..

Sana imansız akılla sokulmak isteyenler, daha kapının eşiğine ayak atmadan yanarlar. Hep yandılar!. Sadece aşk ve imân rivayet ederek, yine akıldan başka bir vasıta bulamayanlar da, kabalaşırlar. Hep kabalaştılar. Mevzuundaki kudsiyet ve namütenahi inceliğe lâyık olmanın çilesini çekmeyenler de çirkinleşirler. Hep çirkinleştiler!.

Bense, kapında aşkla yanmış ve daha çok yanmaktan gayrı muradı kalmamış, senin inceliğin ve güzelliğin karşısında, kendi kabalığımı ve çirkinliğimi görmüş, azad kabul etmez esirinim!.
Hamdolsun, öbür türlü çirkinleşmek ve kabalaşmak ihtimaline, senden gelen ve her şeyi temizleyen aşk ateşi sayesinde uzağım!. Bu kadar…

Bütün kâinat ve bütün varlığın ana mevzuu olan mevzuunda, insanlığa düşen borç ve usûl, bu kadar.. Herkes, borçların en ulvîsine ve usûllerin en san’atlısına götüren bu yolda, huzurunda sadece en fazla yanıp kül olmak noktasından birbirine meydan okuyabilir ve bu meydan okuyuştan sonra, o meydandan, hattâ mağlûp olmaktan büyük zafer olamaz!. Bu meydanda zafer ihtimali de bu kadar..

Senin, herkesçe bilinen ve bildirilen dış hayat çizgilerini, ruhumun menşurundan toplayacağım… O menşur içindeki tefsir ve teessür kuruntularını, küçük elmas zerreleri hâlinde donduracağım… Sonra o esrarlı taşları mendil üstüne serip üzerlerine abanacağım, tılsımına bağlanıp kalacağım ve anlatacağım, anlatacağım.. Ben bunu yapmaya, çalışacağım!..

Yine belli oluyor ki, işimde en az değer vereceğim şey, en doğru ve titiz bir örgü halinde meydana gelse de, daima arka plânda bırakılacağı için, tarih ve tarihçilik; vak’alar ve vakıalar ilmi… Hâdiselerin derinliğine doğru keyfiyetten ziyade, genişliğine doğru kemiyet kadrosunu köpürten tarihçiye, birçoklarının bu kadar intizam ve itina ile şekillendirdiği petek mevzuunda yeni bir iş yoktur. Hangi tarihçi o petekten bir hücreyi kaldırmak veya o peteğe bir hücre ilâve etmek iktidarında olabilir?.

Bu bakımdan sen, yeryüzünün her noktasında belli başlı noktalardan doğan güneş kadar sabit ve mutlaksın. Fakat yine sen, herkesin kendi ruh menşurundan aksettireceği her ân yeni ve değişik pırıltılarla da, muvazi aynalar arasındaki mum gibi sonsuz ve hudutsuzsun!.. Sen, sen, sen; eskimeyen biricik yeni ve solmayan biricik renk! Senin zâtındaki aslî sonsuzluk ve hudutsuzluğa, bir de bu, herkese kendi hassasiyet ve teessürriyet istidadına göre tecelli edecek sonsuzluk ve hudutsuzluk binince, insanın en aşılmaz sınırlar içinde yine bir sınır aşmak istemesinden daha ulvî bir belâ olabilir mi?.. Ben bu belâya fedayım!..

Senin, insanı kül eden nurunun karşısında her ân birbirinden yeni ve ileri olarak tecelli etmesi gereken, sadece san’atkârdır, san’at ruhuna mâlik fikir adamı… San’atkâr ki, seslerin ipekten vücudunu neşrederek ve renklerin ateşten nabzını sayarak, büyük sır kapısının önünde haber soruşturanların en çilekeşidir; ancak seni bulduğu zaman; memuriyetini bulmuş ve yaradılışının hikmetine ermiş olur…

Sen; verâların verâsının verâsısın, verâ ihtimalini bile çıldırtıcı nihaî verâsındaki sır hazinesi anahtarını taşıyan en büyük esrar çözücüsü!..

Senin esrar âlemin içinde kendisini büsbütün kaybetmekten, yâni en büyük san’atkârlığın ne demek olduğunu göstermekten başka gayesi olmayan bu san’at çilekeşinin duasını kabul etmesi için, sana «Sevgilim!» diyen Allah’a yalvar!..

Allah, her türlü akıl, ispat, delil, münakaşa, mukayese, mantık lafazanlığı dışında, yalnız mü’minler veya iman istidadında olanlar için yazacağım bu eseri bana nasip etsin.. Bu eserde güzel olan her şey senin, çirkin olan her şey benimdir…

Sen; Allah’ın iradesiyle, bütün insanlığın şefaat tacını taşıyan ve kabul edenleri ve etmeyenleri bir arada, bütün beşeriyet, ümmet topluluğu tahtında oturan!.. Senden şefaat dilenen bîçareler arasında en sefil dilenci, Abdülbaki Fazıl oğlu Ahmet Necip’e şefaat et!.

By |2018-07-08T23:28:00+00:00Perşembe, Haziran 18, 2015|Kitaplar|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin