NESEBİ KOLUNUN DİNİ

//NESEBİ KOLUNUN DİNİ

NESEBİ KOLUNUN DİNİ

cole_inen_nur

(Çöle ve Bütün Zaman ve Mekana)

NESEBİ KOLUNUN DİNİ

Esşeyyid Abdülhakim (Arvâsî):
«—Allah Resulünün, babadan oğula aslî nesep hattı, baştan başa tevhit dinine bağlı insanlardan ibaret. Kâinatın Efendisi, amca ve amca kolları halinde sağa sola dağılışlar müstesna, aslî nesep hattı üzerinde, sirk ve küfre bulanmış, puta tapmış ve inanmış, tek fertten bile münezzehtir. Aslî nesep hattı üzerindekilerin hepsi, İbrahim Peygamber’in dininde ve vahdaniyete bağlı kimseler…»
O ân, dünya öyle bir âlemdedir ki, yerle gök, bütün kadrosuyla, büyük kurtarıcıyı bekler gibidir.

O An
ZAMAN

Zaman bir dairedir; ne basını bulmak mümkün, ne sonunu.. Hangi noktayı başlangıç sayalım ki, o noktadan karış karış giderek hâdiseleri oluş sırasına koyabilelim? Her birinin birbirinden ayrı nereye dayandığı belli olmadan, sadece birbirine dayandığı malûm birkaç kibrit Çöpünün kurduğu izafî nispet ölçüsüyle zaman, rastgele herhangi bir yerinden tuttuğumuz ve ona göre, geri, yahut ileri hareket etmekten ve aptal aptal sayı saymaktan başka çare bulamadığımız en girift vakıa… Bu ölçüye vurulunca zaman, onu Nuh Tufanı kadar sert çizgilerle belirten büyük hâdiselere karşılık, sonsuz çöllerde sahibi meçhul bir ayak izi kadar küçük ve mahrem oluşlardan da kıymet alabilir.

Hele sıra kemiyet sırası ve bu sıranın şerefi diye bir kıyasa, bu esrar dairesi üstünde hiç yer vermeyelim. Şöyle demez miyiz?

— Teneke mahallesini geçer geçmez karsımıza Süleymaniye Camii çıkar. İnsanoğlu sezer ki, böyle bir tarifte, Süleymaniye camiini Teneke mahallesine tâbi kılıcı bir derece hükmü yoktur. Zahirî ve darmadağınık kemiyetlerin kadrosunda, hiçbir fert, sunun veya bunun altında veya üstünde oturduğuna göre bir şeref sıkıntısı çekmiyor. Eğer hakikatte böyle bir kanun olsaydı, âlemde esasen zaman diye bir hâdise olmaz ve hiç kimse Allah’ın Sevgilisin den evvel ve sonra gelemezdi.

Zaman, zaman, zaman; ve onun kakılı olduğu mekân… Ne çile! İlâhî asrın en yakıcı tecelli zemini… Zaman ve mekân içinde resuller geldi. Mukaddes resûllük bayrağını birbirine teslim ederek gittiler. Gaye, bayrağın bütün zaman ve mekâna hâkim, Allah Sevgilisi’ne varmasıydı. Teslim edici son Resul eli, babasız Hak Peygamber Hazret-i İsa oldu. Onun doğum yılı farz edilen seneye «1» dediler. O tarihten beş yüz küsur yıl geçti.

Milâdî Altıncı Asrın son yarısı… İste böyle ifade edersek, her birinin eksiği ve fazlası, gerisi ve ilerisi olan adet sıkıntısından ve kemiyet utancından kurtulmuş oluruz. Bize beş kıta olarak gösterilen dünyayı yine bu kıtalar içinde ve bir simsek aydınlığında gözden geçirelim:

Amerika ve Avustralya parçalarında Milâttan sonraki Altıncı Asırda hiçbir şey görünmüyor. Simsiyah… Oralarda yalnız cemat, nebat, hayvan hayatı… Bir de hayvanlardan farksız insanlar.. Bütün kaynaşma, Asya, Avrupa ve biraz da Afrika’da… Asya’nın şarkından başlayan, cenubunu takip eden ve Çin, Hint, İran’ı geçerek Suriye’ye doğru uzanan yol üzerinde en keskin mâna renkleri ve oluş çizgileriyle bütün bir insanlık… Sark ve garp bölümleri, İkisi de Akdeniz’e doğru akıyor. Su Akdeniz, ne esrarlı çerçeve!.. Yoksa dünya evinin cümle kapısı önündeki havuz mu o?.. Herkes ve her şey onun etrafında, yahut etrafının etrafında.. Mısır… Ehramlar, öyle kursun kalem uçları ki, zaman onları, en ince zımpara kâğıdı ile, havsalanın alamayacağı kemiyet hududunda bile olsa, mutlaka yontup bitirecektir. Onların altında yatan ve ölümsüzlüğünü mezarının sipsivri kemiyet ve mukavemetinden bekliyen Firavunlar… Ölüm için ölümü yasayan devrik putlar… Ve esen rüzgâr… Bu esen rüzgârı kokla bakalım; acaba içinde bir zamanlar Musa Peygamberin üflediği tevhid nefhasından bir ıtır bulabilecek misin? Hiç..

Şu ulu belde, İskenderiye… Milâdın ilk yıllarında, şarkla garbın birbirine karıştığı çukur… Cihan ticaretinin hilekâr dümencisi yahudi, bütün marifetlerini burada gösterdi. Her şeyi melezleştirme, soysuzlaştırma ve çığırından çıkarma tezgâhı… «İskenderiye Mektebi» isimli Neo-Pilâtonizma felsefesini burada yoğurdular. Eflâtun’un saf idealizmasını burada yahudi mistiğine daldırdılar, her şeyi lâfta vecde bağladılar, fakat vecdin neye bağlanacağını ve nasıl olacağını acık bıraktılar. Asırlar sonra «Tayyare uçurtmadan çıktı» derecesinde, muazzam İslâm tasavvufunun iste bu felsefeden devşirilme olduğunu iddia ettiler.

Neo-Plâtonizma. kıpırdamaz gövdesine kanat takmayı düşünen bir su aygırı, tasavvuf da, kanatlarını Halikından almış Arşa seyreden bir hûmâ kuşu… Benzeyebilirler mi? Ölü İskenderiye, Milâdi Altıncı Asırda her yer gibi, bütün yanlış toplamların pası ve küfü altında, kıble istikametinden gelecek Büyük Doğrultucu’yu bekliyor. Bir tarafta Yunan, öbür tarafta Roma, ufuklara görmeden bakan heykellerinin tas gözlerinde yuva kurmuş, hiçlikle maziye ait sahte muvazene ve saffetlerinin simdi yerlerinde yeller estiğinden bahsediyor. O anda Roma’da (Forum) un mermer sütunlarına işeyen barbar köpeğinden, Atina’da (Partenon) un önünde geviş getiren uyuz keçiye kadar şahittirler ki, bütün yalancı eserlerini karartıp buraları tarumar etmiş İsa dini, yahudi elinde aslîyetini kaybettikten sonra, tam bir kifayetsizlik belirtmektedir:

— Neredesin, ey her şeyi düzeltecek ve her vahidi yerine koyacak mukaddes el?..

Sağır ve içine kapanık duvarların ezici ve nefes tıkayıcı baskısı altında ufukları çökerten Bizans… Eski Roma, Yunanistan ve bozulmuş Hıristiyanlık artığının yenmez ve yutulmaz bulamacı… Asya ile Avrupa’nın kilit noktasında, insanlığın şahdamarı ve umumî iflâs manzarasının panayır yeri… Din içi ve din dışı bütün eğriliklerin cümbüşü orada… Başımızı Asya’ya çevirelim:

İlk bakışta Mezopotamya… Kol kol insanlık cereyanlarının, zamanında, anafor bölgesi…
Ne Bâbil kalmış, ne Asma Bahçeleri, ne de göklerin tavanını bulmak için yükselttikleri ve tepesinden Nemrut’un fezaya ok attığı kule… Büyük tevhid müjdecisi İbrahim Peygamber burada yetişti, küfürle burada çarpıştı; harlı ateşten gül bahçesine indi ve nasipsizleri arkasında bırakarak buradan çıkıp gitti. Ve yine burası, İranlılar ve Bizanslılar arasında henüz aslî hidayete ermemiş olan doğu ile erdiği ve doğudan devşirdiği hidayeti delâlete çevirmiş olan batının, temelsiz ve hakikatsiz çarpışmalarına yol verici köprübaşı…

Filistin yollarına gecelim, Filistin yollarına… Mezopotamya’dan Suriye ve Filistin, oradan da Mısır ve Hicaz istikametinde uzanan yollar… Bu yolların düğüm noktası Filistin… Filistin; yataklık ettiği kavim isminin mânası «Gezici insan» demek… Bu yolların gurbetli ruhunu belirtmek bakımından ne harikulade isim… Gerçek; bu yollardan bütün insanlık, çilekeş insanlık, akıp geçti. Bu yollar, İsrailoğulları’nın ayak izleri ile açılmıştır. Üzerlerinde tevhid bayraktarlarının en sanlıları yürüyen bu yollarda, artık ne bir haber, ne bir iz, ne bir şafak! Sadece unutkanlık, bezginlik, karanlık… Ve bambaşka bir hıyanet dölü… Yahudilik… Devir devir, hidayetle dalâletin, bir aşağı bir yukarı kol gezdiği bu yollarda, simdi Bizans armaları
dönemeçlere hâkim… Bu yollar, bir zaman, insanoğlunun ruh ibresini çekici bir muhit kutbu etrafında kıvrılıyordu. Şimdi, mukaddes emaneti aslî sahibine taşıyanların ayak izlerini silmiş.
hiçlik kasırgası altında, bomboş, basını tastan tasa vurarak dövünüyor, çırpınıyor, aranıyor.

İste İran! Ustûre, efsane, hayâl ve çok hususî bir ruh haletinin diyarı… Saffete erildikten sonra bile ona bu mizacından gölgeler aksettirecektir. Hidayetten sonra İran bazı müspet dehâları ile yeni rûh nasibi üzerinde en mahrem mıntıkalara kadar ulaşacakken, menfi dehalarıyla de en san’atlı tahrifçiliği yapacak ve bir yanda Bizans, bir yanda kendisi, sarkın aslî rengini boyuna karartacaktır.

Zerdüst’ün putlarına ve ateşe tapıyor. İste bin yıldır, her ân üstüne odun atıla atıla yanan ateş!.. Birdenbire, dili tutulmuş bir insan gibi sönmesine bir saniye kaldı!. Bin iki yüz deri parçasına yazılmış, yirmi bir fasıllı «Zendavesta» sı da pek az sonra yedi iklim dört bucak yazılmaya memur ebediyet fâtihlerinin elleri ile paramparça edilecektir. Önünde secde ettikleri mağrur ve tembel kisrâ, kum saatinin boşalmak üzere olduğunu bilmiyor! Put fikrini, incelte incelte vücutsuz bir dua tasvirine kadar vardıran, bu defa duayı putlaştıran ve yine mücerred ve münezzeh İlâhî Zâtı bulamayan Brahma dininin ülkesi Hindistan… Bir yanda da Buda… Fâni varlığın (hiç) cephesini görüp (hep) e atlayamamak ve (Nirvana) isimli yokluk ideali pesinde ebedî karanlığın tünelinde silinmek dâvası…

Bir diyar ki, iki büklüm, çeneleri dizlerinde, iskeletlerinin üstüne deri yaldızı çekilmiş ve «El sürülmez» diye yaftalanmış insanlar, çöp yığını halinde dalga dalga… Madde nakışlarından korkunç cehennem tasvirleri ve azab remzleri, bu insanları yutmak için ağızlarını açmış… Sakyalî münzevi, padişah oğlu Buda’yı yetiştiren bu ıstırap diyarı, beklemenin de verâsında… Hiç, hiç, hiç… Hiç ol kurtul!.. O kadar muhtaç ve o kadar mustarip…

Çin ve Konfüçyüs… Maddeye ezelî bir kıdem biçtikten sonra, insanı bu maddeden yaratmış, bir de lüzumsuz Tanrı hayal edici çarpık anlayış… Fon, eşya ve şekiller üzerinde gayet ince nakısların dünyası… İki bin kilometrelik seddin gerisine çekilmiş ve ipek yastıklar üzerine çömelmiş, içine doğru kapanık, sonsuz bir atalet ve hareketsizlik ruhu… Bu ruhun etrafında, fil dişinden oyma, put, put, put… Ve hudutsuz incelikler içinde nihaî varıştan mahrum bir felsefe… Önünde:

— On bin senelik efendimiz!

Diye eğildikleri Çin asili, nasipsiz bir inceliğin fâsid daire üzerinde gide gide hiçbir şey bulamadığını heykelleştiriyor. Buda, «hiç» e götüren, (Konfüçyüs) ise güttüğü «hiç» olan…
Sarı- siyah, siyah-sarı, bazen da yeşilimtırak steplerde bir akış… Burası birkaç mankafa puttan başka hiçbir ruh tasası çekmiyen, beş hasse plânında yaşıyan ve mabudunu bu plânda anlayan, atların cidago kemiklerine mıhlı, önlerine ne çıkarsa yakıp yıkıcı çiğ adamların vatanı… Turan…

Bu madde adamlar bir gün en büyük mânaya kavuşacağından, Allah’ın Birliğine ve Resulünün doğruluğuna inanır inanmaz atlarından inip büyük kubbeler altında toplanacağından, siteler ve imparatorluklar kuracağından, «Allah» kelimesini bayraklaştıracağından ve İslâm’ın kılıcını ışıldatacağından o anda nasıl haber sahibi olabilir? İslâm onların tastan madenini, bir üfleyişte elmasa çevirecektir.

Milâttan sonraki Altıncı Asırda dünya, beşerî sıkıntı, (dacret) ve hafakan demlerinin en dipsizini yasatmakta… Gökler iki sak olmalı ve içinden ezgin ve ölgün insanlığın tepesine yepyeni bir ferahlık yağmuru inmelidir. Rahmet, rahmet, Allah’ım, rahmet!.. O ân bu kadar nazik ve nezaket bu kadar büyük olunca mutlaka bir inkılâba, inkılâpların inkılâbına alâmet… Milâttan sonraki Altıncı Asırda manzara, insanlığın, bir dairenin tam devri halinde bütün bir hayat yasayıp tekrar sıfıra döndüğüne ve önünde korkunç bir hiçten başka bir şey kalmadığına işaret…

Simdi bütün kadrosuyla, bütün kâinat, mutlak haberlerini alıp kaybettiği mukaddes ananelerini, göğe bakarken kaideleri üzerinde çarpılan» eserlerini, her şeyini, her şeyini, yepyeni bir yekûn çizgisi altında toplayacak bir yenileyiciye, yenileyiciler yenileyicisine muhtaç. O ân, dünya bu dünya iste! Sadece bekleyen, sıkılan, daralan, boğulan dünya… Bir yanlışta bitirilmiş eski doğruların ve eskitilmiş yanlışların baştanbaşa yanlış dünyası… Doğrunun gelmesi ve Nurun inmesi için bu dünyanın şartlarından daha uygun ne olabilir? O, gelecek, bütün eskileri yenileyecek, mutlak yeniyi getirecek ve diyecektir:
— İste solmayan renk, geçmeyen ân, silinmeyen yazı, yanılmayan ölçü!..

O ÇERÇEVE
Arap İlleri
Nurun yere indiği çerçeve… Ne derin, korkunç, arzın dibine çekici bir sükût içinde… Çöl, uçsuz bucaksız kum denizi, berrak ve yıldızlı semâ, hurma ağacı seklinde tek tük yeşillikler,
zamanın ahengini adım adım sayan deve… Ve sonra… Sonra, hayalin en parlak mekânını, evleri billurdan ve sokakları fil dişinden sitesini sanki sönük bulup çöle kaçmış, gökten düşme bir lisan.. Üzerinde insan emeği yok gibi bir şey…… En ulvî giriftlerin ve en derin mücerretlerin dili… Eski Yunan’a nereden fışkırdığı meçhul bir mucize diye bakan Avrupalı, asıl bu hârikalar lisanına, çöl planındaki tecelliye dikkat etsin…

Arapça; sayıların yettiği kadar kollara ayrılmış ve bütün “boşluğu doldurmuş, namütenahi ince bit lisan ve idrâk anatomisi… Onu hangi melek İlâhî bir hediye olarak göklerden bıraktı ve insan oğlu nasıl buldu? İşte İlâhî mucize ve Kâinat’ın Efendisi’ni bekliyen ve karşılayan manevî zemin… O çerçevenin; kum zerrelerinin ördüğü bir yatak çarşafı gibi dümdüz satıhlasan o çerçevenin üstünde tüten ve her şeyi içine alan erişilmez nimet… ¦ Bu lisan elinde oldukça, çöl adamı diye bir şey yoktur; ancak İlâhi sır icabı, çöllerde saklı kalmış , bu yüzden belki de çürümekten kurtulmuş, ayrı bir insanlık vardır. Öbür çöllerde yasayan insanlara veya yaşamışlara baksana! Dilleri, yalnız kaba eşyaya ve hareketlere ait teker heceli hırıltılardan ibaret… Bu çöl, akıl ve hesap dışı, hususî bir nasibin yuvası…

Arap ismi, «fesâhatlı lisana sahip ve hâkim» mânâsına bir kelimeden geliyormuş… Araplar da bu ismi yaldız kendi haklarında kullanırlar, onu kavmiyetlerinin farikası sayarlar ve başka bütün milletlere (Acem) derlermiş… Acem, İranlı değil, Araptan gayri herkes ve her millet… “

Üç kola ayrılıyorlar Araplar:
1 — Bâide Arapları… En eski ve İslâmiyetten evvel nesilleri tükenen Araplar…
2 — Âribe Arapları… İnkıraza uğrayan eski Arapların yerini tutmuş Kahtâniler…
3 — Mustârebe Arapları..
Araplaşma yolu ile Arap kadrosuna giren Arabi, Arap. Arapçayı da Arapça eden İsmail Peygamber evlâdı… Bütün kıymet, Arapların en mes’ut kıvamını belirten üçüncü sınıfta… Bir de, İslâmiyetten sonra o ruhu ve Arapçayı benimseyerek Araplaşmış (Müstâc4me Arapları) sınıfı var ki. bunların kökte Araplıkla alâkaları yok… Irak, Suriye, Mısır ve Şimali Afrika Arapları gibi…
İsmail Peygamber, gördük ki, Cürhüm kabilesinin içine girdi, orada büyüyüp yetişti ve Arap illerine hakiki cevherini getirdi. Bir iki bin yıl içinde İsmail Peygamber evlâdı kabile kabile ve şube şube genişlediler. Başlıca merkezi, Asiller çevresi Kureyş…

MEKKE VE KABE
Mekke Kabe’nin etrafında bir fanus Kabe, Mekke’nin içinde bir nur… Mekke bir şehir, Kabe bir sır… Kur’ân’da Mekke’nin ismi Bekke… Davud Peygambere ait Zebur’un 86 ncı mezmurunda su kayıt var:
«Senin evine giden yollara gönül bağlamış adam Bekke vadisinden geçerken…»
Sonradan Yahudiler, Mekke ve Kabe’yi, semavî kitaplarda azizleştiren bu kelimeyi, Mekke şehriyle alâkasız, mücerret gözyaşı mânâsına gelen bir mefhum diye tevile kalkışacaklardır. Hattâ (Bekke) kelimesi muharref kitapta mezmurlardan da çıkarılacak, yerinde sadece «Göz yası vadisi» diye müceret bir delâlet bırakılacak, fakat «Kitab-ı Mukaddes»lerinin bâzı tercemelerinde (Bekke)’yine görünecektir. Hangi iz, yok edilebilmiş ki?

Eğer Bekke, gerçekten gözyaşı demekse daha ne isteriz? Bundan güzel ne olabilir? Buyurun,
rahmet isteyen bütün insanlık, göz yası vadisinden geçsin! Su muhakkak ve Kur’an ile sabit ki; Mekke’nin asıl ismi Bekke… Muharref Kitabın «Ahd-i Kadîm» faslında, Davut Peygamber’in Zebur’una ait mezmurun tercemesi kendi kalemleriyle ve ayniyle sudur:
«Ne mübarektir senin evinin sekenesi ki, daima sana hamdederler. Ne mübarektir o insan kî, kuvveti sendedir. Beytine giden yollara gönül veren adam (Bekke) Göz yası vadisinden geçerken anı bîkarar eder.»

Kabe, evvelâ istikametten münezzeh olan Allah’a döneceklere mahsus, yeryüzünde bir nokta. Evet; bir madde noktası üzerinde madde ötesi mânâların en azametlisini görmek isteyen, Kabe’ye dönsün.. Kabe her mekândan münezzeh ve mücerret Yara-dan’m, tenzihî sıfatı bozulmaksızın, maddeye aksetmiş en üstün tecelli remzi.. Ve bu remz, madde ifadesiyle, zaten tavla zarı gibi bir mik’âb mânâsına gelen Arapçadaki medlûiüne es olarak, hacım mefhumunun, sekiz köse ve altı satıh ve intizamlı bir hendese şekil içinde billurlaşmasından ibaret… Bu esrar noktasının hakikati ise namütenahi derin…

Bu nokta Sahabî’lerden sonra Ümmetin en üstün ferdi olan İmam-ı Rabbanî Hazretlerine, İkinci Bin Yıllık devrenin yenileyicisi sıfatını taşıyan Velîler Velîsine göre bir surettir; bir hakikatin sureti.. Bir suret ki, insan, melek ve cin, bütün mükellef mahlûkların suretleri için secde noktası… Ve yine o büyük zâtın beyaniyle, bütün mahlûk suretlerinin gizli hakikatleri de, Kabe’nin hakikatinde ayrıca secde noktasına ermekte… Yâni suretler Kabe’nin suretinde secdeyi bulurken hakikatleri de onun hakikatinde secdeye eriyor.

İmam-ı Rabbanî:
«— Kabe’nin hakikati, tereddütsüz, bütün hakikatlerin üstüdür. Ona bağlı kemâller de, başka
hakikatlere bağlı kemâllerin üstü…»
Nihayet İmam-ı Rabbanî Hazretleri; Kabe’nin hakikatini, hiçbir kavrayışın uzanamayacağı su
muazzam tarifle çerçeveliyorlar.
«— Sanki Kabe’nin hakikati kevnî (yaratılmış ve öldürülmüş) hakikatlerle, İlâhî hakikatler arasında berzah (geçit)…» .
Mümine Miraç olan namaz, onun ayakları yere basarken bu dünyadan ötelere geçişini temsil eder. Namazda ötelerin mânâ ve havasından bu dünyada alınan bir rayiha var.
İşte İmam-ı Rabbanî:
«— Bu devletin ele geçmesi için, biricik ölçü, namazda. İlâhî hakikatlerin zuhuruna vatan olan Kabe’ye yönelmektir. Kabe o çözülmüş esrar tecellisine mihraktır ki, bu dünyada, dış suretiyle dünyadır; fakat hakikatte ötelerden bir ifade… İste namaz, Kabe’nin vasıta oluşuylea bu mertebeyi temsil etmiş; ve Kabe, hem sureti, hem de hakikati bakımından dünya i|e ahreti toplamıştır.»

Kimse Kabe’nin hakikatine, kelâm ve kıyas âleminde, söz ve fikir, Nebîler Nebîsinin büyük bağlısı velîler velîsi İmam-ı Rabbanî derecesinde nüfuz edemezdi. Kabe öyle bir hakikat ki, kaskatı madde seklinde, esîri ve lâtif mânâların en yakıcısı… En sert bir müsahhas, en ulvî müceret ve en üstün münezzehe, kıldan ince bir köprüyle yol buluyor.

Bunun içindir ki ismi (Beytullah) Allah’ın Evi… Ayrıca, Allah mekândan münezzehtir demeğe lüzum var mı? «Neyi o zannedersen, zannettiğin o şey, ona hicap (perde) olur» düsturu mutlaktır.. Kabe bu sırrını Âdem Peygamberden beri muhafaza ediyor. Âdem Peygamberden başlıyor. İlk büyük ve sarahatli inşası İbrahim Peygambere düşüyor, bütün mânâları ile izhar ve tesbiti de, her şey gibi, Kıble tâyin edildiği günden beri Kâinat’ın Efendisi’ne kalıyor. O güne kadar, gittikçe mânâsı kalblerden silinen, unutulan, putlarla doldurulan Kabe, Mekke ve etrafındakilerin, müphem bir sezişle, gözlerinde yine daima aziz ve muhteremdir.

Fakat vahdânî mihrakını kaybetmiş bir ihtiram… Hatta Arap, mutlak mücerret ve münezzeh Zâtın alemi olan «Allah» kelimesini de biliyor amma Yaradan’a, köşebaşlarını putların tuttuğu bir yoldan gidilebileceğini sanıyor. Putları vasıta kabul ediyor. En büyük «doğru» bile o kadar büyük bir yanlışa batırılmıştır ki, tekrar doğrultulması için, ancak O’nun gelmesi lâzımdır. Her sene yüz binlerce müslüman aktığı ve her müslümana ömründe bir kere, dere tepe düz. Haccı farz olan Kabe’nin hakikatine son bir nazar:

Hendesenin nokta mefhumundaki hudutsuz mücerredi düşünerek gerçek nokta diye Kabe’yi hayal edelim ve bütün noktalan ondan sıçramış ve sönmüş birer kıvılcım farz edelim. Allah, kendi nuruna karsı bir esrar adesesi tutmakta; ve bu adesenin, bütün ışıkları bir yerde toplayan mihrak noktası, yeryüzü perdesinde Kâbe’ye düşmektedir. İste sadece esrar idrâkiyle sezilebilecek ve yüzüne nazar ederken insan ruhunu ne nispette şahlandırdığı duyulabilecek olan Kabe’nin sır heybeti…

Âyet meali:
«— Biz, ibrahim’e, Mükerrem Ev’în yerini göstermiştik. Demiştik ki, bana hiçbir serîk koşma;
evimi tavaf edenler için, Mekke’de kalanlar için, rükû ve sücûd edenler için temizle… İnsanları hacca çağır; ister yaya olarak, ister develere binerek gelsinler!»
Tek nokta içinde, tek nokta istikâmetinde kâinatı toplayacak olan Nur, Mekke dairesinde pırıldamakta..

Mekke’de Manzara

SEHRİN KALBİ
Rahmânî esrarın tecelli merkezine doğru semâdan çekilen okun hedefi Kabe; yeryüzü hakikatleriyle İlâhî hakikatler arasında geçit noktası Kabe, o ürpertici mik’âp, altı satıhlı ve sekiz köseli muazzam remz âbidesi, göz plânında da şehrin kalbidir. Kabe ve Zemzem Kuyusu etrafında halkalanıp arka arkaya sıralanan çatılarıyla şehir; diş diş, tırıl tırıl iniş çıkışlı sıra dağların ve tepelerin bir gediğinde.. Sanki bu tepeler de Kabe’ye doğru koşuşmuş ve onunla beraber Mekke’yi kuşatmış, hisar içine almıştır. Mekke’nin göbeği, (Batn-ı Mekke) isimli bir çukurlukta… Bir ismi de (El’ Bathâ)… Kabe bu çukurluğun, dibinde ve bir meydancıkta… Meydancığa birçok dar sokak açılıyor. Bunlara «Haremin kapıları» diyorlar. Kureyş, işte ağızları Kabe’ye açılan bu sokaklarda.. Hemen daima su kıtlığı… Kavurucu rüzgâr… Yağmur yağınca da, tepelerde toplanıp şehre doğru boşanan ve Kabe çukurluğunu dolduran sular… Sarı ve kahverengi kocaman yılanlar hâlinde azgın seller…

SENATO
Bir de (Dâr-ül-Nedve) isimli bir dam altına mâlikler… Bu, şehrin yüksek meclisi, senatosu gibi bir şey… Kureyş’in büyükleri, ancak fevkalâde hâllerde burada toplanırlar. Meşveret ederler. Dâvaları neyse görüşürler, çekişirler, düşüncede yarışırlar ve sonunda muzaffer fikrin bayrağı altına girerler. Kabe avlusunda toplandıkları, şeref ve mevkilerine göre yer aldıkları ve en fasahatli Arapçayla havada mânâ helezonları dalgalandırdıkları da oluyor.

İŞLERİ
İki isleri var:
Ticaret, fasahat…
İki yol:
Para kazanmayla mânâ kazanma yolu…
Hemen hepsi tacir… Ziraatle uğraşanlara hor gözle bakıyorlar. Nasıl ki, küfür kuduzu Ebu Cehl, Bedr gazasında ölürken, canını bir çiftçinin almış olmasından duyduğu küçüklüğü dile getirecek; ve küfrünün karanlığı içinde sönmüş aristokrat ruhundan bir kıvılcım gösterecektir. Bu, kendisine değil, asiller çevresi Kureyş’e ait hususîyet…

Evet, hepsi tacir… Ebu Cehl’in annesi bile ıtriyat taciri… Asya ile Afrika’nın kilit noktası; Babilonya ve Suriye’den Yemen yaylasına ve Hind Okyanusuyla Kızıl Denize giden yolların düğüm merkezi olmak yüzünden, ticaret yeri… Mekke, «Günlük yolu» üzerinde… Günlük, su bildiğimiz güzel kokulu nebat… Güzel koku unsurlarını Akdeniz kıyılarına aktaran yolların başlıca menzili, o… Emtia alış verişiyle beraber doğrudan doğruya para ticareti de almış, yürümüş… Misil misil, kabara kabara giden faiz, korkunç murabahacılık ve her türlü tefecilik…

Gökten kılıç gibi bütün insanlığın basına inen ve iktisadî çerçevede insan emeğinin hakkını getiren faiz haramından, fıtrî duyguyla olsun, kimsenin koku aldığı yok… Mekke’de geçen paralar, Bizans’ın altın dinarıyla Sâsânî gümüş dirhemleri… Fakat sikkeler az… Ham altın, altın tozu ve gümüş külçeler daha revaçta. Ellerinde hassas teraziler, gözleri faltaşı gibi açık, (miskal) kadar ince hesaplarla bunları tartan tartana…

KERVAN
Dedik ki, hepsi tacir… En büyük is de kervan tertiplemek… Kadınlar da bu isin içinde… Ebu Süfyan’ın karısı Hind’e kadar… Kervan yola çıkar ve yoldan gelirken, meydan yerinde, kadınlı, erkekli, çocuklu bir kaynaşma… O günlerin borsa manzarası…

Kervan… Ne şilr!.. En mücerret mefhumların katarına denk güzellikte…
Mânalar kavis kavis mi?
Develer de kavis kavis ve birbirinin pesinde…
İki, üç bine kadar, birbiri arkasında deve…

Kervanların tertiplenmesi de Arabın fasahat tecrübesine ayrı bir vesile… (Nâdi) nida ediciler, çağırıcılar bu vesileyle uzun hitabelere girişiyorlar. Medihler, tasvirler, teşvikler…

Arabın:
«— Rüzgârın kızları..»
Dediği sürat perileri..

Kervanların götürdüğü mallar, bildirdiğimiz gibi, güzel koku unsurları, bazı nebatlar, deri ve postlar, kuru üzüm ve altın ve gümüş külçeleri… Getirdikleri de, yünlü ve ipekli kumaşlar, silâhlar, hububat ve yağlar.. Mekke, ehemmiyetli bir transit ve ticaret merkezi daima biriken, kabaran bir servet yatağı.

RUHİ TABLO
Bu iktisadî faaliyetin mihrakında nasıl bir ruh?
Bir zamanlar içinden geldiği büyük tevhit ve tenzih nefesinden kalma «Allah» kelimesini
unutmamışken, ona ortak ve yol verici diye yüzlerce put türetmiş… Misilsiz bir hayâl kabiliyeti içinde en semavî tecritten en süflî teşhise yuvarlanmış… Deve, at, ok, kılıç gibi unsurların merkezinde ışıldayan şövalyelik duygusunu, kız çocuklarını diri diri gömecek kadar vahşi bir hissizliğe götürmüş…
Şarabın, zinanın, kumarın, falın delisi…
içine doğru indirdiği pisliğini, dışına doğru taşırmış…
Kibirli, müstehzi, zâlim, hilekâr…
Böyleyken asîl…
Böyleyken derin bir şeref hissi içinde…
Böyleyken kahraman…
Hâsılı:
Hilkatten aldığı büyük istidat güneşini içinde kıvılcım kadar küçültüp, nefsaniyetini çölden buram buram tüten bir yangın haline getirmiş, fakat her şeye rağmen bu kıvılcımı tutabilmiş, büyük beldelerin sistemli fesatlarından uzak kalmış ve saffetini korumuş, elindeki lisan hârikasıyla her ân bulutların üstünde bir âleme namzet yaşamış; bir eli gökte ve bir eli çölde, en girift tezatların ruhu…

PANAYIR
En girift tezatların ruhu, elindeki o kurtarıcı ve koruyucu kelâm hârikasını, bas döndürücü bir sirk marifeti halinde bir panayırda gösterir. İsmi (Sûk-ü Ukâz),.. Ukâz çarsısı… Burada biçim biçim, elvan elvan insan… Müthiş bir uğultu… Her türlü alış veriş, köpürüş, fıkırdayış… Giyecek, yiyecek, türlü esya alıp satanlar… Çeşitli marifet gösterenler… Ve birden dipsiz sükût: Şilr okunuyor. Fikir boyunca derin gece, elle tutulacak kadar yakın ay, uzaklığın altın noktaları yıldızlar… Bu, gök… Sonra yer; uçsuz bucaksız çöl, en yırtıcı çığlıklar kadar vahşi ve çıplak tepeler, cılk kayalıklar, kumda ceylânların ayak izleri ve çadırında sanlı süvariyi kollayan humma dolu gözleriyle sevgili… Sarp, yalçın, sert, diken diken bir plâstika zeminine mıhlı, kelebek kanatlı bir hayâl, bütün bunlar arasında uçar, durur. «Yedi Askı» bu yoldan geldi ve Kabe’ye asıldı.

FİL VAKASI
Nurun Mekke ve Kabe istikametinde dünyaya iniş hengâmesini hudutlandıran tarih başı…
Yemen kralı Ebrehe, manevî haşmeti altında ezildiği Kabe’yi yıkmak sevdasına düşüyor. Bütün Arap kabilelerini sel sel kendine çeken Kabe, Hristiyan Ebrehe’nin gözünde, dinî, siyasî, iktisadî, içtimaî binbir sebepten, tahammül edilmez bir mekândır. Kendisinin Yemen’de yaptırdığı mutantan kilise, hiçbir cazibe merkezi teşkil edememiştir. Harekete geçiyor. Nur’un dünyaya iniş yılı… Rivayete göre mübarek anne Âmine Hatun’un büyük tecelliye kavuşmasına elli gün var. Ebrehe ordusu Mekke önünde görünüyor. Ordunun önünde bir kocaman fil… Kureyş’te telaş ve korku…
Abdülmuttalip:
— Korkmayın, diyor; Kabe’nin sahibi vardır, onu korur. Kimse onu yıkamaz!.
Yemenli, ortalığı talan ediyor; basta Abdülmuttalib’in develeri, Kureyş’in hayvanlarını sürüp ordusuna katıyor.
Kureyş’lilerle bir dağa sığınan Abdülmuttalib, alından alına geçen ve o anda Hazret-i Âmine’de karar kılmış bulunan Nurun bir tecellisine şahit oluyor ve haykırıyor:

— Haydi, dönün, Mekke’ye inelim! Zafer bizim!..

Yere çöküp kalan ve Kabe istikâmetinde tek adım atmayan fil… Deniz istikâmetinden gelen Ebabil kuşları ve gökten yağan mercimek tanesi büyüklüğünde taşlar… Birbirine giren, birbirini çiğneyen hayvanlar ve insanlar… Korkunç panik.. Ve biraz sonra her tarafı çürüyerek ölmek üzere sıvışan, yurduna kaçan Yemen kralı Ebrehe… O’nun doğum yılındaki zaman şeridinden son levha bu..

By | 2015-08-22T06:03:53+00:00 Perşembe, Haziran 18, 2015|Genel|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin