GİZLİ DAVET

//GİZLİ DAVET

GİZLİ DAVET

cole_inen_nur

(Çöle ve Bütün Zaman ve Mekana)

Gizli Davet
SİPER ARKASINDA
Resul olmuşlar ve etraflarını uyandırmak emrini almışlardır; fakat bu emri, insanları tek tek avlayarak yerine getirmektedirler. Henüz cemiyetin açık mücadele meydanına çıkıp, küfürdekilere alenî tebliğ devresine girmemişlerdir. Hiçbir şey gizli değil, bütün dâva ortada; amma her şey kendi içinde oluyor; gelişiyor, bir bütün halinde dışarıya huruç hareketi yapamıyor ve büyük sirayet teşebbüsüne girişemiyor. Öyleyse, henüz içine doğru bir oluş, dışına doğru değil… Ve bir siper arkasında hazırlık, bir meydan okuyuş değil… Müslümanlığın kapısını açan anahtar, Şehadet Kelimesi… İlk davet buna:
«— Şehadet, ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur; ve şehadet ederim ki, Muhammed onun kulu ve Resulüdür.»
Davet bazı istikametlerde sert engellere çarparak mahzun mahzun geriye dönerken, bazı istikâmetlerde de misilsiz bir tesir kemendi içinde insanları sımsıkı zapt ediyor. Davetin geriye döndüğü sert engeller, kötü itikatları içinde donmuş tipler… Yâni Kureyş’in sözde akıllıları, zenginleri, hatırlıları… Kendisini bir şey ve kendi aklını en doğru sananlar… Bunlar bütün fezayı titreten davet karsısında hissiz, alaycı ve tahkir edici…

SAFFET SINIFI
Gençler ve halk tabakasının fakir ve zayıf fertleri ise, davetin cazibesini, hemen ona kendilerini bırakıvermekle gösteriyorlar. Zira genç adamın tazeliği ve heyecan kabiliyetiyle, fakir ve zayıf insanın nefsini hor görüsü ve benliğinden uzak durusu, kendilerinde İlâhî hitabın nuruna kucak açtırıcı bir saffet ve istidat yasatıyor. Bunlar, fakirler, mustaripler, kimsesizler, bedbahtlar, esirler ve evet, bilhassa gençler… Nuru bir anda kucaklayıcı nasibe, gurur ve sahte emniyet duygusunu tanımamış olmakla ermişlerdir bunlar…

MÜTEAZZIMLAR
Kureyş müteazzımlarının ruhları ise kalın örtüler altında… Müteazzımlar, yavaş yavaş fakat gittikçe genişleyen İslâm dairesinin başlangıçta birdenbire düşmanı olmadılar. Zira isi hafife aldılar ve ilk intisar kademesinde, İslamiyet’in, kendi kör nefslerini kırıcı bir istikamet tutmadığını gördüler. Kendilerine âni bir taarruz gelmediğine göre sadece nefslerini geriye çekmek ve kaptırmamakla kaldılar. Kureyş müteazzımiarındaki ilk intiba, İslamiyet’in, garip, hor, değersiz bir şey olduğundan ibaretti. Böyle olunca da Hak Din başlangıçta, düşmanlık değil, istihza mevzuu oldu.

İSTİHZA
Varlığın Nuru, gözleri nâmütenâhîlik âlemine çevrili ve insanoğlunun en güzeline mahsus çehresi vakar ve heybet dolu, bazı toplulukların önünden geçerken, Kureyş müteazzımları, karanlık yuvası kafalarını birbirine dayamış, ellerini O’na doğru uzatarak mırıldanıyorlar:
— İste bize semadan bahseden, Abdülmuttalib soyundan garip adam!.. Ve Allah’ın Sevgilisi, bu kırıcı hitap karsısında, gözlerinin istikametine ve çehresinin vakarına zerrece değişiklik gelmeden, hiçbir şey işitmemiş gibi, yürüyüp uzaklaşıyorlar. Güneşler doğup batadursun, Allah dâvası ilerliyor. Gelen, «Yeni» nin bastaki mahzun kaderiyle, bu «Pörsümez yeni», elbette ki «Eski ve bayat» kapkaranlık ağzını böyle açılırken görecektir.
— Bize semadan bahseden su garip adama da bak! Her peygamberin ve onlara bağlı bütün büyüklerin, her devirde daima hikmeti içinde bulunduğu İlâhî kanun…

KAVGA ALEVLENİYOR
Allah dâvasının dostu Allah… Allah dâvasının düşmanı da put… Yâni puta tapanlar… Allah’ın dostları, dâvayı düşman kutbiyle ele alınca kavganın kopacağı besbelli… Tevhit dâvasını, aksiyle, yâni ibadet edilmeye müstahak olanın yanında, ibadet edilmeye müstahak olmayanları, dost ve düşman kutupları bir arada ele almak, Kureyş putlarının maskesini sıyırmaya ve ölü hüviyetlerini meydana çıkarmaya varacağına göre, boğuşma başlayacaktır. Mücerretlerin mücerretti olan Allah’a şehadeti birdenbire yadırgamayan Kureyşli, müşahhas mânada kendi putuna taarruz başlayınca isi görecek ve birdenbire aksülâmele geçecektir. Böyle oldu. Böyle olunca kavga alevlendi. Bu ân, Kureyş müteazzımlarının, artık istihzayı bırakıp bütün şiddetleriyle taarruz ve düşmanlığa geçtikleri dem…

BİR SAHNE
Kureyş müteazzımları tarafından Kâinatın Efendisine karsı başlayan ilk düşmanlık çığırı içinde Müslüman olanlardan biri de Husayn… Oğlu İmran daha evvel müslüman… Kendisi Kureyş’in hatırlılarından… Artık müslümanlarda putlara karsı hakaret gözden saklanmaz halde. Kureyş ileri gelenlerinden bir topluluk, gidip Husayn’i evinde buldu:
— O’nu biliyorsun ya; hani Allah tarafından gönderildiğini iddia eden adam!.. Git O’na de ki, bizim ilâhlarımıza atıp tutmasın… Sonu fena olur.
— Peki, dedi Husayn; hemen gidip söylerim!
— Hemen git, biz de arkandan gelelim!
Husayn, arkasında Kureyş müteazzımları, doğru Allah Resulünün evine gitti. Kureyşliler, onu, eve yakın bir kösede beklediler. Husayn, tek basına Allah Resulünün huzuruna çıktı. O anda Allah Resulünün etrafındaki sahabîler arasında, Husayn’ın oğlu İmran da var… Baba ve oğlu öfkeli nazarlarla göz göze… Husayn, gözlerini. Allah’ın Sevgilisine çevirip hitap etti:

— Nedir bu senin için söylenenler? Doğru mu bunlar? Ve Allah Resulünün, derin bir tebessümle, kendisine, sözüne devam etmesini ihtar edişinden kuvvet alarak ilâve etti:
— Sen, bizim ilâhlarımız hakkında olur olmaz şeyler söylüyormuşsun! Onları hakîr görüyormuşsun! Doğru mu bunlar? Peygamberler Peygamberinin mukaddes dudakları aralandı:
— Sen kaç ilâha tapıyorsun, Husayn?
— Yedisi yerde, biri gökte olarak sekiz ilâha…
— Bir zarara uğrar, bir korku geçirirsen hangisine sığınırsın?.
— Göktekine…
— Ya malın telef olursa hangisine?
— Yine göktekine…
— Ya su olursa, bu olursa?
— Göktekine…
Gaye-İnsan ve Ufuk-Peygamber bir ân durup tebessüm buyurdular:
— Husayn, görüyorsun ki. sadece birine sığınıyorsun! Kudreti Bir’de ve O’nda buluyorsun! O sana, sence hep tek basına imdad ediyor. Ya sen ona ibadet ederken başkalarını nasıl ortak koşuyorsun? O böyle bir şeye razı olur mu sence? Ve Husayn’ın bir ân kendisinden geçercesine sarsıldığını ve kendi anlayışı içinde sımsıkı yakalandığını görerek birdenbire teklif buyurdular:
— Haydi Husayn, İslamiyet’e gel de bu saçmalıktan kurtul!

En ulvî mantıktan üstün Peygamber tavır ve heybeti karsısında eriyip giden Husayn, bir lâhzada imana geldi ve topyekûn teslim oldu. Manzara öyle dokunaklıydı ki, Husayn’ın oğlu İmran, atılarak babasına sarıldı ve gözyaşları içinde onun ellerini, ayaklarını öpmeğe başladı.

Ulviyet manzaraları son haddinde… O zaman, âlemlerin yüzü suyu hürmetine yaratılmış bulunduğu Gaye-İnsan ve Ufuk-Peygamberin mübarek gözlerinde birkaç damla yas parıldadığını haşyetle gördüler İnsanlığın ve yaratılış hikmetinin ezelî ve ebedî Efendisi, buyurdular:
— İmran’ın hareketi rikkatime dokundu. Husayn, küfrünü taşıyarak gelirken, oğlu ona en küçük saygı ve alâka göstermedi. Babası İslam’a gelince de vazifesini tam yaptı. Biraz sonra, Husayn, Allah’ın Resulünden izin alıp gitmek isteyince, bütün zaman ve mekânın Peygamberi, sahabîlerine Kureyş büyüğünü uğurlamalarını emrettiler. Müslüman Husayn daha kapıdan çıkarken uzaktan onun nasıl uğurlamakta olduğunu gören Kureyş müteazzımları. Gözleri hayret ve dehşetle açılmış, mırıldandılar:
— O’nu görmekle, bir kerecik görmekle sabiî (dininden dönen adam mânasına müslümanlara verilen isim) oldu! Ve büsbütün alev aldılar. Kavga alevlenmek üzere; fakat asıl alevlenen İslâmiyet… Az zaman içinde, aynı ulvî sahnelerle İslamiyet’i kabul edenlerin sayısı kırka doğru… Fakat hâlâ mukaddes dâva, içtimaî meydan nidasına kavuşmuş değil…

NEBİ VE RESUL
Meydanı çınlatacak olan nida, risaletten bir müddet sonra… Fakat bu, hususî emirle başlayacaktır. Nebî, Allah’ın vahyine mazhar olan, fakat eline müstakil ölçüler, kitap ve şeriat verilmeyen ve kendisinden evvelki Resulün şeriatince giden Peygamber… Resul ise, kendisinden evvelki şeriatleri kaldırıcı, nehyedici, yepyeni yol açıcı ebediyet kılavuzu… Peygamber kelimesi ikisine de şamil… Her Resul nebi, fakat her nebi Resul değil… Bütün zaman ve mekânın Peygamberine ait ilk devre, gizli davet kadrosu içinde, küfrün gayzi yavaş yavaş alevlenmekte, Allah’a bağlıların sayısı kırka doğru gitmekteyken «açığa vur!» emri gelinceye kadar sürdü.

Açılan Bayrak
ÇİLE YOLUNDA
Şahıstan şahısa fısıltı telkinlerle yayılan ve dışarıya ancak saklanmaz kısımları sızan İslamiyet’in, tamimiyle meydana çıkarılması, cemiyet meydanında bayraklaştırılması için emir geldi:
«— Sana emredilen şeyleri açığa vur!»
Nazil olan Kur’an emri artık yolun apaydınlık gösterilmesini bildiriyor. Karanlıkta seyahat ve birbirinin eline eteğine yapışarak, adım adım toprağı kollayarak yol alma devri sona ermiştir. Artık bütün projektörler yakılacak, mevki ve istikamet düşmana açıkça gösterilecek ve bu apaydınlık yolda topyekûn insanlık, başsız ve sonsuz yığınlar halinde devşirilmeğe başlanacaktır. Bütün zaman ve mekânın Peygamberi, kendisine kadar gelen Mukaddes Bayrağı, artık açıkça basa geçirmeğe memur Allah Resulü sıfatıyla ellerine alacaklardır. Aslî sahibine gelen bayrağın, açılması emri gelmiştir. Acaba bu harikulade teşebbüsün neticesi ne olacaktır? İlk neticesi ve aksülâmeli?.. Ne olacaktır?. Kaderin sisler arkasında sakladığı, fakat ön plâna oluşların en büyüğünü dikerek ileriye ait namütenahi ihtimale yol açtığı bu sualin cevabı müthiş bir ürpermedir. Kimbilir neler olacaktır?

Açığa vurma emrinden çok az zaman evvel daha dün, üç beş Müslüman Mekke yakınlarında bir tepeye çekilerek, tamamiyle tenhada, müşriklerden gizli, vecde ve ask içinde ibadetlerini ederlerken, birdenbire bazı kâfirler peydahlanmıştı. Bunlar vaziyeti görünce müminlerle alay etmeğe başlamışlar; bunun üzerine Ebî Vakkas oğlu Saad, eline geçirdiği bir kemik parçasıyie bunlardan birini yaralamış ve İslâmiyet uğruna ilk kanı akıtmıştı. Evet; bir kemik parçasının bir müşrik kafasında akıttığı kan, karsı safta Allah için akıtılan ilk düşman kanının izlerini resmetmişti. Ya simdi ne olacak? Allah’ın emri yerine gelecek ve icabında kan seller gibi aksa da Mukaddes Bayrak, Allah Sevgilisinin eliyle yarlık dairesinin merkezine dikilecek… İlk is olarak, o âna kadar gizli okunan Kur’ân açıkça ve yüksek sesle okunmaya başlandı.

ŞAMAR
Artık Kureyş müteazzımları, sade tevhidin mücerret -esaslarına muhatap olmayacak, içinde yüzdükleri küfrün müşahhas felâketini de suratlarında bir şamar gibi hissedecekler… Asıl dayanamadıkları, tahammül edemedikleri de bu… Bir gün Allah Resulünün yolu, müşriklerin ibadet yerine uğradı. Hepsi birden mankafa şekillere karsı secdede…
— Babanız İbrahim’in dininî iptal ettiniz! Bu haliniz nedir?
Hayretler içinde cevap verdiler:
— Bizi Allah’a yaklaştırmaları için onlara tapıyoruz!
Allah Resulü bu halin yaklaşmak değil, Allah’tan uzaklaşmak olduğunu söyledi ve puta tapanları put gibi donmuş bırakarak gitti.

ALLAH KELİMESİ
Daha evvel bildirmiştik; tekrarlayalım:
İbrahim Peygamberin getirdiği tevhid nurundan ruhlarında hâlâ birtakım kırıntı ışıklar taşıyan Kureyşliler, «Allah» kelimesini, bildirilince büsbütün yadırgamıyor, isim halinde tanıyor; fakat putları güya Allah’a götüren bir vasıta biliyorlardı. Tevhid unutulmuş, «Allah» kelimesi bir hâtıra olarak kalmış ve nihayet bütün putların bağlı olduğu nihaî nokta gibi bir vehme âlet edilmişti. Allah ismi kelimede devam ediyor, fakat hikmeti pullara devredilmiş bulunuyordu.

KÜFÜR KIZIŞIYOR
Açıkça bayrağını açan İslâmiyet karsısında mırıltılar gittikçe büyümeğe, nâralaşmaya; hoşnutsuzluk da gittikçe derinleşmeye ve tam adavet haline gelmeye başladı, İslamiyet aleyhindeki sesler kuduruyor ve küfür kızışıyor. Hususiyle, müşrik ölen babalarının, ebedî helake, yani cehenneme gittiği haberi Kureyş müteazzımlarıni büsbütün kudurttu. Vaziyet nazik… Hücum ve düşmanlık, plân ve sistem altında gelişmeye başladı. Allah’ın Sevgilisini, küfür safındakilerden amcası Ebu Talib’ten başka koruyan yoktur. Bütün Kureyş büyükleri, bütün insanlığın Kurtarıcısına ve Kureyş’in en büyüğüne düşman kesilmiştir. O Ebu Talib ki, yeğeniyle oğlunu Varlığın Nuruyle o Nuru en iyi zapt edenlerden Ali’yi, bir arada namaz kılarken görmüş ve sormuştu:
— Bu hangi dindir?
Allah’ın Sevgilisi cevap vermişti:
— Bu, İbrahim’in dini… Allah beni insanlara Hak Dini talim etmek için gönderdi. Sen de bu dine gir! Ebu Talib, atalarının dinini bırakamayacağını, fakat kendisi hayatta olduğu müddetçe yeğenini koruyacağını ve O’na fenalık gelmesini önleyeceğini söyledi.

ERKAM’IN EVİ
Müslümanlara karsı zulüm ve şiddet tavrı o kadar ileriye gitti ki, nihayet Allah’ın Sevgilisi, sahabîleriyle beraber «Dar-ül-Erkam — Erkam’ın Evi» isimli dam altına sığınmaya karar verdiler. Yanlarında sayıları kırka doğru, yüzleri pırıl pırıl müminler… Ev sahibi Erkam, ilk müslümanlardan biri… Allah Sevgilisinin en emin sahabîleri arasında… Evi de Safa eteklerinde… Bu bakımdan, Mekke’nin hacı ve yolcu uğrağı sahasına hâkim.. Safa ile Merve arasındaki meydan toplantıları bu evin baktığı açıklıkta oluyor. İste Müslümanlar, Erkam’ın evinde, toplu ve müdafaalı halde… Karargâh… Âlemlerin Efendisi bu evi seçerlerken gayet ince bir hesap sahibidirler: Her şeyden evvel İslamiyet’in telkin merkezi olarak meydana bir mekân ifadesi, bir karargâh manzarası çıkıyor. Sonra bu mekân, şehre girip çıkanlara nazırdır. Onları, şehirli müşriklerin menfi telkinlerinden evvel kollamak ve kazanmaya çalışmak imkânını veriyor.

Nihayet dağınık ve mekansız şekilde şehrin meydan ve sokaklarında din tebliğ etmekle, toplu bir merkez içinde dâvayı idare etmek arasında büyük fark var… Ayrıca müdafaa kıymeti… Böyle bir mekân içinde müşriklerden kimse, Allah’ın Sevgilisine ve O’nun sevgili sahabelerine tecavüze cesaret edemez. En sonra da, mekânlaşmanın getirdiği manevî hava… Vecd yuvası bir dam altı ihtiyacı… Bu ince hesap, son derece muvaffakiyetle neticelendi. Müminlerin veya imân istidatlılarının hemen hepsi, kayıtsızsa «Dar-ül-Erkam» a girip çıkmaya başladılar. Ruh mekânı buldu ve mekân ruhlaştı. Pek az zaman içinde bu ev, dâvaların dâvasına madde ölçüsüyle yatak ve kadro vazifesi görmeye başladı. Allah’ın Sevgilisi yalnız gündüzlerini «Dar-ül-Erkam» a hasrediyorlardı. Sabahtan aksama kadar orada müminleri oldurmak ve olgunlaştırmakla vakit geçiriyorlar ve geceleyin evlerine dönüyorlardı. «Dar-ül-Erkam» isimli mübarek mekânın kıymeti, artık açıkça tebliğ ve telkin plânına çıkmak emrini alan Müslümanlıkta o kadar mühimdir ki, orada müslüman olmuş bulunmak şerefi, ilklerden sonra gelen en büyük fazilettir.
— Allah’ın Resulü «Dar-ül-Erkam» da din neşrederken müslüman oldum. Diyebilen sahabî, Peygamber yakını saadet sahiplerinin büyüklerindendir.

Çile
GELEN EMİR
Kureyş nasipsizleri, hidayete kavuşanların yolları üzerinde ayrı ayrı baskılar denediler. Onları hidayetten döndürmek için başvurmadıkları tazyik sekli kalmadı… Fakat tek kişinin halinde en ufak bir değişiklik, yüzünde en küçük bir eksilik bile görünmedi. J~, Öyle bir vecd içindeler ki, en acı tazyik kendilerine bir fiske tesiri bile yapmıyor. Bu sırada İlâhî emir geldi: «— Kabilen içinde en yakınlarını doğru yola çağır!» korkut ve onları Kâinatın Efendisine en yakın kollar, Haşimoğluları, Muttaliboğulları, Abd-i Samsoğulları, Nevfeloğulları, yani bütün Abd-i Menafoğulları…

Bu emir, çetinliği bakımından Allah’ın Sevgilisine derin bir kaygı verdi. Vazifelerindeki güçlüğü seve seve yerine getirmek üzere, uzun müddet tefekkür zorunda kaldılar. İse nasıl başlayacaklar, ne yapacaklar? İslama davet, Allah’ın emriyle umumî olarak açılmıs, uzak yakın herkese birden hitap edici bir bayrak.. Fakat Âlemlerin Rabbı, bu bayrağın, evvelâ Sevgilisinin kabîlesi ve onun yakınları önüne, yâni en çetin noktaya dikilmesini irade ediyor. Ne yapacaklar, nasıl yapacaklar?

Allah Resulünün günlerden beri görünmediğine dikkat eden halası; yeğeninin hasta olduğunu sanarak vaziyeti yakından görmek üzere «Dar-ül-Erkam» a gitti. Allah Resulünü gördü, soracağını sordu ve su cevabı aldı:
— Hayır hasta değilim! Fakat Allah en yakın akrabamı korkutmamı ve doğru yola çağırmamı irade ediyor. Bütün yakınlarımı bir araya toplayıp kendilerini Hak yoluna çağırmak zorundayım!
— Peki; yalnız amcan Ebu Leheb’i çağırma! O kabul etmez.

Ertesi gün Allah’ın Resulü bütün Abdülmuttaliboğullarını davet etti. Hepsi bir araya geldiler. Ve davet yerinde boy gösterdiler. İçlerinde Ebu Leheb de var.. Allah’ın Resulü kendilerine İlâhî emri tebliğ etti. Birden Ebu Leheb köpürdü, sövüp saymaya başladı:
— Kahrolası! Bizi bunun için mi çağırdın? Bununla da kalmadı. Yerden bir tas alıp Nur Heykelinin üzerine atmak istedi ve söylendi:
— Yeryüzünde hiç kimse tanımıyorum ki, senin gibi, akrabasına ve yakınlarına böyle şeyler teklif etsin… Allah’ın Resulü bu, her edeb dışı sövüp saymalara sükûtla karşılık verdiler. Biraz sonra, küfürün en sert örneği, Peygamber amcası nasipsiz Ebu Leheb hakkında İlâhî emir nazil olacak; Allah, Kur’ân’ında onun ismini anacak ve buyuracaktır:
«— Ebu Leheb’in iki eli kurusun!» Bu korkunç tehdidi duyan küfür delisi, kendisine bir teselli arayıp diyecektir ki:
— Eğer O’nun dediği doğru çıkarsa, uğrayacağım belâya karsı malım ve çocuklarım sayesinde karsı durabilirim. Fakat Allah, bu delice teselliyi de kökünden silip atmış ve söyle cevaplandırmıştır:
«— Malı, çocukları, bütün elde ettiği şeyler ve bütün güvendikleri, kendisini kurtaramayacaktır.» İlâhî emirde, Ebu Leheb’in karısı da «Cehennemde odun hamalı» olarak gösterilmektedir. Ebu Leheb’in karısı Ümm-ü Cemil, Ebu Süfyan’ın kız kardeşidir. Kocası gibi o da küfrün en kuduz hıncını yasamakta ve Allah’ın Sevgilisine yapmadığını bırakmamaktadır.

MÜCADELE
Kâinatın Efendisi, birkaç gün sonra kabilelerinin halkını tekrar topladılar. Topluluk kurulunca ilerlediler ve hitap buyurdular:
— Kavmin kılavuzu ona hıyanet etmez. Allah’a yemin ederek bildiririm ki, faraza bütün dünyayı yalana ve yanlışa doğru sürmüş olsaydım, yine sizi böyle bir yola çekmezdim. Yalan; hiçbir bakımdan ve hiç kimseye tarafımdan tatbiki mümkün olmayan iş, muhal iş! Kendisinden başka ilâh mevcut olmayan Allah’ın Zâtı üzerine kasem ederim ki, ben, umumiyet noktasından bütün insanlığa, hususîyet noktasından da size gönderilmiş Allah Resulüyüm!.. Dün aksam uyuduğunuz gibi bir gün ölecek ve bu sabah uyandığınız gibi bir gün dirileceksiniz! O zaman amellerinize göre hesaba çekilecek, iyiliğiniz kadar mükâfat ve fenalığınız derecesinde ceza göreceksiniz. Bu mükâfat ve ceza da ebedî cennet veya cehennemdir. Aranızda hiçbir fert bilmiyorum ki, kavmime benim size getirdiğim şeyden daha değerlisini getirebilmiş olsun. Ben size bu dünya ile ötelerin bütün verim ve özünü, gayesini getirdim. Ebedî hayatı.. Allah Resulünün yakınları, O’nun, tane tane söylediği bu ruhtaki sözleri, dikkat ve hatta haşyetle dinlediler. Doğruluğa ayrıca doğruluk getiren bir vakar, emniyet ve halisiyet içinde, kelime kelime helezonlaşan ve sonra hakikat ahenginin en güzelini çınlatan bu sözler, hemen herkesi gasyetti. Handiyse bağıracaklardı:

— İnandık! Yalan senin için muhaldir! Biliyoruz! Fakat küfür canavarı ve hayat kıyıcı Ebu Leheb, bir ânda hemen nefsini bu mesut tesirden çekti ve meydandakilere döndü:
— Abdülmuttaliboğulları! Öyle garip garip ne düşünüyorsunuz? Bu adam bizim için bir lekedir. Kendisine yabancılar dersini vermeden gereğini siz yapınız! Ya hapsedin yahut başka bir sekil bulup bu haline mâni olun! Sonra ona bu muameleyi başkaları yapacak olursa, kabilenizden bir ferdi teslim etmeğe mecbur olmak gibi bir zillet altında kalırsınız. Teslim etmediğiniz takdirdeyse, siz, kabilece mahvolup gidersiniz! Baslar aşağıya indi ve kimse kıpırdamadı. Korkunç sükût… Nasipsiz vicdanın içinden gelen ve ebediyeti tepen bu kapkara sözler bütün hisleri bulandırdı. Birden bir kadın sesi yükseldi. Avvam oğlu Züb’eyr’in annesi ve Allah Sevgilisinin halası Safiyye, Ebû Leheb’e doğru bir adım etti:
— Kardeş! Öz kardeşinin oğlunu terk etmek ve yapayalnız bırakmak sana şeref mi verir? Ben de yemin ederim ki, ilim adamları, Abdülmuttalib nesebinden bir nebi zuhur edeceğini söylerlerdi. İşte O nebi budur… Ebu Leheb, acı kahkahalarla güldü:
— Ne bâtıl fikir ve bos emel! Kadınların sözüne mi kaldık?. Onların sözü gelin sandalyesinde yakışık alır. Yarın Kureyş nesilleri ayaklanır, bütün Arap kabileleri de onlara katılırsa kendilerine karsı neyle korunacağız? Karsılarında, basımızı kaşımaktan daha tesirli birşey yapabilecek miyiz? Allah’ın Sevgilisi, sükût ve tevekkül içerisinde dinliyorlar. Mücadele çok kızışmak istidadı gösteriyor. Tam o sırada Ebu Talib ilerledi ve muazzam bir irade çehresiyle su hükmü bildirdi:
— Biz sağ oldukça O’nu koruyacağız! Buna mecburuz! Bu kadar! Ve mırıltılar, homurtular içinde dağıldılar. Başka bir defa, Allah’ın Resulü, kendi öz aile koluna, daha tatlı ve yumuşak bir nüfuz yolu tecrübe etmek istediler. Hazret-i Ali’ye emir verdiler:
— Bir ziyafet hazırla ve buna Abdülmuttaliboğullarını davet et! Ziyafet hazırlandı. Abdülrauttaliboğulları, sofranın etrafında dizildiler. Zevk ve sevk içinde yemek yendi. Son takmaların ardından kısa bir durak… Kâinatın Efendisi buyurdular:
— Size bu dünyayı ve öteleri kefalet altına alan bir şey getiriyorum! Niçin bu daveti benimle beraber üzerinize almıyorsunuz? Ortalık donuverdi. Hayret… Dehşet… Kimsede müsbet bir tavır yok… Birdenbire Hazret-i Ali ayağa kalktı ve haykırdı:
— Bu mecliste yası en küçük olan benim! Belki vücudum bücür, kollarım cılız, bacaklarım sıska… Fakat bi halime rağmen size yardım etmeğe hazırım! Haydi! Manzara gerçekten müthiş,.. Ulvî olduğu kadar müthiş!. En olgun yastaki Büyükler Büyüğünün hayata haya getiren teklifi karsısında herkes çarpılıp kalıyor, herkes susuyor, ne diyeceğini bilemiyor, ne yapacağını kestiremiyor; fakat on küsur yaşında bir çocuk birden yerinden zıplıyor, hidayet yönünü gösteriyor, kemikleşen inad ruhunu yumuşatmaya çalışıyor, onları teşvik ediyor, kendilerine yardım edeceğinden bahsediyor. Böyleyken, hâlâ nasipsizler gözyaşı içinde boğulmuyor, erimiyor, kendinden geçmiyor ve teslim olmuyorlar. Çare yoktu; Allah’ın mühürlediği kalbi kimse açamaz.

By | 2015-08-22T06:03:04+00:00 Perşembe, Haziran 18, 2015|Genel|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin