Kadir Gecesinin Önemi

//Kadir Gecesinin Önemi

Kadir Gecesinin Önemi

kadir-gecesi

İnsanların bugüne başvurması lazım. Bu kadir gecesinden hiç değilse sonraki kadir gecesine kadar Senin yasakladığın hiçbir fiili yapmıyacağım, işlemeyeceğim diyebilse insan. Ve böyle kendine süreler verebilse ve de bunu tatbik edebilse, inanın onun için faydaların en büyüğü sağlanmış olur. Ve her bir kadir gecesinden kadir gecesine, miraç gecesinden miraç gecesine geçerken, Allah’ın emirlerini tutmak yönünde yaptığı bu gayretin Allah muhakkak karşılığını verir. Yani o geceden o geceye kadar olan zaman dilimi. Ben gayret edersem, nasıl bakın, biz tesbih çekerken ne yapıyoruz. Bir tesbihten, imameden ikinci bir defa imameye gittiğimiz zaman, orda bir nefesleniyoruz, duruyoruz. Diyoruz ki “İlahi ente maksudu ve rızaike matlubu Yani “Yarabbi maksudum sensin, rızanı isterim.” Kabul edin ki bir tesbih çeviriyoruz. Bu günler de tesbih taneleri gibi gelip geçiyor ömrümüzden. Öyle veya böyle ve bazen sayamıyoruz da. Bir bakıyoruz ki aradan günler geçmiş. Öyle işimize dalıyoruz, öyle başka meselelerimizle uğraşıyoruz. Allah korusun. Allah uzak etsin. Hastamız oluyor, şu oluyor, bu oluyor bir bakıyoruz ki günler geçmiş aylar geçmiş haberimiz bile olmamış.

İşte orda nasıl, Şah-ı Nakşibendî Hazretleri buyuruyor ki; “Nefesinize sahip olun!“ Yani, o tesbihi çektiğiniz anda aldığınız nefesin, Allah’ tan gayrı olmamasına gayret gösterin. Gayret edin ki Allah’ tan gayrı nefes almış olmayasınız. Her bir nefesinizi Allah’ la almış olasınız. Allah’ tan gafil olmayasınız. Öyleyse şimdi insan bu zaman dilimini uzatabilir. Çalışan gayret edenler. Tasavvufta bu çok önemlidir. Onun için dikkatinizi çekmek istiyorum. Yani nasıl önemlidir? İşte insan o Kadir gecesinden Kadir gecesine, isterse o her geçen günü bir tesbih tanesi olarak kabul edip nefesine o şekilde sahip olabilir. Nefesini o şekilde tutabilir. Yoksa bu kadir gecesinde hepimiz biliyoruz ki Allah’ ın insanlara, kullarına çok büyük iltifatları oluyor. Ama bir derviş, bir takva insan veya bir mürit diyelim, eğer isterse her gecesini kadir gecesine çevirebilir. Allah, Kadir gecesini insanlara işte benim dediğim noktada bir mihenk taşı olarak koymuş ki insanlar uyansınlar…

Kadir gecesinin, bu kandil gecelerinin, bu bayram gecelerinin, bu arife gecelerinin en büyük önemi bu. Ya insanlar kendine gelsin. Yav nerdeyiz? Biz Kadir gecesindeyiz. Kadir gecesinde ne olmuş? Allah Kuran’ı indirmiş Resulüne. Allah ramazanda kuranı indirdi. Biz biliyoruz. Kadir gecesinde çoğu mütefekkire göre, alime göre tamamladı indirmesini. Bazısına göre de başladı. Başlanmış olsun, tamamlanmış olsun. Bu gece kuranla ilgili bir gece, bu ay kuranla ilgili bir ay ve bu ayı Allah içinde ramazan olmayan bin aydan daha hayırlı yapmış. Niye yapmış? Bu geceyi içinde Kadir gecesi olmayan diğer gecelerden hayırlı yapmış. Aylardan hayırlı yapmış. Yıllardan hayırlı yapmış. Niye yapmış? Burda gaye ne?

İşte tasavvuf ehli bunu düşünmek mecburiyetinde. Başka birisi bunu düşünmeyebilir. Başka birilerinin düşünemediği daha çok şeyler de var. Ama mutasavvıf birisi, yani tarikat ehli birisi bunu düşünmek zorunda. Allah bu geceyi niye hususen diğer gecelerden ayırarak takdim etti. Yani, sadece bu geceyi ihya edersem, diğer geceleri gene bildiğim gibi yaşarsam, bu gecenin benim için bir önemi olur mu, olmaz mı? Önem bu geceye haiz midir? Yoksa, eğer bir mümin isterse, gafil olmaz ise, her an Allah ile olursa, her seher vaktinde teheccüt namazıyla Allah’ı karşılarsa onun her gecesi kadir gecesi olur mu, olmaz mı? İnsanlar bunun üzerinde düşünmek noktada. Benim için kadir gecesi, Allah’ın tecellisinin olduğu gecedir. Allah’ın tecellisinin tezahürünün sınırı yoktur. Bir tanesine ağaçların secdeye gitmesi, binaların secdeye gitmesi, dağların secdeye gitmesi için tezahür edebilir. Bu bir görüntüdür. Bunu dervişler, iyi dervişler, kendine sahip olan dervişler, nefesine sahip olan dervişler, bunu başka zamanlarda görebiliyorlar. Yani bu eşyanın hakikatini görebiliyorlar. O binalar eğer o hakikatinin dışında bir şeyle secde etseler yıkılır giderler. Bak depremde secde edemiyorlar. Deprem olunca binalar yıkılıyor. Öyleyse nasıl olur ki insanlar gözüyle görenler var. Bu on katlı binanın veya yüz katlı binanın secdeye gittiğini gözüyle görenler var. Peki, bu secdeye gidiyor da bu bina niye yıkılmıyor ki. Fizik kurallarına aykırı değil mi bu? Bu insanların tabiat olayı dediği şeylere aykırı değil mi bu? Normal de o kadar eğilen bir binanın yıkılması lazım, yok olması lazım. Ama olmuyor. Niye olmuyor?

İşte o bizim eşyanın hakikati dediğimiz şeyde onun sırrı gizli. Yani her eşyanın bir hakikati var. O hakikat secdeye gider, yıkılmaz. O hakikattir… Görüntüden ibaret değildir. Defalarca sohbetlerimizde dedik ki arkadaşlar bu eşya, gördüğümüz eşyaların birçoğu, hatta hepisi bizim gözümüzün gördüğü gibi olmayabilir. Çünkü Allah bize bir baş gözü yaratmış. Bu gözlerle biz eşyanın şu görüntüsünü ancak görebiliyoruz. Onun hakikatini göremiyoruz. Onun hakikatine vasıl olamıyoruz. Ama ben size desem ki benim üzerimde şu anda tavan yok. Ben o tavanı görmüyorum. Direk yıldızları görüyorum. Eğer ehli tariksen, müslümansan, inanmışsan, bir mürşit imanın varsa ona inanmak mecburiyetindesin. Benim gözüm, senin gözünün gördüğü gibi görmek mecburiyetinde değil. Niye? O gözleri ben kapattım başka bir göz açtım belki. Ben başka bir gözle o eşyaya bakabiliyorum. Ve o gözle baktığım zamanda o eşyanı hakikatini görüyorum. O hakikatte ise bu gördüğümüz beton yığını belki bir cam görüntüsünden başka bir şey olmuyor. Beton özelliğini kaybediyor. Demir özelliğini kaybediyor. Çünkü o göz onu görmek için yaratılmamış. Görmemesi gereken şeyi görmüyor. Sadece manevi olan, ve görmesi gereken şeyleri görüyor desem bana inanırmısınız. Öyleyse inan ki öyledir.

İşte o eşyanın secdeye gitmesi ağaçları secdeye gitmesi, dağların secdeye gitmesi, binaların secdeye gitmesi o bu gözlerle görmeyip de çalışmamız, gayretimiz neticesinde Allah’ın ihsanı ile şu iki kaşın arasında açılan gözlerle gördüğümüz bir olay. İşte Allah bu gözlerin gerçekliliğini insanlara göstermek için bazen tasavvuf olmayan bir insana da, ama hayatında bir kere bir gece açıp o gözleri gösterebiliyor. Ne için gösteriyor öyleyse? Öyle bir şeyin olduğundan insanların haberi olsun. Onun bir gecelik gayreti neticesinde belki ona bir ihsanda bulunabiliyor. Ama bu ihsan ona devamlı değil. Halbuki tasavvuf ehli, mürşit tanımış, mürşide özünü teslim etmiş bir mürit, eğer mürşidi isterse, onun gözünü açar. O, 365 günün her günü onun için kadir gecesinde görülen olayları gördüğü geceler olur. Bu zor değil. Bu iki taraflı münasebetle oluyor. Yani bir mürşidin varlığı, gücü, kudreti. O kudret nerden Allah’tan. Allah ona ihsan etmiş, insanları da onun etrafına toplamış. İnsanları da, onu insanlara sevdirmiş. İnsanlar ona inanmışlar, güvenmişler. Onun için Allah ona bir kudret vermiş. İnsanlara da onun emirlerine riayet etmeleri gerektiğini buyurmuş. Onun için buyuruyor ki; “Ey habibim seni seven beni sever, sana itaat eden bana itaat etmiş olur.” Bu Kuran’dan ayet bunlar. Bunların herhangi bir şekilde, inanıp inanmak öte, bir tarafa, tartışılması bile yasak. Allah’ın ayeti çünkü bunlar. Bunlar üzerinde tartışamıyoruz. Düşünebiliyoruz sadece. Öyleyse o gözlerin açılması için ne gerekli önce karşılıklı bir irtibat gerekli. Yani bir tarafta emniyet, bir tarafta iman olacak. Bir tarafta emniyet olacak, bir tarafta bir tarafta iman olacak, ihlas olacak, muhabbet olacak, aşk olacak… Öbür tarafta da ne olacak, öbür tarafta da samimiyet olacak.

Samimiyetten kastımız; o hiçbir o an kendi müritlerinin selameti için Allah’tan gafil olmamaya çalışacak. Her an Allah ile olmaya çalışacak ki onların yapamadığı şeyi o yapacak onlara beyin olacak. Onlarda eğer bir cemaat oluşturabilir de bir vücut olursalar o vücudu oluşturabilirseler işte onların yerine düşünmek odur. onların yerine görmek odur. onların yerine yürümek, onların yerine koşmak odur. Allah’a onların yerine yaklaşmak odur. Yani ama azalar isyan etmeyecek. Yani beyin emrettiği zaman ayaklar ben gitmiyorum demiyecek. Beyin emrettiği zaman gözler ben görmek istemiyorum demiyecek. Beyin emrettiği zaman kulak ben duymuyorum diyemiyecek. Ya, beyinin kontrolünde, beyinin emrinde olacak. O vücutta mürşit beyinse diğer bütün azalar müritler onu teşkil ediyorlar. Müritlerin o emre itaati, mürşidin genel manada emrettiklerine itaattir. Bu emirlerin başında şeriat ve sünnet gelir. Bu vücudun sıhhatidir. Bak insan hasta olduğu zaman ayaklarını atamıyor, merdivenlerden yukarı çıkamıyor. Fazla dikildiği zaman beli ağrıyor. Görmek istediği zaman, gözleri bozuksa belli bir mesafeyi göremiyor. Gözlük takması gerekiyor. Kulağı sağırsa; ne kadar yüksek tonla konuşursan ancak çok çok yüksek perdeden konuştuğu zaman duyabiliyor, duyamıyor. Vücutta arıza var. O benim dediğim vücuttaki arıza; şeriat ve sünnet noksanlığı. Eğer şeriat ve sünnet noksan olursa beden istese de beynin emrine riayet edemez. Yani, beyin emreder ama topal bir adamın ayağı yürüyemez, sakat bir adam yürüyemez. Beyin emreder ama gözlerin bozuksa göremezsin. Beyin emreder ama kulağın sağırsa duyamazsın. Öyleyse o vücutta o birlikteliği sağlamak için önce vücudun sıhhatine dikkat edeceğiz. Bakın!

İnsanların sıhhatini muhafazası her insanın üzerine farz. Yani, insan bile bile sıhhatini terk edemez. Bile bile kendini açlığa mahkum edemez. Yasaktır. Allah yasaklamıştır. O gıdayı alacak, alması gerektiği kadar. Kendini yaşatacak kadar. Eğer sofiyse, eğer dervişse, eğer riayezete girmişse; yine o da ölmeyecek kadar yemek mecburiyetinde, ölmeyecek kadar uyumak mecburiyetinde. Yoksa, Allah’a isyan etmiş olursun. Çünkü; bir farzı terk etmiş olursun. Ha namazı terk etmişsin, ha sıhhatini kontrol edebildiğin halde kontrol etmemişsin. Ha sıhhatini muhafaza edebildiğin halde muhafaza etmemişsin, aynı şey. Bak, intihar yasak mı bizim dinimizde, haram mı? Haram. Yani kendi canına kendin kıyamıyorsun. Senin canını Allah vermiş, ancak Allah alır deniyor. Öyleyse arkadaşlar bu söylediklerimi bir araya toparlayalım ve şöyle diyelim: Allah böyle geceleri bizler için değil, niye bizler için değil onu izah edeceğim. Allah böyle geceleri gafiller için asıl yaratmış ki bir uyanma fırsatı olsun, bir silkinme fırsatı olsun. Bizler için de bu geceleri niye yaratmış? Bizler için de mihenk taşı olsun. Yani o tesbihin imamesi gibi. Biz diyelim ki, inşallah bu gece başlıyorum, şu ameli de işleyeceğim. Ve bir dahaki kadir gecesine kadar şu amelide terk etmiyeceğim. Böyle amel edeceğim. O gece değil sadece. Onun için bizler için emretmemiş diyorum. Hâşâ… yoksa şu manada değil, onlara farz, şu da, bu da. Hayır o manada değil.

Dervişlerle diğer insanları birbirinden ayırmak mecburiyetindesin. Allah ayırmış. Diyor ki; bu benim kuranım dan, emirlerimden birisidir. Ama onlar anlamazlar. Fakat bunu anlayanlar vardır. Kuranda diyor bunu. Müslümanlara diyor, inanmayanlara değil. Diyorki; orda onlar için büyük bir kar vardır ama onlar onu anlayamazlar. Onlar için büyük bir fayda vardır. Ama onu hepsi anlayamaz. Kim anlar? Ancak Allah’ın lütfettikleri anlar. Bunu kim söylüyor, Allah söylüyor. Biz söylemiyoruz hâşâ. Allah’ın söylediği şeyi biz tekrar ediyoruz. Emrini tekrar ediyoruz. Demekki, insanlar içerisinde bazı şeyleri bazıları anlıyor, bazıları anlamıyor. Geçen ben size bir misal verdim. Bir geceydi. Ben o hadiseyi çoktan biliyordum ama, Allah razı olsun bir hoca efendi de bunu tekrar etti. Amma, işte bunu tekrar ederken orayı söyleyemiyor adam. Der de. Televizyondan konuştuğun zaman öyle oluyor. İşte onu anlatanlar, asıl onu bizim büyüklerimizden birisi anlatıyor.

Rasulullah efendimiz (s.a.v) in öksüzleri sevme hadisesi var. Geçenlerde televizyonda bir vesile ile anlattılar. Amma öyle değil. yani neye misal vereceğini bilmeden anlattı. Bu sahabe, kendi arasında bir yarış içerisinde, kıskançlık yok ama bir yarış var. Rasululah efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki; “Bakim ki bu gün cihat için en çok malından kim getirecek.” Hepsi koşuyorlar, getiriyorlar. Hz. Ömer (r.a) de getiriyor. Diyor “ Ya Ömer ne kadar getirdin.” Diyorki; “Ya Rasulullah yarısını getirdim, bütün malımın yarısını getirdim.” Hz. Ebubekir geliyor. Diyor ya Ebubekir neyini getirdin? Diyor ki; Ya Rasulullah neyim varsa getirdim.” Peki evine buyuruyor. Diyor ki; “Evime Allah ve Rasülünü bıraktım yetmez mi.” İşte, böyle bazı hadiselerde Hz. Ebubekir temayüz ediyor. Onların önüne geçiyor. Ne kadar çabalıyorsalar, ne kadar gayret ediyorsalar onu geçemiyorlar. Yine bir mecliste toplanıyorlar. Müslümanlar, arasında konuşuyorlar. Bu da Rasulullah efendimizin (s.a.v) çocukları bilhassa öksüz ve yetimlere karşı olan sevgisinden bahsediliyor. İşte herkes Rasulullah efendimizin (s.a.v) çeşitli zamanlarda bu öksüzleri ve yetimleri sevme hadisesini anlatıyor. Herkes kendi penceresinden, kendi açısından anlatıyor. Birisi daha anlatıyor. Diyor ki; dikkat ettiniz mi diyor. Çocukların hepsini seviyor amma Rasulullah efendimizin (s.a.v) öksüz ve yetimleri daha çok seviyor. O, onu yakalamış. En sonunda söz Ebubekir’e geliyor. Diyorlar, ya Ebubekir sen bu konuda ne söyleyeceksin. Diyor “benim söyleyeceğim sizden biraz farklı.” Diyor. “Ben sizden belki biraz daha farklı bir şeye de dikkat ettim.” diyor. “o da şu; bu öksüz ve yetimleri severken, Rasulullah efendimiz (s.a.v) babası olmayanları severken çocuğun saçlarını şöyle dağıtarak eliyle seviyor. Ama annesi olmayanları severken, okşayarak ve saçını düzelterek seviyor” diyor. “Ben o çocuğun annesi mi yok babası mı yok Rasulullah efendimizin (s.a.v) bu seviş şeklinden ayırt edebiliyorum.”diyor. “Çünkü ben biliyorum ki anneler çocuklarını severken genellikle saçlarını parmaklarına sokarak, tarayarak severler. Bu kadının yapısında vardır. Yaratılışında vardır. Düzenlemek, daha düzenli yapmak, daha derli toplu yapmak, daha güzel yapmaya çalışmak. Erkeğinse diyor yapısında vardır bu dağınıklık. Daha çok böyle saçlarını dağıtarak sever. Ben buradan anlıyorum ki o çocuğun babası yok. Diğerini de severken anlıyorum ki o çocuğun annesi yok.” Diyorlar ki  “Ya Ebubekir burda da bizi geçtin. Biz Rasulullah efendimizin (s.a.v) her hareketine dikkat ettiğimizi zannediyorduk amma sen burda da bizi geçtin. İşin derinliğine vardın.”

İşte tasavvuf bu! Mutasavvıf bu! Bir hadiseyi herkes aynı gözle bakıp görebilir. Ama ehli tasavvuf, tarikat ehli, mürşit sahibi bir mürit o hadisenin özünü, derinliğini görür. Tıpkı eşyaya baktığım zaman eşyanın hakikatini gördüğü gibi. Arkadaşlar bu çok önemli bir şey. Yani, ben bu konuda size saatlerce konuşmak isterim. Amma işin özünü kavramaya çalışmadıktan sonra bizim bu konuştuklarımız hepsi boşuna gider. Bizim konuştuklarımızla bir vaazın konuştukları arasındaki fark da burda. Bizim konuşmalarımız karşılıklı olmak zorunda. Yani, cemaat e bir vaaz vaaz eder. Anlayanlar anlar, anlamayanlar anlamaz. Onun mesuliyeti orda biter. Ama ehli tarik olan insanların sohbetleri devam eder. Gönül aleminde devam eder. Burda söylenir. Yolda devam eder o sözün tesiri. Evine gider evinde devam eder. Başına yastığını kor, başını, orda devam eder. Düşünür yani. Derki bu sözler bize boşuna söylenmedi. İlk anladığımızın dışında bunun başka bir manası da var idi. Acep ben bu manaya erebildim mi? Acep ben bu manayı anlayabildim mi? Kendisini zorlayacak, kafasını zorlayacak. Ehli tarik olan insan özelliklerinden birisi bu. Temayüz etmesi gereken özelliklerinden bu birisi. Farklılık göstermesi gereken özelliklerinden birisi. Yoksa bu iş sadece tesbih işi değil. Bu iş sadece teşbih ile olmuyor. Ve ya tesbih ile yapanlar belli bir noktaya geliyor. Ama birileri gelip onu geçiyorlar. Niye geçiyorlar? Çünkü birileri Ebubekir gibi farkı fark ediyor.

Yani murakabesi kuvvetli ki ben defalarca size anlattım ki Hz. Ömer, Hz. Ebubekir’in vefatından sonra onun hanımını nikahlamış kendine. Ve zifaf gecesi yani o ilk gecelerinde ona demiş ki “Ben seni niye nikahladım biliyor musun?” demiş. Demiş ki “Bilmiyorum” demiş. “Söyleyeyim” demiş. “Biz çok gayret ettik. Ama Ebubekir’in hiç önüne geçemedik. Hep düşündüm Ebubekir in bizden bir farklılığı var. Normalde zahirde onun yaptığı her şeyi biz yapmış olmamıza rağmen hiç onun önüne geçemedik. O hep bir adım bizden önde oldu. Ve ben düşümdüm ki bu bizimle olmadığı saatlerde işlediği bir işten dolayıdır. Onun için, akıl ettim seni nikahladım. Şimdi Allah rızası için söyle bana. Ebubekir bizden ayrıldıktan sonra, eve geldikten sonra ne yapardı? Ne ile meşgul olurdu?” Hanımı diyor ki; Ebubekir eve döndükten sonra, vitir namazını ve teheccüt namazını kılardı. Vitr namazı hepinizin malumu gece namazıdır. Sonradan bağlanmıştır yatsı namazının arkasına. Ama onun asıl kılındığı saat, şu anda bizim kıldığımız saat değil. Yani, sahabe zamanında öyle kılınmıyordu. Rasulullah Efendimiz(s.a.v)’de öyle kılmıyordu. Yani, yatsı namazının son sünnetini kıldıktan sonra ayrılıyordular. Evlerinde gece o vitir namazı. Fakat sonra, belli zaman sonra insanların, bu dünyanın değişmesi, insanların işleri nedeniyle o namazları kılmamak gibi bir tehlike doğduğu için, alimlerin ittifakıyla yatsı namazının arkasına bağlanarak kılınmış. Asıl kılınma saati o bizim kıldığımız saat değil. İşte o vitr namazını kılardı. Arkasından teheccüd namazını kılardı. Başka namaz kılmazdı, diyor. Dizlerinin üzerinde kıbleye yönelirdi ve bir daha Bilal in sesini duyana kadar murakabede kalırdı. Düşünürdü. Murakabe dediğimiz şey, murakabe, muhakeme. Yani dervişin hayatında çok önemli olan şey. Ne zamana kadar Bilal in sesini duyana kadar. Bilal in sesi ne zaman duyuluyor? Sabah ezanlarında duyuluyor. Ondan sonra diyor namaza çıkardı. Sünneti kılardı, farz için namaza mescite geçerdi. Mescitten döndükten sonra belli bir zaman uyurdu. O saate kadar ne yapardı. Hiç hareket etmeden sanki nefes bile almadan boynunu bükerdi, murakebe yapardı. Bazen öyle olurdu ki gözyaşları oturduğu yeri ıslatırdı. Yani, önünü oturduğu yeri ıslatırdı. Bu kim! Ebubekir… Ömer ne diyor? Diyor ki haa… İşte biz bunu yapmadık. Biz bunu yapmadık veya bu kadar zaman yapamadık. Ve ondan sonra vefat edene kadar dünyasını değişene kadar Hz.Ömer aynı ameli işliyor. Ebubekir in işlediği bu ameli aynen işliyor. Hiç terk etmeden.

İşte ben diyorum ki böyle bir gecede Allah lütfetti böyle bir şey söyledik. Acaba bununla amel eden içerinizden biri çıkabilir mi ki bu gece gerçekten kadir gecesi olsun bizim için. Bende dahil. Acaba bu söylediğimizi yaşayabilirmiyiz ? Velev ki biz o söyleneni günümüz itibariyle yaşadığımız hayat itibariyle keşke yaşamasaydık bu hayatı, keşke onların zamanında yaşayabilseydik. Ama geldik bu dünyaya. Tercih hakkımız yok bizim burda. Allah öyle lütfetti, öyle ihsan etti biz bu zamanda yaşıyoruz. Onlara göre çeşitli zorluklarımız var. Ama onlara göre çeşitli kolaylıklarımızda var. Allah onların yaptıklarını bizden istemiyor. Çünkü, bak Hz. Rasulullah (s.a.v) buyuruyor ki;  “Benim ümmetim öyle bir zamana gelecek ki Allah’ın on emrinden dokuzunu terk ettiği halde birini yapınca kurtaracak” diyor. Bana göre o dokuzdan biri namaz … Bu benim iştihatım. Başkasına başka şekil olabilir. Onun için bak diyorum ki bazen size sohbet ederken veya ders verirken bir arkadaşımıza. Şeriat, şeriat, şeriat dediğimiz ne kaldı ki elimizde bir namazımız kaldı. Allah onsuz etmesin bizi, öbürleri öbürleri gitti. Öbürlerini istesekte yapamıyoruz birçoğunu istesekte yapamıyoruz. Yani, ne zamanımız müsaade ediyor, ne çoluğumuz çocuğumuz, etrafımız müsaade ediyor. ne şu müsaade ediyor, ne bu müsaade ediyor. Öyleyse arkadaşlar sizin o namazınızın dışında, yani o herkesin yaptığının dışında bir farklılığınız var.

Çok az da olsa bir hizmet verilmiş, öyleyse siz bütün gücünüzle o hizmete sarılın. Allah rızası için ki diğer insanlardan farklı olun. Ebubekir gibi diğer insanlardan bir adım öne geçirsin sizi o yaptığınız amel. Geçirir, gayret ederseniz geçirir. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar siz hep bir adım önde olursunuz. Çünkü sizin rabıtanız var. Çünkü sizin murakabeniz, muhakemeniz kısa bir zaman da olsa var. Bak düşünüyorsunuz. Allah böyle bir fırsat vermiş bu zamanda. Zamanın bu kadar bozulduğu bir anda siz tasavvuf ve tarikat denen çok ulvi, çok büyük bir şeyin bir tarafından tutmuşsunuz. Sıkı tutun onu. Abdurrahim efendim hazretleri -cennet mekan- sultanım buyururdu ki ‘sıkı tut elimi sıkı tut’ sık. Tuttuğun zaman sık. Öyleyse sıkı tutun o tutuğunuz şeyi. Nerden tuttun neresinden tutmuş olursanız olun, sıkı tutun ve terk etmeyin. Allah korusun sizin terk etmeniz o kadar önemli olmayabilir. Onlar sizi terk ederse Allah korusun.

O zaman sıkı tutun, sıkı yapışın, ve bu geceyi de öyle bilin ki Allah bize bir iltifat olarak göndermiş. Bunları düşünmemiz için bir iltifat, bunları düşünmemiz için bir ihsan. Çok namaz değil de çok murakabe yapın. Bugün bu gece. Ağaçlar nasıl secde etti onu bekleyenler var. Dağlara çıkıp bu gece de biz biliyoruz. Çıkıp onları görmek için bekleyen ehli salat müslümanlar var. Siz gönlünüzün nasıl secdeye varacağınızın hesabını yapın oturun. Ağaçlar bırakın ister yapsın ister yapmasın ki yapıyorlar amenna. Binalar yapsın, yapmasın çok önemli olmasın. Biz gönlümüzle nasıl secdeye gidebiliriz. Başımızla değil, vücudumuzla değil. Gönül secdesi nasıl olur? Bir müridin secdesi nasıl olur onun hesabını yapalım, onun murakabesini yapalım ve gönlümüzü secdeye göndermeye çalışalım. Herkes ayağa kalksın rukuya, bizim gönlümüz hep secdede kalsın. Çünkü bana göre o namazın diğer kısımlarının hepsi hazırlık. Diğer kısımlarının hepsi hazırlık. An o an, dem o an, yani insanın başının secdeye gittiği an, önemli olan o an insan en çok alçaldığı zaman fizikmen, Allaha en yakın olduğu andır. Biz o anın muhakemesini yapalım. O anın düşüncesi içerisinde olalım ki ben gönlümü nasıl her zaman secdede tutabilirim. Ben ne zaman, her zaman “ilahi ente maksudu ve rızaike matlubu” sözünü gönlüme öyle yerleştiririm ki her işimde o aklıma gelir sadece tesbih sonlarında değil. Her işim Allah’ın rızasına muvaffık olur. Allah’ın rızası dahilinde olur. Yani birilerine sade Fatiha’da hiç olmazsa iyyake nabudu derken uyanık olun, gafil olmayın tavsiyesinde bulunduğumuz şeyin biz her zaman nasıl yaparız yani, ellerini açıyorlar, yalvarıyorlar, diyorlar. Ey Müslümanlar, Allah rızası için, kıldığınız namazların boşa gitmemesi için hiç olmazsa şu fatiha suresinde “iyyake nabudu” dediğiniz zaman gafil olmayın o zaman gönlünüzde başka bir şey olmasın ki o sizin mabudunuz olmasın.” Allah korusun gönlünde başka birşey olursa senin mabudun o olur. Gafil olma orda. Orda hiç olmazsa uyanık ol. Bu genel manada bütün müslümanlara İslam alimlerinin, mütefekkirlerin, şunların bunların tavsiyesi.

Bizde diyoruz ki: Allah rızası için siz o anınızı ne kadar çoğaltabilirseniz o kadar çoğaltın. Yani, mabudu ne kadar çok düşünürsen o senin mabudundur. Mabudun dışındaki şeyleri ne kadar düşünürsen mabud senden uzaklaşır. Allah korusun. Allah’tan uzaklaşmak haşa hiç kimse istemez. Ama Allah’tan uzaklaşan insan Allah’tan gayrisi ile olan insandır. Sen ne kadar gayri ile çok olursan o kadar Allah’tan uzak olursun ne kadar Allah ile fazla olursan o kadar Allah’a yakın olursun ki Tur-i Sina’da Musa’ya, Rabbim buyuruyor ki “Ya Musa terliklerini çıkart. Bu sahaya girdin, terliklerini çıkart. Dünyadan birşey getirme.” Öbürü setri avret. Yani avret yerlerini kapatan elbise. O mecbur ama terlik giymeye mecbur değilsin. Terliği bile istemiyor. Fazla diyor, onsuz da olur. Çıkart, yani o manayı kavramak lazım. İşte onu anlamak lazım. Niye terlikler niye başka şey değil de terlikleri çıkart gel diyor. Başında da bir şey olsaydı. Belki onu da çıkart gel diyecekti. Kolunda bir şey olsaydı. Belki onu çıkart. Demek ki Musa öyle bir kıyafetle gitmiş ki Allah’ın huzuruna. Öbürleri kapanması gereken vücudunu kapatan elbiseler. Onlar mecburi ki kefene sarıyorlar bizi. Bak çıplak göndermiyorlar. Çıplak geldiğimiz halde çıplak göndermiyorlar. Niye? Mümeyyiz oldun. Kapanman gereken yerler kapanacak. Onun için bir kefene sarıp bizi gönderiyorlar. Değil mi? Öbür tarafa. Ondan fazlası terlik giydiriyorlar mı ayağımıza? Hayır. Dişimiz varsa, takmaysa onu bile alıyorlar. Alınması gerekiyor. Çok önemli aslında. Evet, işte bu noktada daha fazla uzatmayacağım.

Yani bu gecenin iki kısmı var. Birinci kısım bu geceye hazırlanmak, bu geceye hazırlanmak neyle oluyor. Bu gece ne yapılması gerektiğini düşünerek oluyor. Biz elimizden geldiği kadar bunu düşündürmeye çalıştık size. Hep yaptığımız gibi hep yapacağız inşallah. Sıhhatimiz müsait olduğu müddetçe son nefesimize kadar sizi uyandırmaya bu konuda çalışacağız. Bu bizim vazifemiz. Allah bizi bunun için gönderdi, sizden başka bir farklılığımız, başka bir üstünlüğümüz yok. Allah’ın bir ayetine muhatap olmak için uğraşıyoruz ki sadece Rasulullah ( s.a.v) bir hadisine muhatap olmak için İstanbul’u senelerce kuşatan sahabiyi düşünüyorum ben. Gidiyorum Çorumda sahabi var. Gidiyorum Tokatta bilmem şurda, bilmem burada. Yani olmaması gereken yerlerde sahabiler var. Nerden gelmişler bunlar. Bakıyorum, altında yazıyı okuyorum diyorum ki İstanbul’un fethine giderken burda hastalanmış şehit olmuş veya İstanbul’un fethine giderken burada düşmanla savaşırken şehit olmuştu. Niye gittiğiniz İstanbul’un fethine? Rasulullah buyuruyor ki , “Ne güzel komutan, o Kostantinapolis’i yani İstanbul’ u fetheden komutan. Ne güzel asker onun askeri.” Ve bunun için kalkıyor Arabistan’dan o güzel askerden birisi olmak için koşuyor, geliyor. Biz nasıl Allah ayette buyuruyor; O Allaha davet edenler ne güzel insanlar, onların sözünden daha güzel söz var mıdır?” ayetini bildiğimiz halde nasıl susacağız ki, nasıl uyarmayacağız ki, nasıl sizi Allah’a davet etmeyeceğiz ki, edeceğiz inşallah etmeye de son nefesimize kadar çaba sarf edeceğiz. Bizim bundan başka büyük bir amelimiz yok. Diğer yaşantımız sizden çok farklı değil belki. Ama Allah biliyor ki, şu kapıya otuz senedir her adımımı attığımda müslüman gibi girdim, müslüman gibi çıktım. Elhamdülillah yani etrafımdakileri hiç kandırmadım, etrafımdakileri hiç aldatmadım etrafımdakilerini hiç istismar etmedim. Allah’ın indinde de en büyük umudum budur. Başka hiçbir amelime hiçbir şeyime güvenmiyorum. Ama Allah biliyor ki ben sizi hiç istismar etmedim. Ben etrafımda ki insanlara hep Allah’ın emrini hatırlattım. Büyüklerimizin emrini hatırlattım. Kendim yapmamış olsam dahi onları yanlışa götürmedim. Hep doğruya, hep doğru yere götürdüm. Allah’ın indinde de en büyük ümidim budur. Bundan inşallah ümidim budur. İnanın. Ne namazımda, ne niyazımda, ne şunumda. Bunların hepsini az çok yapan bir kardeşinizim. Hakkıyla yapıyorum, yapamıyorum onu ancak Allah bilir. Bende bilmiyorum. Amma onların hiçbirinde zaten benim ümidim yok. Yani şu amelim beni kurtarır dediğim hiçbir amelim yok. Ama sıkı sıkıya sarıldığım tekbir amelim var. O da şu yaptığım amel bunu hep karşılıksız yaptım. Bundan hiçbir fayda temin etmedim. Hiçbir fayda temin etmeyi de düşünmedim. Bilerek hiçbir Allah’ın kulunun hakkına tecavüz etmedim. Bilmeyerek yaptımsa Allah’da onları affeder inşallah. Ama bilerek hiçbir kulun hakkına tecavüz etmedim. Hiç kimsenin hakkını kesmedim hiç kimseye haksızlık yapmadım. Allah şahidimdir. Bilmeden yaptıklarımı da inşallah Allah sizin ve bu gecenin yüzü suyu hürmetine affeder. Hepinizin de affetsin. İnşallah.

Dışarıda misafir olan kardeşlerimiz hoş geldiler, sefa geldiler baş üstüne geldiler. Kısa ama öz bir sohbet inşallah, size de faydası olur. Allah bize ne söyletiyorsa bizde onu söylüyoruz. Söylemek için hususen bir hazırlığımız yok. Senelerdir bu böyle. Biz kendimizle geliriz buraya. Yani mümkün olduğu kadar kendimizi içeriye sokmamaya çalışarak, nefsimizi içeriye sokmamaya çalışarak büyüklerimize teslim olarak geliyoruz. onlar ne ihsan ediyorsa onu söyleyip kalkıp gidiyoruz inşallah faydalı olur onların kelamlarından şimdiye kadar hiç kimse zarar görmemiş. Bundan sonrada hiç kimse zarar görmeyecek. Kelam-ı Kibardır onlar. Kelam-ı Kibar denilen şeyler hepsi bir ayetin bir hadisin mealidir aslında. Dikkat edin. Alıyorsunuz cd’lere oturun dinleyin. Ben dinlediğim zaman onu görüyorum. Yani ben kendimi dinlediğim zaman da onu görüyorum. Elhamdülillah şükür olsun. Bu Allah’ın bir iltifatıdır. Bakıyorum ki söylediklerimizin hiçbiri ayetlerin ve hadislerin dışında değil. Hatta hepsi bir ayet ve hadisin meali. Sizde bu niyetle dinlerseniz inşallah bu kuran ayında Allah’ın ayetlerini size hatırlatmış olduk. Bundan sonra da devam edeceğiz. Zaten tekrar söylüyorum, inşallah bayramdan sonra Kuran, geçen sene başladığımız Kuran seferberliğimiz tekrar başlayacak burada herkese Kuran öğretilecek. Yani bizden ders almış olan kardeşlerimizin hepsi Allah’ın izniyle istisnasız hepsi Kuran’ın yüzünü çok güzel, akıcı bir şekilde okuyabilecek hale gelecek. Bilmedikleri sureleri herkes öğrenecek ve tekrar söylüyorum, haşa Estağfirullah, teşbihte hata olmaz. Bizim elimizden tutan ki siz büyüklerimizin elinden tutmuş oluyorsunuz. Onların hepsi ibadetini en doğru şekilde yapacak kadar fıkıh da öğrenecekler. Ve yaptırabilecek şekilde yani benim cemaatimden bir imamiyete geçemeyecek hiç kimse kalmayacak inşallah. Bunu sizden, vekillerden, diğer arkadaşlardan görevli hepiniz görevlisiniz aslında. Allah’a şükürler olsun şöyle bakıyorum senelerdir hepiniz iyi kötü ne söylemek istediğimizi anladınız. Ne yapmak istediğimizi de anladınız. bizden sonrada bunu yapın. Sünnete ve şeriata sarılır, büyüklerimizin emrini aynen uygulayın, bidat sokmayın tarikatımıza. Ve korkmayın. Korkmayın. Şu anda ben inanın ki Şah-ı Nakşibend (k.s) hazretlerinin aramızda olduğunu hissediyorum. Onların tarikatının ismi anıldığı zaman onların isimleri anıldığı zaman hep bizimle beraberler, hep bizim yanımızdadırlar. Ve bizi konuşturuyorsalar, tasdik ediyorlar. Allah’ a şükürler olsun. Abdurrahim Efendim (k.s) hazretleri şu anda bizimle beraber. Bizim yanımızda. Bunu bütün samimiyetimle söylüyorum. Hissediyorum, dizini dizimde hissediyorum. Gönlünü gönlümde hissediyorum. Ve o mübarek cemalini de gözümde görüyorum. Gözümde hayal ediyorum. Böyle bir iman içerisinde geliyorum. Ve bütün hizmeti onların yaptığına iman etmiş şekilde hizmetimi yapıp, çıkıp gidiyorum. Kendimi getirmiyorum, kendimi götürmüyorum. Allah’a şükür. Kapının önünden giderken alıp gideceğim, yine hayatım devam edecek benim. Ama terlikleri bıraktığım yere nefsimi bırakıp geliyorum sizin yanınıza inşallah. Allah hepinizden razı olsun. Tekrar geceniz hayırlı olsun…

Kaynak: Can Damlaları Gönül Sohbetleri 10

Sohbeti buradan dinleyebilirsiniz.

By | 2016-07-01T17:45:00+00:00 Cuma, Temmuz 1, 2016|Genel|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin