BÜYÜK FETİH EŞİĞİNDE

//BÜYÜK FETİH EŞİĞİNDE

BÜYÜK FETİH EŞİĞİNDE

cole_inen_nur

(Çöle ve Bütün Zaman ve Mekana)

Merkeze Doğru
SULH
Altıncı Yıl Zilkaade ayında, Allah’ın Resulü Kabe’yi ziyaretini izhar ettiler. Zevcelerinden Ümm-ü Seleme Hazretleri de beraber, yanlarına bin beş yüz sahabî aldılar ve yola revan oldular. Ufukta, batan günesin önünde, bir çıtırtı bile çıkarmadan ilerleyen ve yalnız kavislerin en tatlısiyle göze harikulade bir senfoni çizen, bin develik Peygamber kolu… Kâinatın Efendisi en azılı düşmanlarının içine nasıl gidiyor? Bu suali Peygamberlik hikmetine bırakmak lâzımdır. önce, Kureyş’in içini ve dışını keşfedip bildirmek üzere gönderilen vazifeliler geriye döndü:
— Kureyş bir sürü asker toplamış, bekliyor. Yola çıktığını duymuşlar. Niyetleri seni, Allah’ın Evini ziyaretten alıkoymak… Sahabîlerle meşveret… Allah’ın Sevgilisi, kâfirlerle harb fikrinde… Ebu Bekr cevap verdi:
— Ey Allah’ın Resulü, sen Allah’ın Evini ziyaret gayesiyle çıktın. Adam öldürmeye ve cenge çıkmadın. Sen doğru Kabe’ye yönel… Eğer bizi ziyaretten alıkoyacak olurlarsa o zaman cenk… Kâinatın Efendisi irâde ettiler:
— Yürüyün, Allah’ın ismiyle.
Ebu Hüreyre:
«— Ben, yakınlariyle sohbet ve mesveret etmekte, yakınlarına fikir danışmakta Allah’ın Resulünden ziyade, hiçbir insan görmedim.»
Yolda Halid ibn-i Velid’in, bir süvari müfrezesi basında, müslümanları keşfe çıktığını haber aldılar. Halld’in üzerine doğru yol alıp birdenbire karsısında görünüverdiler. Halid müfrezesiyle dört nala Mekke’ye döndü ve Allah Resulünün gelmekte olduğunu haber verdi. Allah’ın Resulü, Mekke yolunu açan dağ yokuşunun başına geldiği zaman, devesi birdenbire durdu, yürümedi ve çöktü.
— Allah Resulünün devesi huysuzluk etti. Dediler.
Allah’ın Resulü:
— Hayır, dedi; huysuzluk etmedi, lâkin fili hapseden, onu da hapsetti.
Fil vak’asında, filin yere çöküp mıhlanışı ve öylece kalışını kastediyorlardı. Kâinatın Efendisi buyurdular:
— Allah’ı tâ’zime aykırı düşmeyecek her iş de Mekkelilere her müsaade verilmek üzere sulh murad ediyorlarsa kabule hazırız. Ve develerini sürdüler. Deve bir doğruluşta kalktı ve hevesli hevesli yürümeğe başladı. Allah Resulünün seferlerindeki hikmet anlaşılmıştı. Aralarından istikbalde nice büyük Müslümanlar ve mücahitler çıkacak olan Kureyşlileri siyasetle elde etmek istiyorlardı. Zaten İslâmiyet, Kureyş’in içini ve etrafını kıvılcım kıvılcım yakmağa başlamıştı. Bu ân, ruh yolundan gitmenin sırası… Mekke’den dört beş saat mesafede Hüdeybiyye isimli köye indiler. Su kenarında oturdular. Sahabîler, azalmış bulunan suyu çabucak bitirdi. Kaynak çukuru bomboş… Allah’ın Resulü tirkeşinden bir ok çıkarıp uzattı ve kaynak yerine koymalarını emretti. Koydular. Habbe habbe kaynamaya baslayan su… Su yükseldi, çukuru tasırdı. Herkes suya atıldı ve kandı. Yedîl, Allah Resulünün niyetlerini Kureyşlilere bildirmek üzere gitti. Kureyşlilerde evvelâ alay, istihkar, sonra tereddüt, yatışma, murahhas gönderme ve sulha rıza…
Kureyş’in sulh şartları iki:
— Müslümanlar Kabe ziyaretimden, zorla kabul ettirdiler denilmesin diye bu yıl vazgeçsinler ve gelecek sene gelsinler, Kabe’yi ziyaret etsinler.
— Taraflar arasında on sene cenk olmasın.
Allah’ın Resulü, Kureyş murahhası Süheyl’e karsı, Hazret-i Ali’ye emrettiler:
— Yaz, en başa: «Rahman ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle» diye yaz!
Süheyl atıldı:
— Biz Rahmân ve Rahîm isimlerini bilmiyoruz. Eskiden olduğu gibi, sadece «Allah’ın ismiyle» diye yazılsın. Sahabîler itiraz etti:
— Olmaz, olmaz! Allah’ın Resulü buyurdular:
— Peki, Ali, dediği gibi yaz ve devam et: Allah’ın Resulü Muhammed, o şart üzerine sulhu kabul eder ki. Süheyl yine atıldı:
—Eğer biz senin Allah’ın Resulü olduğunu kabul etseydik, Kabe’yi ziyaretine mâni olur ve seninle hart» eder miydik? Muhammed bin Abdullah yazılsın…
Bütün Allah Resullerinin Başı, cevap verdiler:
— Ben Allah’ın Resulüyüm ve siz beni yalanlıyorsunuz!
Sonra Ali’ye hitap ettiler:
— Yâ Ali, Allah’ın Resulü sözünü o nâmeden çıkar?
— Çıkaramam, bunu yapamam. Diye özür diledi. Hazret-i Ali…
Ali’nin «Allah’ın Resulü» unvanını kazıyabilecek takati gösteremiyeceğini takdir buyuran
İnsanlığın Tacı dediler:
— Ali, nâmeyi ver bana ve o kelimelerin yerini göster!
Hazret-i Ali gösterdi ve Allah’ın Resulü onları sildi. «Muhammed bin Abdullah» tâbirini koydurdular ve sulh oldu. Allah’ın Resulü ümmidir. Okuma ve yazma bilmezler. Fakat bu ümmilik, kalbine bütün âlemlerin güneşi verilmiş olan Gaye-İnsan ve Ufuk-Peygamberin ayrıca lâmba ışığından müstağni oldukları manasınadır. Ümmiliği de ayrıca Peygamberliğinin delili… Allah’ın İslama verdiği istikbal bakımından, bu namütenahi ince siyaset böylece muvaffak oldu. Muahede imzalandı ve Mekkelilerle Medineliler ve Müslümanlar arasında ihtilât başladı. Fikir ve münakasa kapısı açıldı. Ruh fâtihliği yolu… Artık müslüman ve gayrı iki insan, tenhalarda ve baş başa gezebilir ve her türlü fikir muhasebesine girişebilir. Muahedeye bir yıl sonra Kabe ziyareti yapılacağı zaman kılıçların kınları içinde bulunacağı da yazıldı.

AĞAÇ ALTI BİY’ATI
Muahede, Mekke’ye Kureyş murahhası Süheyl ile değil de Hazret-i Osman eliyle gönderilmişti. Müşrikler, Süheyl’in alıkonup Osman’ın gönderilmesine şaştılar. Osman’ı aralarında tuttular, geriye göndermediler. Sahabîler tam sulh ânında bu yeni tecelliden dehşete düştü. Bir habere göre de Osman öldürülmüştü. Allah’ın Resulü, bir ağaç altında bütün sahabîleri yeni bir biy’ata davet ettiler:
— Son nefesimize ve son damla kanımıza kadar çarpışmadan ayrılmayacağımıza ahdedelim!
Herkes sıra ile elini Allah’ın Resulünün eline koydu. Kâinatın Efendisi, sağ elini sol eline götürüp:
— Bu Osman’ın biy’atidir.
Biy’at merasimi derin bir vecd ve sevk içinde, son nefere kadar devam etti. Hâdiseyi duyan Mekkeliler, hemen Osman’ı salıverdiler ve anlaşma yerine geldi.
Âyet meali:
«— Seninle ahdedenler onlardır ki, ahdleri Allah iledir. Allah’ın eli, ellerin en üstünde…»
Üst üste binlerce el… En üstünde Allah Resulünün eli… O’nun ve üst mefhumunun da üstünde Allah’ın elleri!

Münafıkların:
— Nereye gidiyorlar? Hepsi birden kılıçtan geçecek Dediği sefer böyle geçti. Mekke o ânda feth olunmuştu.

Kale Kapısı
HAYBER
Artık Yahudilik, büyük korku ve telaşta… Allah’ın Resulü, ileride mûslümanlığa en sağlam din Kahramanlarını verecek olan kendi kavimleriyle anlaşmış ve meydan bir hamlede düzlüğe kavuşmuştur. Hicaz Yahudileri, Yahudiliğin hisarlı sitesi hâlinde. Hayber kalesinde merkezleşmiş bulunuyorlar. Medine döküntüleri de orada… Allah’ın Resulü, Hicretin yedinci yılı basında, Mekke dönüşlerinin hemen arkasından, Medine’den Şam’a doğru sekiz konaklık yolda, bir zamanlar büyük ve tarihi bir şehir olan Hayber Kalesinin önünde görünüverdiler. Kaleye gece varmışlar ve sabah oluncaya kadar beklemişlerdi. Sabah olup da, yahudiler ellerinde kazma, kürek, zembil, islerine gitmek üzere şehirden çıktıkları zaman birdenbire Allah’ın Resulünün saflarını karsılarında gördüler ve haykırdılar:
— Vallahi, İşte Muhammed ve İşte O’nun askeri… Allah’ın Resulü de, onlara, ellerindeki kazma ve küreklerle bakıp manzarayı mânâlandırdılar:
— Hayber harap oldu.
Hayber’de Yahudilik kalesi çökecektir.

SİYAH BAYRAK
O zamana kadar sancaklar, hep beyaz, kol kol bazı gruplara veriliyordu. İlk defa olarak Peygamber sancağı halinde tek bayrak, Hayber Seferinde kullanıldı. Dirayet ve zerafet timsali Hazret-i Âyise’nin meşlâhından siyah bir bayrak… Bayrağı, Hazret-i Ali’ye verdiler. Hazret-i Ali onu aldı ve aşkla haykırdı:
— Ey, Allah’ın Resulü! Kâfirleri bizden olacakları âna kadar üst üste kıracağım!
Ali şu öğüdü aldı:
«— Adam kırmakta acele etme! Evvelâ kâfirlerin ortasına kadar ilerle! Onları İslama davet et ve İslâmlığın kendilerine yüklediği borçları bildir! Sen de bil ki. Allah senin elinden bir kimseye hidayet eriştirecek olursa, kızıl tüylü develere sahip olmaktan bu sana yeğdir.»

BÜYÜK ÖLÇÜ
Cenk baslarken sanlı Sahabî Âmir Hazretleri, bütün gücüyle salladığı kılıcın kendisine değmesini önleyemedi ve kendi silâhiyle şehit oldu. Bâzıları dediler:
— Âmir’in iyi âmelleri heba olup gitti. Allah’ın Resulü iki parmağını bitiştirip buyurdu:
— Yanlış! Âmir’e sevap hâsıl oldu. Ham çile, ıstırap, hem de cihad…
Böylece, dinin yarısı değerinde sayılan muazzam bir hadîsin hikmeti tecelli ediyordu:
«— Ameller niyetlere göredir.» Murad, neyse hüküm ona göre… Bir başka büyük ölçü, bir başka büyük tecelliye kavuştu. Çengin başında Allah Resulünün:
— Şu adam Cehennemliktir!
Diye gösterdiği bir sözde müslüman, muharebede bütün kuvvetiyle çalıştı ve nihayet yaralandı. Sahabîlerden bir kaçı:
— Böylesi nasıl Cehennemlik olur?
Diye düşünürken bu adam, yaralarının acısına dayanamadı, tirkeşinden bir ok aldı, yayına taktı, bütün kuvvetiyle gerdi, sonra kalbine çevirdi, attı ve kendi kendini öldürdü. Sahabîleri, Allah’ın Sevgilisine hitap ettiler:
— Hak, senin dediğini gerçekleştirdi.
O zaman Peygamberler Peygamberi emir buyurdu:
«— Ayağa kalk, ey filân adam ve halka nida et:
Cennete yalnız mümin olan girer. Allah bu dini fâsık ve tacirlerin eliyle de kuvvetlendirir.»
Yâni ölenin, ne evvelâ gayret göstermesini, ne de sonra intiharını esas tuttular: Her şeyin esası iman… Ve buyurdular:
«—Öyleleri vardır ki, âleme karsı Cennetliklerin amelini isler, fakat Cehennemliktirler. Öyleleri de vardır ki. Cehennemliklere mahsus işler içindedir; fakat Cennetliktir.»
Sonsuz hikmet… Hâdiselerin dış yüzüne bakıp hüküm savurmakta acele yok… Her işin anahtarı kalb…

ÇÖKEN KALE
Büyük bir cenk oldu. İslâmda on beş şehit… Yahudilerin doksan üçü ebediyen ruhsuz…
İslâm hücumu karsısında halkaları sökülen ve gidip gelmeye başlayan koca Hayber Kapısını, koca Ali bir omuzlayışla devirdi. Sonradan kapının kaldırılıp yerine takılması için yetmiş kişinin çalışması icap etti. Yahudilerin gizli hazineleri de bulundu ve gömülü olduğu yerden çıkarıldı. Katır ‘derisinden bir tulum içinde ağız ağıza altın. Hayber büyüklerinden Ehtapoğlu’nun kızı Safiyye, Allah Resulünün zevceleri arasına girmek gibi ebediyete denk bir şeref kazandı.

ZEHİRLİ KEÇİ
Hayber Yahudilerinden bir kadın, zahirde bin bir dîkkat ve itina ile, Allah Resulüne takdim edilmek üzere bir keçi kızarttı. Keçiyi, Peygamberler Peygamberinin sofrasına koydular. Bu keçi, zehir san’atını her milletten iyi bilen yahudilerin, bütün ilimlerini kullanarak ölüm acılığına buladıkları suikast yemeği… Allah’ın Resulü keçinin budundan bir parça koparıp ağızlarına aldılar. Yanlarındaki sahabîlerden de yiyenler oldu. Birden Allah’ın Resulü ferman ettiler:
— Çekin ellerinizi yemekten! Ve yahudi karısını getirttiler:
— Bu keçiye zehir süren sen misin?
— Nereden bildin?
Allah’ın Resulü, elindeki budu gösterdi:
— Bu söyledi!
— Evet, keçiyi ben zehirledim!
— Niçin?
— Neticesini göreyim diye.. Eğer Hak Peygambersen zehir sana dokunmaz! Değilsen senden kurtulalım diye…

Âlemlere Rahmet diye gelen, kadına hiçbir ceza tatbik etmediler. Yemeği yiyenlerden biri vefat etti. Allah’ın Resulü de zehirden müteessir oldular ve kendilerini iki kürek kemiği arasından hacemat ettirdiler. Kan aldırdılar. Yahudi karısı:
— İnandım, Hak Peygambermişsin!
Onu, zehir yüzünden şehit olan sahabinin vârislerine teslim ettiler. İki rivayet var:
Öldürüldü veya müslüman olduğu için affedildi. Rivayetlerin ikisi de ne güzel.

KEDİ BABASI
Hayber önlerinde… Evs kabilesinden bir şahıs… Kâinatın Efendisinin ayaklarına kapanarak müslüman oldu. Bu, o zaman ismi su veya bu olan, meşhur Ebu Hüreyre… Bir gün onu Allah’ın Resulü, cübbesinin kolu yeninde bir kedi götürürken görecek ve mütebessim, buyuracak:
— Yâ Eba Hüreyre!
«Ey kedi babası!» demek… Ve ismi böyle kalacak!.. Hatta başka isimle hitap ederlerse Ebu Hüreyre kızacak:
— Bana Allah Resulünün taktıkları lâkapla hitap ediniz.
Diyecektir. Fakir Suffa sahabîlerinin arasına katılan ve bunların en meşhurlarından olan Ebu Hüreyre, İnsanlığın Tacını adım adım takip etti ve bütün sözlerini ve hâllerini zabtetti.
Diyor ki:
«— Benden fazla hadîs bilen, yalnız Abdullah bin Ömer… Su farkla ki, o, duyduğunu yazardı;
bense yalnız ruhuma naksederdim.»
Ebu Hüreyre, hadîs nakletmiş ve hem sahabîlerden, hem de «Tabiin» den sekiz yüzden fazla insan, kendisinden hadîs telâkki etmiştir. Hiçbir sahabî Peygamber sözlerini ve tavırlarını Ebu Hüreyre çapında bildirememiştir.

Zincirleme
FETİHLER ZİNCİRİ
Yedinci Yılın Cemaziülâhar ayında Vadi – ül – Kura fethedildi. Hazret-i Ömer, otuz sahabiyle Tirbe denilen mevkii teshir etti. Hazret-i Ebu Bekr, Fezârelileri yıldırdı ve birçoğunu esir etti. Besir bin Saad – Öl – Ensârî. otuz safıabîyle gönderildiği Benî Mürre kabilesinin diyarından, arkadaşlarının hepsini şehit vererek, ağır yaralı döndü. Galib bin Abdullah, Necit taraflarını ikiyüz cengâverle titretti, kırdığını kırdı ve aldığını alıp döndü. Usame; eski köle Zeyd’in oğlu. Peygamberler Peygamberinin sevgisini kazanmış delikanlı ve istikbalin büyük İslâm kumandanı, anlatıyor:
«— Sabahleyin çıkıp üzerlerine atıldık ve onları perişan ettik. Birisine, Ensârdan bir ferdle beraber ben yetiştim. Yakalanınca şehadet getirdi ve Allah’ın birliğini doğruladı. Ensarî hemen kılıcını indirip geri çekti. Fakat ben adamı öldürdüm. Olanları Allah’ın Resûlüne anlattığım zaman çok üzüldüler ve dediler:
— Yâ Usame! Allah’ın varlığını kabul eden insanı nasıl öldürdün?
Dedim:
— Ölüm korkusundan şehadet getirdi. Samimî değildi.
Yine aynı suali tekrar ettiler:
— Yâ Usame, Allah’ın varlığını kabul eden insanı nasıl öldürdün?
O kadar tekrar ettiler ki, yerin dibine geçtim. Ve Allah’a yalvardım:
— Keşke bugüne kadar İslama girmemiş olsaydım da, su ânda tertemiz, girseydim.»
İşte kılıcın taşıdığı merhamet ve hikmet… Yine Beşir bin Saad-ül-Ensârî, bir kabilenin Cebbar isimli mıntıkasını, üç yüz askerle silip süpürdü. Hayber kalesinin devrilen kapısı ile beraber küfürün kale kapısı yerinden oynamıştır.

SEFİRLER
Mekke anlaşmasından sonra, yedi iklim dört bucağa Peygamber elçileri gönderilmişti. Altı tane Peygamber nâmesi ve her birinin altında Peygamber mühürü: «Allah’ın Resulü Muhammed…»

Habes Sultanı Eshame nezdine Amr İbn-i Übeyye-tüd-Damerî…
Mısır hükümdarı Mukavkas nezdinde Hâtib İbn-i Bül-tea…
Rum Kayseri Herakliyüs nezdine Dahye…
Belka Meliki Gassan nezdine Sûca İbn-i Veheb-ül Esedi…
Yemen Meliki Hevze nezdine Salîh İbn-i Amr…
İran Kisrâsi Hüsrev Perviz nezdine Abdullah ibn-i Hüzâbe-tüs-Selâmi…

Habeşistan’a giden İslâm elçisinin üç vazifesi vardı… Necasiye müslümanlığı teklif etmek, orada İslâm muhacirlerini alıp dönmek, ve muhacirlerden Ümmü Habibe’yi Allah’ın Resulüne nikahlama… Üçünde de muvaffak oldu. Habeşli Necasi, Allah Resulünün yeğeni, muhacirlerden Cafer huzurunda İslâmiye-ti kabul etti. Müslümanlar Necasi’nin hazırlattığı iki gemiyle Peygamber nezdine döndüler. Ebu Süfyan’ın kızı Ümm-ü Habibe, Allah’ın Resulüne nikahlanmıs olarak muhacirlere katıldı. Bu nikâhlanmanın derin bir mânası var;
İbn-i Cahs isimli birinin zevcesi olarak Habesistan’a hicret eden Ümm-ü Habibe, kocasının orada dininden dönmesine ve Hristiyanlığı kabul etmesine rağmen müslü-manlıkta sebat etmisti. Kocasından ayrılıyor ve desteksiz kalıyor, İşte Allah’ın Resulü, bu her cepheden asîl kadını lûtuflandırıyoriar. Allah’ın Resulü Hayber’den dönerken Habesistan muhacirleri de gurbetlerinden döndüler.

Mısır Hükümdarı Mukavkas, Allah Resulünün elçisine büyük saygı gösterdi ve kendilerine dört cariyeyle Düldül isimli beyaz bir katır hediye etti. Cariyelerden biri, ileride İbrahim’i doğuracak olan Mâriye… Rum Kayseri, Peygamber nâmesini hürmetle öpüp yüzüne sürdü ve sefir Dahye’yi ihtiramlara boğdu. Ve en nadide hediyelerin türlüsü… Bunları yaparken, putperest İran’a duyduğu hınca vda yer veriyor: Suriye ile Arabistan’ı benimsemek sevdasını güden, Suriye’nin büyük bir kısmını bir aralık Bizanslılardan koparmış olan ve bütün kitap ehline düşman bulunan Forsların karsısına çıkacak yeni kuvveti destekliyordu. Nitekim Forsların Rumlara galebesi, Kureyş müşriklerini sevindirmiş ve Müslümanları üzmüşken, Hudeybiyye anlaşmasında Rumların galip geldiği haberi gelince, aksi olmuş, müşrikler eseflenmiş ve müslümanlar sevinmişti. Belka Meliki Gassân, Rum Kayserine bağlı bir vali durumunda olduğu halde, efendisine zıt olarak İslâm sefirine hakaret yüzü gösterdi ve Peygamber nâmesini yere attı ve haykırdı:
— Ben O’na bağlanmak yerine, O’nun üzerine yürüyeceğim!
Fakat İmparator, harekete geçmesine müsaade etmedi ve Melik, Allah Resulünün bedduasını alarak tez zamanda dünyadan göçüp gitti.
Yemen Meliki şart koşmaya kalktı:
— Beni kendisine veliaht ederse müslüman olurum! Yoksa O’nunla cenge tutusurum!
O da tez zamanda cehennemi boyladı.

Mağrur Acem Kisrâsı ‘Hüsrev Perviz, Allah Resulünün mektubunu alınca öfkesinden çıldıracak hale geldi ve mukaddes nâmeyi parçalayıp savurdu.
Allah Resulünün duası:
— Allah’ım onun mülk ve devleti paralansın… Kisrâ, Yemen’deki valisi Bâzân İsimli İranlıya da şu emri verdi:
— Nebîlik iddia eden adamı bana gönder!.. Forsların Yemen valisi, iki memurun eline, aklınca bir ferman verip Kâinatın Efendisine gönderdi:
— Hemen Kisrânın memleketine git, seni çağırıyor! Memurlar ilâve etti:
— Hemen gidersen vali senin hakkında Kisrâya şefaat mektubu yazar ve kurtulursun!
Allah Resulünün cevabı, Kisrânın öz oğlu tarafından öldürüldüğünü ve o ânda öyle bir insan
mevcut bulunmadığı oldu. Ayrıca ilâve ettiler:
«Yakında benim Şeriatım, Kisrâ devletinin bütün sahasını kaplayacaktır.»
Memurlar Yemen’e dönüp vaziyeti bildirdikten pek az sonra haber geldi ve her şeyin Allah Resulü tarafından haber verildiği gibi oluşu karsısında Bazan ve maiyetinden birkaçı derhal hidâyete ulaştı.

Büyük Fetih Eşiğinde
KABE’Yİ TAVAF
Allah Resulünün Mekkelilerle muahedelerinin üstünden tam bir yıl geçmiştir. Anlaşmaya göre bir yıl sonra, kılıçlar kınında, müslümanlar Kabe’yi ziyaret edebilecek ve «Umre» lerini yerine getirebileceklerdir.
Peygamber emri:
— Geçen yıl kafilede bulunan her ferd iştirak etsin!.. Medine muhafızlığına Ebu Zer-i Gıfârî Hazretlerini tâyin ettiler. Kafile tertiplendi: İki bin sahabî… Haremde kurban edilecek altmış
deve, zırh, tulga, mızrak, kılıç, ok» yay, gürz, her türlü silâh da beraber… Zülhuleyfe mevkiine geldikleri zaman Muhammed bin Mesleme kumandasında ileriye atlı bir müfreze çıkardılar ve kendileri orada ihrama girdiler. Muhammed bin Mesleme, ileride Kureyş’in bâzı karakollarına rastladı. Karakollar sordu:
— Gelen kimdir?
— Allah’ın Resulüdür ve inşallah yarın burada olacaklardır.

Ertesi sabah Allah’ın Resulü oraya geldiler. Kafile, silâhlarını o noktada bıraktı ve silâhların etrafı iki yüz kisilik bir muhafız kıt’asıyle çevrildi. Allah’ın Resulü, önde kurbanlar, Kusvâ isimli develerinin üzerinde, hareket ettiler. Etraflarında dalga dalga sahabî… Alay Mekke’ye doğru yokuş aşağı iniyor. Bir ağızdan yüksek sesler:
— Lebbeyk, Allah’ım, Lebbeyk. (İşte emrine koştuk!)

Peygamberler Peygamberinin devesini, sair Abdullah bin Revâha çekiyor ve devenin önünde beyitler okuyor. Allah’ın Resulü, sahabîlerine, Kabe’nin etrafında ilk üç tavafın sert ve hızlı adımlarla yapılmasını emrettiler. Medine havasının sahabîleri çürüttüğü dedikodusuna karsı, onları dgğlardan seyreden müşriklere ders veriyorlar ve küfre hasmet gösteriyorlar. Allah’ın Resulü, Safa ile Merve arasında develerinin üstünde sây’ettiler (gidip geldiler)… Sonra kurbanlarını Merve’de kestiler ve buyurdular:
— Kurban kesilecek yer burasıdır ve Mekke’nin her sokağı kurban kesmeğe elverislidir.
Bütün satıabîler Allah Resulünün yaptıklarını yaptılar. Geride vazife alanlar posta posta değistirildi. Onlar da «Umre» lerini yerine getirdi. Kâinatın Efendisi, Mekke’de üç gün kaldılar. Üçüncü gün Hazret-i Ali vasıtasıyle kendilerine haber geldi:
— Müddet tamam! Çıkınız Mekke’den!..
Dönüyorlar… Kıyamete kadar çıkmamak üzere Mekke’ye girecekleri güne doğru Mekke’den ayrılıyorlar. Mekke sokaklarındalar. Arkalarından minicik bir kız çocuğu koşuyor:
— Amca, amca, beni bırakma!
Bu, amcaları, büyük şehit Hamza’nın, Mekke’de kalmış mini mini kızı… Küçüğü, evvelâ Hazret-i Fâtıma ve sonra, Allah Resulünün emriyle teyzesi yanına aldı. Teyze, Cafer’in zevcesi… Mekke sokakları, o haykırışı unutamaz!
— Amca, amca. Beni bırakma, beni bırakma!
Bir daha çıkmamak üzere Mekke’ye girecekleri güne doğru ilerliyorlar.

ARADA OLANLAR
Bir iki seriye daha tertib edildi ve en mühim hâdise olarak üç büyük sahsiyet, Mekke’den kalkıp Medine’ye kadar geldi ve müslüman oldu. Biri, Allah Resulünün ileride «Allah’ın çekilmiş kılıcı» diye vasıflandıracağı Halid bin Velid… İkincisi Arap dâhilerinden Amr bin ül-Âs… Üçüncüsü de, yine Kureyş ulularından Osman ibn Ebi Talha… Allah Resulünün, kuvvetin arkasında sulh ve ruh yolunu gösterme siyasetleri en güzel meyvelerini devsiriyor. Bisr bin Saad-ül-Ensârî Hazretlerinin yoldaslarını şehit edenler üzerine yürüyüs yapıldı ve çoğu kılıçtan geçirildi, Sürâ ibn Veheb-ül-Esedî emrinde bir müfreze. Hevazin kabilesini yere serdi ve bütün sürülerini önüne katıp geldi. Kâab bin Âmir’in on onbes kisilik seriyesini kâfirler basıp hepsini şehit ettiler.

İlk Karsılasma
MÜ’TE SEFERİ
Mü’te Sam diyarında, Belka sehrinin nahiyelerinden… Allah’ın Resulü, Hicretin Sekizinci Yılında… Haris bin Umeyr’i Peygamber nâmesiyle Basra Melikine göndermislerdi. Elçi Mü’te mevkiine varınca, Bizans İmparatoruna bağlı Sercil adlı kumandan Hâris’i şehit etti. Böylece Rum ve İslâm dünyaları arasında ilk hesaplasma açıldı. Haris, Peygamber elçilerinden ilk ve son öldürüleni… Zeyd bin Harise emrine üç bin sahabî verildi ve Mü’te istikâmetinde, Rum âlemine karsı hareket basladı. Zeyd’e emir şöyle:
— Sen şehit olursan, yerine Cafer bin Ebu Talib geçecek… O da şehit olursa Abdullah bin Revâha emîr olacak. O da şehit düşerse, müslümanlar kimi isterlerse kumandan seçsinler.
Yine Peygamber emri:
— Mü’te mevkiine kadar gidiniz! Orada rastlıyacağınız küfür ehline İslâmı teklif ve telkin ediniz!
— Kabul etmezlerse kılıçlarınıza sarılınız. Ve Allah’tan yardım dileyiniz!
Allah’ın Sevgilisi, Zeyd’e bir beyaz sancak verdiler ve İslâm ordusunu Medine’nin Veda Yokusu basına kadar uğurladılar. Evet. İslâm, henüz dünya çapında büyük ufuklara ayak basmadan, o ufukların esiğinde, teskilâtlı ve güya medeniyetli dalâlet âlemine karsı onun ilk tesebbüsü, bu… Bu ismini «Romalıdan» alan Rum illerine, koyu insan kalabalıklarının kümelendiği ve madde marifetlerinin beze-diği hiçlik siteleri dünyasına doğru, İslâmin ilk kesif yürüyüsü… Eninde sonunda büyük muhasebe, bu iki dünya arasında olacak ve biri Sark, öbürü Garb ismini alacaktır. Çekirdek hareket, Mü’te’de baslıyor. Peygamber elçisini öldüren Serçil, onbinlerce kisilik bir ordu basında, ileriye karakollar çıkardı ve İslâm ordusunu beklemeye koyuldu. Habere göre Rum orduları, yüzbinlik bir kuvvet halinde Belka’yı tutmakta… Allah’ın Resulü, isimleriyle, üç kumandanın şehit olmak ihtimalini ortaya koyduklarına göre, iki dünya arasında İslâmın derhal zafer bulması sart değil… Sart olan, hamle… Düsmana yaklastılar ve nispetsiz vaziyet karsısında bir ân düsündüler:
— Bu hale göre ne yapalım? Allah’ın Resulüne haber verip emir mi bekliyelim?
Şair Abdullah bin Revâha, sahabîlere kuvvet verdi ve onları bu fikirden vaz geçirtti:
— Biz verilen emri yerine getirmekle mükellefiz! Hepsi bu kadar… Allah’a havale edelim ve
Resulüne itaat gösterelim.

Zeyd bin Harise, Mukaddes Sancağı kaldırdı ve birbirlerine giristiler. Zeyd; eski köle, büyük sahabî ve İslâmda ilklerin ilklerinden Zeyd. ilk hamlede göğsüne yediği bir mızrakla yere kapandı ve bir daha kalkmadı. Şehit… Yerine, Peygamberler Peygamberinin amca oğlu. Cafer geçti. Sancak elinde, ileriye atıldı. Bir kolunu kestiler. Sancağı öbür eline aldı. O kolunu da kestiler. Cafer’in göğsünde, tam doksan tane ok ve mızrak yarası… Bütün destanlar, efsaneler ve hayâl âleminde dengi bulunmayan aşk ve imân kahramanı Cafer. Allah’ın emriyle şehit düstü. Hem de ne şehit… Sancağı Abdullah bin Revâha aldı. O da şehit… Orduda bir sarsılma ve gerileme alâmeti… Çekilenler…
Allah’ın çekilmis kılıcı Hâlid bin Velid gerileyenlerin karsısında:
Sancağı yerden bir sahabî aldı ve elden ele devrederek emniyete ulaştırdı.
— Durunuz nereye gidiyorsunuz? Kutbe’nin sesi gürledi:
— Ey Müslümanlar! Kaçarak ölmektense tırnak tırnağa cenkleşip Allah yolunda şehit olmak bin kere hayırlı değil mi?

Hâlid, toplayabildiklerini bir kenara çekti. Bir ân düsmandan sıyrılıp bir selâmet kösesi buldular ve hemen karar verdiler:
— Hâlid bin Velid kumandan!..
Bir gece içinde cenahları ve öncüleri, artçıları değistiren ve sabahı düsmana yeni asker geldiği hissini veren Hâlid, düsmanı sasırttıktan, biraz gerilettikten sonra, muazzam bir manevrayla ordusunu kurtarıp döndü. İslâm ordusu, bozgun sartları içinde bile bozgunu tatmamış ve bir avuç müslümanın yüz binlik yığınlara karşı taarruzî keşfi muvaffak olmuştu. İslâm şecaatinin büyük destanı Mü’te… Yine Mü’te cengi devam ederken, Kâinatın Efendisi, Peygamber Mescidinde, sahabîlerin arasında, hafifçe dalgın… Öbür âlemle temastalar… Çizgisi çizgisine muharebeyi takip ediyorlar. Gözleriyle görüyorlar demeye lüzum var mı? Zeyd’in şehit düştüğünü bildirdiler. Çok geçmeden gözlerine birer damla yaş indi. Cafer ve arkasından Abdullah bin Revâha şehit… Buyurdular:
— İşte Allah’ın çekilmiş kılıcı Halid sancağı aldı ve feth onun elinden müyesser oldu.
O ân, bu ân, Hâlid’in lâkabı «Allah’ın Çekilmiş Kılıcı»dır.
İki kolunu kaybettiği halde göğsüyle sancağa sarılmaya çabalayan Cafer hakkında Allah’ın Resulü buyurdular:
«— Allah, Cafer’e iki kolu yerine iki kanat verdi. Cennette dilediği yere uçsun diye…»
Ve Cafer’in oğlu Abdullah’a dediler:
«— Baban gökte meleklerle uçuyor.»
Meşhur Cafer-i Tayyar «Uçan Cafer» isminin kaynağı da bu..

By | 2015-08-22T06:00:19+00:00 Pazar, Haziran 28, 2015|Genel|

About the Author:

Siz de fikrinizi belirtin