Canım Sultanım

//Canım Sultanım

Canım Sultanım

Canımın Sultanı, bendenizi bağışlayınız. Bu zamana kadar yazmayışımın, yazamayışımın sebebi sizinle bir anımın olmaması değildir. Hâşâ! Sizin her bakışınız, sizinle geçen her lahza bir anıdır. Bunun inkârı nankörlüktür. Lakin Sizin yaşattıklarınız öyle bir çırpıda yazılabilecek ve anlatılarak paylaşılabilecek anılar olmadılar hiç nazarımda.  Hepsi yegâne ve biricikti. Sizin kapınıza gelmeden önce ben kuru bir Ayşen idim. Layık olmasak da sizin teveccühünüzle adımız Edebiyat Öğretmeni Ayşen oldu. Edebiyatçının işi kelimelerledir. Onlarla kimi zaman saklambaç, kimi zaman yakan top oynar; ama en çok da ebe olur ve onları sobeler.  Bunun için kelimeler tekinsizdir, yanardönerdir, ikirciklidir; değişebilir, saklanabilir, dönüşebilir ve manayı gizleyebilirler.  Bu yüzden güvenmem onlara, emanet edemem sevdiğimin adını ağızlarına.

O kadar güzel anlar yaşanmış,  o kadar güzel anılar yaşatmışsın ki bu noktadan sonra, nasıl öveyim seni! Tüm anılarda sözlerin en güzelleri ile övülmüşken; sen Allah’ın sevgilisisin. Kimim ki, seni öylesi seveyim?

Tüm bu sebeplere rağmen, dilim lal olmuşken, gözlerinden gayrı çarem yokken, buyurmuşsun “hangi nedenle olursa olsun…” diye aşk olsun sevdiğim; neden, sebep hep aşk olsun. “O hep olsun gülüm, hep olsun.”

Destur Şahım,

Himmetlerinizle, emir demiri keser diyerek söze başlamak istiyorum.  2006 yılının sonlarında Efendim Hazretleri ile tanışmama vesile olan Cem Bey’le tanıştım. Bir gün bana bayanlara da sohbet olduğunu, istersem gidebileceğimi söyledi. Hiç boş günüm yok, oraları bilmiyorum, nasıl gideyim vesaire diyerek bir sürü bahane sıraladım. 2008 yılının Temmuz ayında zahirde kız istemeye gider gibi çiçeğimizi, çikolatamızı ve hediyemizi alıp yollara düştük. Ama tarif edemediğim bir duyguya kapıldım. Hani böyle, size de olmuştur belki;  kalbiniz farklı bir melodi eşliğinde atar, yüzünüzde sebepsiz bir tebessüm… Tarifi yok, işte öyle bir şey…

Efendim Hazretleri ile zahirde karşılaştığımız o an, ne kadar yakışıklı; hiç bu kadar yakışıklı mürşit olur mu diye gönlümden geçirmiştim.  O gün bu bendeyi aşkına kabul buyurdu Efendim. Tasavvuf edebiyatıyla ilgili alanda ilerlemeyi düşündüğümü söyleyince  “Ben sana her zaman yardımcı olurum. Ne zaman istersen buyur gel sohbetimize. Zaten bizim ihvanlarımızın arasında da ne mühendisler ne hocalar var ve daha ne profesörler ne doktorlar ne mühendisler olacak.” buyurdu. Amenna ve saddakna.

Şimdi sizler hatıranın burada sonlandığını ve bu acizin o günden sonra o kapıdan bir lahza bile ayrılmadığını düşünmüşsünüzdür. Lakin öyle olmadı. İlk başlarda neden böyle olmadı diye kahrediyordum; ama sonra “Deme niçin bu böyle, yerindedir o öyle”  sözü ile teskin edildim; ama sırrına eremedim. Erdirirler inşallah.

Efendim Hazretleri’nin tabiri ile “İki sene gezdin, dolaştın da bir şey mi dedik!” Evet, tam iki sene sonra 2010 yılında “sohbetine” bayanların da katılacağı ilk teveccühe gitmek nasip oldu.  Teveccühten önceki geceyi bir ablanın evinde geçirdim. O abla ile o gece tanışmamıza rağmen öyle güzel bir geceydi ki… Ablam, Efendimden bahsettikçe sanki tüm geçmişim o gece silinmişti. Teveccüh için derneğe gittik. Herkes âşıktı ve maşukunu bekliyordu. Efendim Hazretleri teşrif etmişti. Aynı rabıtadaki gibi ayın on üçü on dördü misali ihata etti bizi nuruyla. Ömrümde öyle bir atmosfer görmemiş, solumamıştım. İşte bu acizin hayatında kelimelerin kifayetsiz kaldığı, mananın bile manasını yitirdiği anlar tam da bu zamana denk gelir.

Teveccühten sonra ser-hoş olmuştum. Bir anda kendimi hafta sonları Efendim Hazretleri’nin bayanlara özel yaptığı sohbetlerde buldum. Efendim Hazretleri’nin dediği gibi, aşkın göbeğine, tam ortasına getirilmiştim. Şükründen acizdim.  Ben bu nasıl böyle bir şey derken ablalarım bu faslı geçmiş, aşkı yaşıyorlardı. Acizliğime bakmadan ben de onlar gibi olmak istiyorum dedim. Efendim Hazretleri ise “Yok olmadan, var olamazsın” buyurmuştu.  Onun aşkı ile yanmak, yanmak, daha çok yanmak diliyordum Efendimden.  Hislerimi Efendime anlatmak, haykırmak istiyordum sevgimi. Vicdanıma sorduğumda bu hâllerin benden olmadığı cevabını alıyordum; ama dayanamıyordum; söylemeliyim yâre onu sevdiğimi diyordum, gönlüme.

Artık her anım, her hâlim, her rengim, her nefesim Efendimdi.  Okulda çocuklara, arkadaşlara Efendimi anlatıyordum. Yolda gördüğüm köpeğe, kediye, kuşa Efendim var bu âlemde biliyor musunuz? Efendim var!  deyip sarılmak, onları öpmek istiyordum. Efendimden müsaade istiyordum, kalbim kalbine secde ederken daha çok sevebileyim diye.

Onunla geçen gecelerden birinde, 30 Kasım 2010’da saatler 00.33’ü gösterdiğinde tüm bedenim ve ruhum el birliğiyle “Efendim” diye inlerken,  Efendim “Aşk İklimi” grubunu açtırdı bu acizlerin acizine.

“Aşkı yalnız sana yakıştığı için severim, bana da yaşattığın için çok teşekkür ederim sevgili.”

Şimdi ise seni saklayacağım inan, yazdıklarımda, çizdiklerimde, şarkılarımda, sözlerimde. Sen kalacaksın, kimse bilmeyecek ve kimseler görmeyecek seni,  sen göreceksin, sen duyacaksın.

Aşkı anlamak, bir yaşam değil bin yaşam harcamaktır, harcayacağım.

Seni yaşayacağım, anlatılmaz, yaşayacağım gözlerinde; seni gözlerimde saklayacağım.

Bir gün, tam anlatmaya başlayacağım, sen bakacaksın.

Gözlerimi kapayacağım… Anlayacağım.

By | 2017-05-20T02:48:38+00:00 Salı, Eylül 16, 2014|Hatıralar|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin