YÜRÜYEN DAĞ

//YÜRÜYEN DAĞ

YÜRÜYEN DAĞ

cole_inen_nur

(Çöle ve Bütün Zaman ve Mekana)

Yürüyen Dağ
KUREYŞ ÇILDIRIYOR
Kureyş çıldırıyor… Çünkü ne yapsa kâr etmiyor… İslâm, yürüyen bir dağ gîbi karış karış geliyor. Kıl kadar ince karışlar… Amma geliyor. Bu gelişte de, basta o ân müşriklerin Mekke’si, bütün dünyayı dümdüz ezeceğe benziyor. Önüne atılan, çalı, çırpı, tas, kaya kütük ne kâr eder? Ummanı çıkarsalar yine doldurup üstünden geçeceğini ihtar ediyor. İşte Abdülmuttaliboğullarından Hamza da dize geldi:
— Allah bir ve sen onun Resulüsün…

Hamza; Peygamberin amcası, Kureyş’in soylularından, pehlivan, bahadır, gözü pek Hamza… Şimdi O’na nasıl el uzatabilecekler, nasıl işkence edebilecekler? Hamza’nın müslüman oluşu Kureyş’e çok ağır geldi. Şöyle oldu:

Bir gün Ebu Cehl, önünden geçen Kâinatın Efendisine edepsizce sövdü. Hiçbir cevap alamadı. Hadiseye şahit bir cariye, o sırada, tepeden tırnağa silâhlı, avdan dönmekte olan Hamza’ya olanları anlattı. Hamza’nın akrabalık damarı kabardı. Ebu Cehl’i buldu, elindeki ok yayını, ikinci küfür delisinin kafasına indirdi, basını yardı. Hamza’nın büsbütün öfkelenip Müslümanlığa, can atmasından korktukları için mukabelede bulunmadılar. Hamza doğru yeğenine gitti, anlattı ve dedi:
— Memnun ve müteselli ol! Şu cevabı, aldı:
— Ben ancak senin müslüman olmanla memnun ve müteselli olabilirim!
Allah yolundan başka murad tanımayan Resuller Resulünün bu ihtarı üzerine Hamza’da âni bir inkılâb ve imân…

TEKLİF
Hamza’nın Müslümanlığı kabulünden sonra, ileride çilelerin çilesi devri açılmak üzere, Kureyşlilerde yeni bir çare ümidiyle, kısa bir gerileme oldu. O kadar apıştılar ki, yeni bir tâbiyyeye can attılar. Allah’ın Resulünü aradılar ve toplu olarak huzuruna çıktılar:

—Muradın nedir? Eğer üstünlük ve reislikse, seni Kureyş’in ulusu ve başı ilân edelim!. Sultan olmak istiyorsan öyle ol! Sultanımız diyelim! Eğer hastaysan, gözüne görünen şeyler cinlerse, varımızı yoğumuzu harcayıp tabipler getirtelim, sana ilâç bulalım! Ondan da bir şey çıkmazsa seni mazur görelim! Hangisini istiyorsan söyle! Kâinatın Efendisi, tane tane cevap verdiler:
«— Saydığınız istekler bende yoktur. Sandığınız illet de yok… Ben Allah’ın Resulüyüm. Allah bana Kitap indirdi. Müjdeci ve korkutucu olmamı emretti. Eğer bu yolu kabul ederseniz dünyanızı ve ebedî hayatınızı kurtarırsınız; etmezseniz, Allah, sizinle benim aramda hükmedinceye kadar sabrederim.»

İMTİHAN
Kureyş çıldırıyor. Kıl kadar ince sekmelerle gelen İslâm dağını durdurtmak için, basını ellerinin içine almış, hayal âleminin ötesindeki çarelere kadar düşünüyor. Biri ortaya bir fikir attı:
— Yahudi âlimlerine soralım: Peygamber nasıl olur; anlayalım!
İki kişiyi vazifelendirdiler ve Yahudi alimlerine gönderdiler:
— Aramızda garip bir insan peydahlandı. Allah’ın Resulü olduğunu iddia ediyor. Bu nasıl iştir,
kitaplarınızda bu işin yeri var mı? Yahudi kendilerine, Allah’ın Resulüne sorulmak üzere üç sual teklif etti:
— Eğer bunların cevabını verebilirse resuldür, veremezse yalancıdır.
Suallerden birincisi ve ikincisi, gelmiş ve geçmiş din kahramanlarına aitti. Fakat üçüncüsü gelmiş
ve geçmiş bir insanın çözemeyeceği sır:
— Ruh nedir?
Sordular ve vahiy geldikten sonra cevabını aldılar:
«— De ki, ruh, Allah’ın bir emridir.»
Ve devamı:
«— Ve insanlar ona ait çok az bir şey bilecektir.»

Bu cevaptaki sonsuz derinlik hikmetini, ancak bugün, Yirminci Asır felsefesinin vardığı en ince merhaleden sonra, varılmaz bir noktanın varılmazlık sırrını anlar gibi anlamış oluyoruz. Bin yıl sonra, aynı varılmazlığı ve anlaşılmazlığı daha iyi anlıyacağız. Hiçbir izaha sığmayan ruhu, izah etmeden izah etmenin mucizesi… Nasıl ki, kâinatı Allah ile izah ediyor, Allah’ı nice sırrıyla tanıyor, fakat izah edemiyor, bilgi çerçevesi içine alamıyorsak, öyle… Bu izah edememek, bilgi çerçevesine alamamakta da, en yüksek izahı bulmuyor muyuz?

Ömer Müslüman
CELÂDET TİPİ
Kureyş’in en büyük kılıç ve kalem şövalyelerinden Hattâb oğlu Ömer… Öyle sert ve celalli bir ruh taşıyor ki, gölgesinin geçtiği yerde insanlar iki saf… Küfür cephesinde henüz… «Ebedî Yeni» ye, nefretle karışık bir hiddetle bakıyor, her gün biraz daha taşıyor, fakat henüz kararını vermemiş bulunuyor. Kararını verdiği gün teşebbüslerin en bedbahtına geçecek; O’nu, Allah’ın Sevgilisini öldürmek isteyecek, bu işi üzerine alacak… Ebu Cehl; Hamza’nın müslümanlığından sonra büsbütün afallayan Kureyş büyüklerini toplayıp şöyle dedi:

— İslâmlık cereyanını durdurabilmek için O’nu öldürmekten başka çare kalmamıştır. Bu isi kim üzerine alırsa kendisine yüz deve ve kırk bin akça! Ömer atıldı:
— Bu işi Hattâb oğlundan başka kimse yapamaz! Bir alkıştır koptu:
— Haydi Ömer, görelim seni!

GİDİYOR
Ömer, belinde kılıcı, yüzünde damar damar gazap, Mekke sokaklarında yol alıyor. Karşısına, müslümanlığını gizli tutan biri çıktı:
— Nereye, böyle öfkeli öfkeli, yâ Ömer?
— Kureyş’i alçaltan ve dinlerini bozan Muhammed’i öldürmeğe…
— Boş hayal!.. O’nu öldürürsen faraza, kendini Abd-i Menaf oğullarından kurtarabilir misin?
Ve Ömer’in damar damar öfkeli yüzüne bakıp devam etti:
—« Sen O’nu bırak da, çoktandır müslüman olan kız kardeşin Fâtıma ile kocasını düşün! Erkeksen evvelâ onlardan hesap iste!..
— Demek Fâtıma ile Said müslüman, hâ?

DEĞİŞEN YOL
Ömer, kız kardeşi Fâtıma’nın evinde, kapısında… İçeriden, biri ince, öbürü kalın, sarmaş dolaş, iki yanık ses geliyor. Ulvîlerin ulvîsi karı koca iki genç, baş başa Kur’ân okuyorlar. Yanlarında bir de muallim.. İrs oğlu Habbâb… Bir fısıltı… Tatlı, yumuşak bir fısıltı… Taslar eriyebilir. Ömer kapıyı şiddetle vurdu. İçerdekiler Ömer’i bu hâlde görünce Habbâb’ı sakladılar. Kapıyı Fâtıma açtı. Ömer gürledi:
— Ey nefsinin düşmanı; müslüman olmuşsun öyle mi?
Ve kız kardeşinin vecd aynası berrak yüzüne bir tokat attı. Sızan kan… Fâtıma hıçkırıklar içinde haykırdı:
— Hey Hattâb oğlu, ne yaparsan yap, ben müslümanım!..

ERİYEN KALB
Ömer’in karsısında vecd aynası berrak yüz ve o yüzde kan… Fâtıma, cisimleşmiş imân… Ömer’in büyük ruhuna ateşler düştü. Mırıldandı:
— Neydi gelen sesler, okudunuz şey?..
— Allah’ın kelâmı; Kur’ân…
Ömer, dalgın, içeriye girdi, bir köşede eniştemi ve bir kenarda kâğıt gibi bir şey, üzerinde yazılar. Bizzat Hazret-i Ömer anlatsın:
«— Kâğıtta Besmele… Rahman ve Rahim adlarına gelince içimi büyük bir heybet kapladı. Ürktüm, kâğıdı elimden bıraktım, geriye döndüm. Sonra yine döndüm ve kâğıdı aldım: «Allah’a ve Resulüne inanınız!»… Kendimden geçtim ve Şehadet getirdim..»
Buz dağından gözyaşı bulutu… Hattâb kızı Fâtıma ve kocası, Ömer’in ayaklarına kapandılar. Gözyaşları içinde saklandığı yerden çıkan ve Ömer’in ellerine sarılan Habbâb…

HUZURDA
Ömer, doğru Allah’ın Sevgilisini bulmağa gidiyor. Safa eteklerindeki ev; bildiğimiz karargâh… Sahabileri, Allah Resulünün, bir gün evvel bir duasına şahit olmuşlardı:
«— Yarabbi, İslâmı Ebu Cehl veya Ömer’den biriyle aziz et!»
Ömer’le kol kola Allah’ın Resulüne giden Habbâb bir gün sonraki bu tecelli karsısında kendisinden geçmiş… En büyük Resul, sahabilerinin arasında, bir nur huzmesi içinde… Biri koşup haber veriyor:
— Ey Allah’ın Resulü, Ömer geliyor!.. Belinde kılıcı… Allah’ın Sevgilisinde tebessüm… Allah bildirmiştir. Hamza, eli, kılıcında, atılıyor:
— Gelsin! Geleceği varsa göreceği de var!.. Allah’ın Resulü buyuruyorlar:
— Bakalım, bekleyelim…
Ömer kapıdan giriyor. İki kişi birden fırlayıp kollarına yapışıyorlar.
— Bırakınız!
Emir! veren, Allah’ın Resulüdür. Ömer, Resuller Resulünün karşısına geçip oturuyor. Resuller Resulü, Ömer’i gömleğinden çekip kendisine yaklaştırıyorlar:
— İslama gel, ey Hattâb oğlu!
Ve dua ediyorlar:
— Allah’ım Ömer’in kalbine hidâyet ver!.. Ömer, ağır ağır, şehadet getiriyor. Manzara karsısında bir ağızdan tekbir… Bütün Mekke inledi…

SOKAKTA
Ömer; bir fırtına… Haykırıyor:
— Sokaklara dökülelim! İmanımızı küfürün suratına çarpalım!
Fakat mümkün mü?. En büyük zaferin tek tek ve ferd ferd devşirilme çığırında da olsak yine, çilelerin çilesi devrindeyiz. Buna rağmen Ömer sokağa çıkıyor; önüne gelene müslüman olduğunu söylüyor. Bir bağırışmadır kopuyor:
— Ey Kureyşliler, Ömer sâbiî oldu! Ömer dininden döndü!
Ömer’in etrafına üşüşüyorlar. Sille tokat bir dövüştür gidiyor. Fakat Ömer bu; yakınlarının da koşup gelmesi üzerine müşrikler, hiçbir şey yapamadan gidiyorlar. Ömer, kırkıncı Müslüman…

Çile Üstüne Çile
İŞKENCE
Hamza ve Ömer’in müslüman oluşlarından bir yıl evvele dönelim. Kureyş… Allah’ın Resulüne, Ebu Bekr ve ileri şahsiyetlere fazla bir şey yapamayınca, tırnaklarını müdafaasızların boğazlarına geçirmişti. Bunları hidayet dininden döndürmek, hiç olmazsa en acıklı sefalet ve mazlumluk çizgilerine bürümek, akıllarınca, başkalarına ders… Ammar bin Yâser’in müslüman annesini tepeden tırnağa didiklediler. Ebu Cehl, kadının basına bir de darbe çaldı ve onu, cansız yere serdi. Müslümanlıkta ilk mazlum ve şehit kadın… Müslüman anne, küfürdekilerin karşısına çıkıp, en taşkın cezbe haliyle bağırmıştı:
— Müslümanım, Hamdolsun!

Roma sirklerinin yerine Mekke meydanları; parçalayan aslanlar yerine kavuran güneş… Sırtlarında, çıplak ten üzerine demir zırhlar geçirilmiş, günesin en kızgın saatinde açıkta bekletilenler… Karsılarında bütün bir curcuna; türkü, yuha, tükürük, tokat, tekme, küfür… Hepsinin yüzünde derin bir tevekkül, teslimiyet, huzur ve emniyet… Dönen yok… Büyük sahabî, ilk müslümanlardan Bilâl-i Habeşî… Habeş illerinden gelmiş köle… Boğazında ip, Mekke çocuklarının elinde, dağdan indirilmiş ve boynuna halka takılmış bir canavar gibi dolaştırılıyor. Öyle sürüklüyorlar ki, boynunu ip kesiyor, kanlar akıyor; fakat ağzından yalnız şu kelimeler dökülüyor:
«— Allah bir… Allah bir..»

Bu manzara?.. Bu manzaradaki ulvîlik?.. Allah yolunda çekilen çilenin heybeti? İnsan hayalinin düzenlediği sun’î buluşlardan gerçeklerine kadar, hangi zaman ve mekânda böylesi görülebildi? Bu hâllerin arkasından hemen Ebu Bekr yetişiyor ve Bilâl’i satın alıyor ve azad ediyor. Artık Bilâl’e kolay kolay el sürülemez, böyle cefaları kölelere tatbik etmek, hürlere nisbetle gayet basit.. Simdi nerede, işkence edilen köleden ve cariyeden biri varsa, Ebu Bekr orada… Hemen bedelini verip satın alıyor ve derhal azad… Ebu Bekr, büyük Ebu Bekr…
«— Güneş, Ebu Bekr gibi bir basın üzerinden doğup batmadı.»

Mealindeki, sayısız güneş değerinde bir Peygamber sözünün hedefi Ebu Bekr… Malı, canı her şeyi O’nun yolunda feda… . Öldürücü güneş altında çırılçıplak, kumlara arka üstü yatırılıp karınlarına küçük değirmen taşları koydukları da var… Cevap daima bir:
— Allah bir…
Bir cariyeyi o hâle getirdiler ki, gözleri görmez oldu.
— Bize dön ve kurtul! Dediler ona…
— Hayır, ben kurtulmuşum! Siz kurtulmaya bakın! Diye cevap verdi.
— Gördün mü, dediler; Lât ve Uzzâ senin gözlerini kör etti.
— Hayır, dedi; gözlerimi perdeleyen Allah’dır; şifasını verecek olan da o… Ve sabreden, çilesini dolduran kadının gözleri açıldı.

HABEŞİSTAN’A DOĞRU
Peygamberliklerinin besinci yılı… Allah’ın Resulü emir buyurdular:
— Çektiğimiz çile büyük… Dileyenler Habeşistan’a gitsin.. Orada kendilerine sığınak bulabilirler. Onbir erkek ve dört kadın yola çıktı. Başlarında Affan oğlu Osman ve zevcesi, Peygamber kızı Rukiyye… Müslümanlar kafilesi Habeşistan’da çok iyi kabul gördü. Habeş Kralı onları Tanrı misafiri bildi ve kanatları altına aldı. Mekkeliler de arkalarından, dağarcıklarında bir sürü hediye, Habes Kralına birkaç murahhas gönderdiler:
— Hediyelerimizi buyur ve bize müslümanları teslim et!
Habeş Kralı hediyeleri ve teslim teklifini reddetti.

TEK KİŞİ DÖNMEDİ
Bunca ezâ altında, hidayet yolundan dönen, yapamıyan, dayanamıyan, şüpheye ve kaygıya düşen, nefsine kapılan, içi burkulan, imân duygusu gölgelenen, küfüre kayan veya kayar gibi olan tek kişi yoktur. Bu muazzam vakıayı, müsbet akıl dedikleri metod, topyekûn görmüş, kabul etmiş fakat burnunu yere sürtememiştir.
— Hak Peygamber. Başka türlü olamaz! Diyememiştir.

Bu, O’nun mucizelerinin başlıcalarından! Babasız Hak Peygamber Hazreti İsâ için türlü masallar uydurdular. Ya onun bir gece sahabileriyle otururken:
— Sabah olmadan aranızdan biri bana ihanet edecektir; beni kâfirlere teslim edecek…
Dediğini unutuyorlar mı? Bu üstün ve münezzeh Peygambere karsı bile hain çıkabiliyor. Ya Allah’ın son Nebi ve Resulüne bahsettiği bu müstesna tecelliye ne buyurulur? Hangi itikat yolu görülmüştür ki, çile ve imtihan zamanında, tek haini, veya döneği çıkmamış olsun? İslâmlığın nezâket ânlarında böyle bir şey yoktur. Mucize… Mucizelerin en büyüğü… Koyu İslâm düşmanı bir İtalyan muharriri bu nokta üzerinde başını döğer, durur:

— Nasıl oluyor, nasıl oluyor da aralarından tek bir dönek çıkmıyor?.
Çünkü baslarındaki, Allah’ın en korunmuş ve en üstün resulüdür.

MUAHEDE VE MUHASARA
Peygamberliklerinin beşinci yılında müslümanlara karsı zeveban noktasına yükselen işkence iki sene sürdü, arada Hamza ve Ömer müslüman oldu ve yedinci yıl girdi. O’nu öldürmekten başka çâre göremiyen, bunu da yapamıyan ve bütün tazyiklerinin boşa gittiğine şahit olan Kureyş, yeni bir karara vardı:
— Aramızda bir muahede yapalım! Bundan böyle Haşim ve Abdülmuttalip kollariyle hiçbir muameleye girişmeyelim! Onlarla aramızda alış veriş yapmayalım. Mal alıp satmıyalım, kız alıp vermiyelim! O bize teslim edilmedikçe de sulha yanaşmayalım!

İktisadî, içtimaî, ruhî boykot… Haşim ve Abdülmuttalib kollarını, iktisadî, içtimaî ve ruhî bir çember içine almak ve orada çaresiz bırakmak kararı.. Bu karardan yalnız, küfrün azılı reislerinden Ebu Leheb müstesna… Muahedelerini kâğıda benzer bir şey üzerine yazdılar ve Kabe’ye astılar. Bunun üzerine bütün Haşim ve Abdülmuttalib kolları Ebu Talib’in mihveri etrafında toplandı, kendi mahallelerinde muhasıra altında kaldı; ve böyle, üç yıl devam etti. Üç yıl içinde Haşim ve Abdülmuttalib kollarına açıkça bir buğday tanesi bile götüren olmadı. Eza ve cefa defterinin bu en vahşî maddesine de tahammül gösterdiler.

Hep Çile
GARANİK HÂDİSESİ
Necm sûresi inmiştir. Allah’ın Resulü, sûreyi topluluk «Cinde açıkça tilâvet ediyorlar. Lât, Uzzâ ve Menat isimli putların anıldığı nokta… O ânda bir ses işitildi. Ses (gara-nik) e benzeyen bu putlardan şefaat umulabileceğine dair bir mânâ yuvarlayıp kesildi. Garanik, akkuş veya akyüzlü yiğit mânâsına bir kelime.. Evet, putlar bunlara benzetiliyor ve:
— Şefaatleri rica olunur. Deniliyordu.

Müthiş ân… Herkes dondu. Peygamberler Peygamberi tilâvette ve bütün gönlü Kur’ân’da… Secde âyeti geldi. Secdeye vardılar. Herkes secdede… Kâfirlerde. Müthiş ân… Müşrikler sesin Allah Resulünden geldiğini ve putların övüldüğünü sanmışlar ve hemen secdeye kapanmışlardı. Haber yıldırım gibi her tarafı gezdi; Habeş illerine kadar uçtu. Habeşistan’da hiçbir şeyden haberi olmayan müslümanlar, Mekke’nin baştan başa İslama geldiğini sandılar. Aralarında hemen yola çıkıp Mekke’ye dönenler bile oldu. Ağır vaziyet ve yürekler üzerine kursundan baskı… Allah’ın, Resulü, mukaddes ellerini göklere kaldırmış, hikmetin belirmesi için duadalar.. Âyet geldi ve her şey aydınlandı:
«— Senden evvel hiçbir nebî ve resul göndermedik ki, şeytan onun tilâveti içine bir şey katmamış olsun…»

RİKKAT
Ebu Bekr badiyede bir kabîleye misafir… Çölün bütün kumu, tek tek gözyaşı şişesi olsa, Ebu Bekr’in kalbindeki rikkati toplayamaz. Açıkta ve herkesin gözü önünde namaz kılarken gözlerinden yaş boşanıyor; müşriklerin de kadınları, kızları, çocukları, ihtiyarları, halka olmuş, Ebu Bekr’i seyrediyorlar. Kabîlenin reisi Kureyşlilerden aldığı telkinle Ebu Bekr’e şu ihtarda bulundu:
— Herkesin gözü önünde açıkça ibâdet etmene razı değiliz! Kadınlarımız ve çocuklarımız seni bu hâlde görünce şaşırıp kalıyorlar. Olur da Müslümanlığa kayarlar. Namazını ya evin içinde kıl, yahut… Ebu Bekr «yahut» kelimesinin mânâsını anladı:
— Senin konukluğundan ve komşuluğundan ayrılıyorum! Allah’ın konukluğuna ve komşuluğuna geçiyorum! Gidiyorum!
Dedi ve gitti. O’nun yanına döndü. Çile bir kaynar su… Kabarıyor. Fakat İslâm denizi de yükseliyor. Deniz yükseliyor.

Deniz Yükseliyor
MUAHEDE DİDİK DİDİK
Muhasaradan da bir şey çıkmıyor. Kabe’ye astıkları kâğıda benzer şey, alnına «yasıyor!» diye bir yafta asılmış mumyadan farksız… Müşrikler, bu kâğıda benzer şeyi gözden geçirmek üzere Kabe’nin yolunu tuttular. Arkalarından, Allah’ın Resulü buyurdu:
— O şeyin üstüne ne yazılmışsa, Allah’ın isminden başka her kelimesini güveler yedi!
Kâğıda benzer şey didik didik… Kalbura dönmüş… Üstünde yalnız «Allah» kelimesi… Başka ne harf, ne çizgi, ne nokta… Artık her şey, bütün tazyik tedbirleri iflâsta.. Deniz yükseliyor.

EBU TALİB ÖLÜM DÖŞEĞİNDE
Allah Resulünün yasları kırk dokuz yıl, sekiz ay, on-bir gün.. Amcaları Ebu Talib ölüm döşeğinde… Yası seksen yedi.. Kendisine babalık etmiş, sayısız fedakârlık göstermiş, soy ve aile gayretleriyle de olsa himaye, kanadını alabildiğine açmış, İslâmiyete asla düşman olmamış, hattâ onu benimsemenin son haddine kadar gelmiş, fakat yekûn çizgisini çekememiş ve toplamı yapamamış diyen ihtiyara bakıyorlar. Dalgın dalgın baktılar ve fısıldadılar:

— Amca, şehadet getir de Kıyamet gününde sana şefaat edebileyim! Ebu Talib gözlerini açtı, tekrar açtı; sonra doğrulur gibi yaptı ve basını yeğenine doğru bıraktı. Ağır ağır:
— Kardeşimin oğlu, dedi; eğer Kureyşliler «ölümden korktu da müslüman oldu!» demiyecek olsalardı, seni sevindirmek için hemen İslama gelirdim. Çarpıcı levha. Her şeye rağmen Hâşimoğullarının asîl üstü asîl kanı, Ebu Talib’de istikâmetini bulamamış bir harikuladelikle tecellî ederken, bu kadar yakına geldikten sonra yine uçurum…
— Ölümden korktu demeyecek olsalardı.
Diye düşünen asîl Arap, o anda asıl Allah korkusunu hesap edemiyor ve hâlâ:
— Seni sevindirmek için müslüman olurdum!
Diye de, dâvayı şahsi hatır ve fedakârlık kadrosunda görüyor. Ulviyet ve dalâletin, birbiri içinde çizdiği görülmemiş tezad levhası… Ölüm döşeğinde, ihtiyar şövalyenin başında, yeğeni. Kâinatın Efendisinden başka, kardeşi Abbas… Ruhunu teslim ederken Ebu Talib’in dudakları kıpırdar gibi oldu. O zaman Abbas, Allah’ın Resulüne döndü:
— Kardeşimin oğlu! Temin ederim ki, istediğin şehadeti getirdi.
Allah’ın Resulü buyurdular:
— Ben işitmedim!
İslâm büyüklerinden bazılarının fikri:
— Bu hale göre Ebu Talib, ölürken müslüman gitti… Daha büyüklerin fikri:
— Heyhat ki, aksi… Abbas’ın şehadetiyle buna inanılamaz. Zira Abbas henüz bizzat Müslüman olmuş değildi. Olsaydı mesele yoktu. Allah’ın Resulü «ben işitmedim!» buyurmazlar, Abbas’ın şehadetini kabul ederlerdi. Allah’ın Resulü, manzaradan o kadar üzüntü duydular ve bütün insanlığa rahmet hazinesi kablerinde öyle bir ayrılık acısı hissettiler ki, tam ihtizar ânında Ebu Talib’e hitab ettiler:
— Amca, Allah tarafından yasak edilmedikçe, daima sana mağfiret dileyeceğim!
Fakat âyet indi ve yasak geldi: «— Peygamber ve müminler için, ne kadar yakınları olursa olsun, müşriklere rahmet dilemek olmaz!»
Ve Allah buyurdu:
«— Sen, sevdiğine hidayet edemezsin; lakin Allah dilediğine eder.»

İşte bütün insanlığı saran hikmet ölçüsü… Allah’ın bizzat şehadetlerinden sonra, Ebu Talib’in nasıl gittiği münakaşa götürmez. Ebu Talib gibi, bağına girdikten, asmanın üstüne titredikten, böcekleri temizledikten, suyunu verdikten, meyvesini yetiştirdikten sonra dudağının üstüne koydukları halde üzümünü yiyemeyen insanın nasibi sadece ağlatıcıdır. Sırların, Allah’ım, sırların sonsuz… Müslüman Abbas, bir gün Allah’ın Resulüne soracaktır:

— Ey Resul, sana bu kadar yardım eden, şefkat gösteren insanın bu hareketlerinden kazanacağı hiçbir şey yok mu?
«— Var, buyuracaklar Allah’ın Resulü; ben onu Cehennemin tâ dibinde buldum ve en serin yerine çıkardım.»
Mutlak mizanda kötülükle beraber, hiçbir iyilik yoktur ki, teraziye girmeyecek olsun.. Ebu Talib ölmüş ve artık koruyucuya da lüzum kalmamıştır. Sevgilisinin koruyanı doğrudan doğruya Allah… Deniz yükseliyor.

By | 2015-08-22T06:02:48+00:00 Pazar, Haziran 28, 2015|Genel|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin